27 Mayıs'ı öven ve özleyen vicdansızlara

27 Mayıs'ı öven ve özleyen vicdansızlara.9961
  • Giriş : 28.05.2008 / 08:40:00

Behçet öldüğünde 26 yaşındaydı, annesi 24. Oğlu babasının işkencede öldüğünü bilmeden büyüdü... Bu yazı 27 Mayıs’ı, ve 27 Mayıs’ları hâlâ öven ve özleyenler için...

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Hasan Cemal'in köşe yazısı

İşkenceciler, darbeciler cezasız kaldıkça...
İşkenceden ölüyordu, ‘Seni özledim’ dedi, ben de...

Oğlunun babasıyla son karşılaşmasını şöyle anlatıyor: “Hastane odasındaydık. İşkenceden ölüyordu. Çok az zamanımız vardı. Bana ‘Seni özledim’ dedi. Ben ona ‘Konuştun mu?’ diye sordum.”

Taraf’ta manşet böyleydi pazar günü.

Anlatan, Ayşegül Devecioğlu.

Orhan Kemal Edebiyat Ödülü’nü ‘Ağlayan Dağ Susan Nehir’ romanıyla kazandı.

1980 öncesi Dev-Yol’cuydu.

12 Eylül darbesi sonrasında eşi Behçet Dinlerer‘i işkencede kaybetti. Ve yaşadıklarını romanlarına dökmeye başladı.

Taraf gazetesinde Ayça Örer’e geçen pazar günü anlattıklarının özeti:
“Devrimci Yol’un mensubu olarak mücadelede yer aldım. Hayat anlamını gecekondularda, fabrikalarda, dünyayı değiştirme çabasında buluyordu.
68’ler için boşluklar 12 Mart’ta, 78’liler için 12 Eylül’de başladı. O boşluğun anlamı birçok arkadaşımız için cezaevi ve sürgündü.

Her şeyi sorgulamaya ve bütün egemen ideolojilerle az çok yüzleşmeye, hesaplaşmaya açık bir zamanın ürünü olan bizim kuşağımız, 68 kuşağının teorik önermelerinden çok, hayatın bambaşka bir hale dönüşebileceği, hedef ve idealleri uğruna hayatı seve seve feda edilebileceği inancını devralmıştı.

İşçi konseyleri, direniş komiteleri bu özgül mücadele deneyiminin ürünleriydi.

Mutlaka gerçekleşecek bir devrime o denli inanıyorduk ki, hayatımızda her şeyi bu odaktan kırılıp yansıyordu.

Çocuk sahibi olmak, düzenle uzlaşma anlamına geldiğinden, beni siyasi çalışmalardan bir süre de olsa ayıran hamilelik ve doğum sürecini pek de keyifli yaşadığımı söyleyemem.

12 Eylül’de Behçet, ilk Devrimci Yol operasyonda yakalandı. ‘Yakalandı’ haberini götürüldüğü Ankara Numune Hastanesi’ndeki doktorlar verdi.

Kimliğimi bıraktım, annesiyle birlikte gittik, kendimi kardeşi olarak tanıttım ve onu attıkları odadan çıkarıp servise götürülmesini sağladım.
Galiba artık yapacak pek fazla bir şey yoktu. Hastanede çok az konuşma fırsatımız oldu.

Bana ‘Seni özledim’ dedi, ona ‘Konuştun mu?’ diye sordum. O koşullarda önemli olan oydu, ama o yaşadığı korkunç işkenceye rağmen bunu diyecek gücü kendinde bulmuştu.

Kendimi hiç affetmeyeceğim.

Bana Kemal Yazıcıoğlu’nun kendisine işkence yaptığını söyledi. Polis gözaltına almak isteyince kaçtım. Bir daha Behçet’i görmedim.
İki dava açıldı. İkinci davada Kemal Yazıcıoğlu’nun adını geçirebildik, ancak zaman aşımından beraat etti. Zaten süreç emniyet müdüründen, işkencecisine kadar polis tarafından engellendi.

Davanın 30 kadar avukatı vardı, ama ilk duruşmadan sonra hiçbiri gelmedi. Tek başına avukat İbrahim Açan sürdürdü. Duruşmalarda genelde ikimiz oluyorduk.

İşkenceci polisler ise tam ekip, dinleyici olarak hazır bulunuyor, bizi tehdit ediyorlardı. Arkadaşlarımızın çoğu hapishanedeydi. Oradan ifade vermeye çalışıyorlardı.

Dışarıdaki arkadaşların pek azı davayla ilgilendi. Herkes biraz da hayat gailesine düşmüştü. Belki ilk kez o mahkemelerdeki yalnızlıkla kara günleri bu denli açık hissetmiştim.

Behçet öldüğünde 26 yaşındaydı, ben 24.

Hayatta kalmaya ve çocuğumu büyütmeye çalıştım. Bir süre başka yerlerde kaldım. Ağlayan Dağ Susan Nehir’de anlattığım çingene mahallesinde saklandım.

Oğlum uzun süre babasının işkencede öldüğünü bilmedi. O zaman iki yaşındaydı. Behçet’in öldüğünü beş yaşında öğrendi. Zaten o kadar az görmüşlerdi ki birbirlerini.

Bu kez de işkencede öldüğünü söyleyemedim. Çünkü söylenemez, kabul edilemez bir şeydi.

Hâlâ öyle...

Yıllar sonra oğlumun bunu çoktan bildiğini anladım.

Aslında bunu da biliyordum.

Bilmenin bir başka haliyle biliyordum. Çünkü hiç sorulmamıştı, hiç konuşulmamıştı.

Burada ölüm biçiminin korkunçluğunun dışında bir şey vardı.

Anlatılacaklara gerçeklik veren zaman, akıl sır ermez biçimde ortadan kaybolmuştu.

12 Eylül’dü, bütün sesleri yutan o korkunç sessizlikti.

Kuş Diline Öykünen romanı kuşağımın bu kayıp zaman karşısındaki şaşkınlığının hikâyesi aslında.

Bana bu süreç dillendirilemeyenin dünyası da açtı.

Kuş Diline Öykünen’i yazdıktan sonra içimdeki kilitlerim açıldı.Dilimi ve elimi tutan bir şeyden kurtulmuşum, kelimeler bir kapının ardına yığılmış, itişip kakışarak serbest bırakılmayı bekliyormuş gibi.

Bu yüzleşememe halinin bireysel olmadığını düşünüyorum...

12 Eylül’le yüzleşmenin toplumsal hayatımızı zehirleyen katliamlar, soykırımlarla yüzleşebilmemizin de anahtarı olduğuna dair bir inancım var.
Çingeneler’i ya da onların galiba daha tercih ettiği bir isimle Romanlar’ı sevimli gösterecek bