22 Temmuz'a kadar asıl görev entelektüellerin (YORUM)

  • Giriş : 19.06.2007 / 10:47:00
  • Güncelleme : 27.03.2010 / 13:19:27

Silahın sağladığı kuvvet ile sandığın sağladığı kuvveti karşı karşıya getirmek üzere yoğun bir psikolojik baskı “başka çare kalmadı” mantığıyla ve de sorumsuzca uygulanıyor.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


İşte burada acilen devreye girerek bu ağır psikolojiyi dağıtıp, gerçeklerin kuvvetini konuşturacak, silahın gücüyle sandığın gücünü uzlaştıracak üçüncü bir kuvvete ihtiyaç duyulmaktadır. Fikrin gücü olabilir ve bu konuda entelektüellere çok iş düşüyor.

Bir emekli hakem, belli kesimlerin beklentisini argo tabirlerle ortaya koymuştu: “Kodu mu oturtan bir Genelkurmay Başkanı.”

O gün için bu ifadeler Org. Yaşar Büyükanıt'ı gösteriyordu.

Büyükanıt Paşa Genelkurmay Başkanı olacak ve bu kesimlerin beklentilerini gerçekleştirmek üzere o yüce makamın gücünü kullanarak “Kodu mu oturtacaktı.”

Kimi?

Kıbrıs Rumlarını, ABD-AB güçlerini, Yunan'ı, Bulgar'ı mı?

Hayır!

Suriye ve İran'ı mı?

Hayır!

Özde ve sözde bu vatanın evladı olup, çalışıp-çırpınarak, ter döküp didinerek bir şeyler başarmışları…

Neden?

İşte bütün problem burada…

Kendimce düşünüp, çözmeye çalıştığım zaman başı çok iyi anlaşılan ama ilerledikçe karmaşık hale gelerek sonunda asla anlaşılamayan bir durumla karşı karşıya kalıyorum.

O zaman anlıyorum ki, ülkemizin düşünce birikimini taşıyan entelektüellerin hepsine çok büyük bir görev düşüyor.

Eğer bu görev yerine getirilmezse 22 Temmuz seçimleri çözüm olamayacak. Sadece hamle üstünlüğü el değiştirmiş olacak.

Çözüm yerine kuvvetin baskısı konuşmaya devam edecek. Kısa bir süre sivillerin sandığın getirdiği gücü kullanmasından başka değişen pek de bir şey olmayacak.

Çünkü…

Silahın sağladığı kuvvet ile sandığın sağladığı kuvveti karşı karşıya getirmek üzere yoğun bir psikolojik baskı “başka çare kalmadı” mantığıyla ve de sorumsuzca uygulanıyor.

İşte burada acilen devreye girerek bu ağır psikolojiyi dağıtıp, gerçeklerin kuvvetini konuşturarak silahın gücü ile sandığın gücünü uzlaştıracak üçüncü bir kuvvete ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu da ancak düşüncenin gücü olabilir. Ahmet Selim Bey'in dediği gibi asıl burada ortak akıl lazım.

“Silahsız kuvvetler” adı altında denenip, “Cumhuriyet mitingleri” ile eyleme dönüştürülen örneğin nefes darlığı çekmesi, güçlü bir fikir olmadan kalabalıklarla bir yere varılamayacağını açıkça gösterdi.

Çünkü ülkeyi kısır bir kavgaya doğru götüren taraftar sıkıntısı değil, fikir yoksulluğudur.

Siyasetçiler -doğru ya da yanlış- 27 Mayıs'ta kelle vererek, daha sonraki dönemlerde hapse girip, siyasi haklarından mahrum edilerek belli bir bedel ödedi.

Asker, başbakanını asan ve her on yılda bir siyasete müdahale ederek, özellikle de 28 Şubat postmodern müdahalesiyle istese de istemese de siyasallaşmakla karşı karşıya kalarak bir bedel ödedi.

Bu bedellerin hepsi milletin ve devletin sırtından geçti.

Şimdi siyasetçi “Başbakan benim. Genelkurmay Başkanı bana bağlı.” diyor.

Evet, devlet şemasına bakınca Başbakan'ın doğru söylediği görülüyor.

Asker “Türk askeri 'Kapıkulu' değildir.” diyor.

27 Mayıs'tan itibaren geçmişimize bakınca bu sözün fiilen doğrulanmış olduğunu yakın tarihimiz gösteriyor.

Şimdi ne olacak?

Doğruları çatıştırmak isteyenlerin manevralarını seyredip, güçlü tarafı tespit ederek, o tarafta yer almak ve “Eh, bundan sonra bir on yıl daha gideriz.” demek mi?

Yoksa, doğruları yan yana getirip, daha çağdaş ve daha güçlü bir Türkiye için çalışmak mı?

Bence Türkiye'nin kaybedecek bir on yılı daha yok.

Ve gözerimizin önünde adım adım ilerleyen ayrışma bir “laikçi-dinci” yahut “cumhuriyetçi-demokrat” ya da “asker-AKP” çatışmasına değil, Türkiye'nin geçmişi ile geleceğinin çatışmasına doğru götürüyor. Böyle bir çatışmada kazanan neresi olursa olsun, kaybeden Türkiye olur.

Türkiye'nin kazanması, siyasetçinin, askerin, halkın ve devletin ödenen bedellerin neticesini alabilmesi için düşünce adamlarına ve kanaat önderlerine büyük bir vazife düşüyor.

Aksi takdirde söyleyecek sözü olmayanlar, gelişen, değişen, kabına sığmayan genç kuşakların oluşturduğu potansiyele karşı elindeki gücü kullanmaktan başka çare olmadığında ısrar etmeye devam edecek.

Birilerinin AKP'ye oylarının yüzde kırka çıkmasının başarı olmadığını anlatması gerekiyor.

Birilerinin de CHP'ye Cumhurbaşkanı seçtirmemenin moral tazelemekten başka bir işe yaramayacağını anlatması gerekiyor.

Eğer bu süreçte yaşanan hatalar hür düşünebilen beyinler tarafından güzelce ayıklanıp, doğruların etkili bir savunması yapılmazsa, şemaların devlet idaresi için yeterli olamayacağı, Kapıkulu'nun ve Yeniçeri'nin Çağdaş Türkiye'de olmaması gerektiği güzelce ortaya konulmazsa 22 Temmuz sonrasında da, “ABD ne diyecek?”, “AB açıklamasında neler var?” demeye devam edilecek…

Çünkü siyaseten başarılı olabilmek için, AKP bütün yapılanlara rağmen ezici bir çoğunlukla gelirse neler olabileceğini Cumhurbaşkanı seçtirmeyen kesimlere öğüt veren bol miktarda taraftar davul çalmaya devam edecektir.

Burada durup düşünmek gerekiyor:

“AKP kadrolarına devlet emanet edilemez” diyenlerin durumu ne oldu?

Mesela CHP'ye 'İnönü'den sonra iktidara geldiğiniz dönemlerde devleti yönetebildiniz mi?' diye sorsak ne cevap alırız?

Son üç ayda yaşananların sonuçlarına baksak neler görürüz?

Mesela Genelkurmay sitesine bir e-bildiri konuluyor. Halktan “kitlesel refleks” göstermesi isteniyor. Refleksi gösteren İP olunca Genelkurmay açıklama yapmak zorunda kalıyor. Öbür taraftan ÇYDD'den birisi televizyon programında Genelkurmay bizden miting yapmamızı istedi açıklaması yapıyor.

Mesela Aleviler siyasi partilerin grup kararı alması gibi Alevi oylarını bloke edip, CHP'ye oy vermek istiyor. “Grup kararına” uymayanları “Yol düşkünü” saymakla tehdit ediyor. CHP'de umduğunu bulamayınca Moğultay çıkıp, “Baykal iktidara gelirse intihar ederim.” diyor.

Mesela Mehmet Ağar e-bildiri hazırlandığını önceden bilseydim cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Meclis'e girerdim, diyor. Sonraki turlara neden girmedin denilince susuyor.

Mesela, AKP'ye “Yüzde 34'le milletin kaderine hükmedecek kararlar alamazsın. Cumhurbaşkanı seçemezsin” diyenlerin gözlerinin önünde Sezer, iki oy almış birisini oyların büyük çoğunluğunu alanların önüne geçirip, atamasını da yapıyor. Çoğunluğu hiçe sayıyor. Hem de Sezer'in yok saydığı insanların en düşüğü master-doktora seviyesinde eğitim almış…

Çoğunluğa önem verenlerden tek kelime çıkmıyor. Bunun bir kadrolaşma olup olmadığı sorgulanmıyor…

Olumlu bir sonuç: Yaşanan süreçten en hızlı ders çıkaranın Tayyip Erdoğan olduğu seçmen listelerinden bir parça olsun anlaşıldı.

Şaşırtan sonuç: Beklentilerle neticeler uyumlu çıkmıyor. AKP'nin icraatlarından rahatsızlık duyan pek çok insan -başörtülüler dâhil- Cumhuriyet mitinglerine koştu. Ama sonuçtan hiç memnun kalmadı. Kürsü kapma kavgası ve mitingleri sahiplenme yarışına tanık olup inkisara uğradı.

Beklenen sonuç: Sünni, Alevi, laik, antilaik, İslamcı, ehl-i tarik, dindar, ateist, milliyetçi ya da ulusal solcu ne olursa olsun, aklı eren herkesin bir kere daha düşünmesi…

Olur mu? Neden olmasın.

Burası Türkiye. Acayipler ülkesi…

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious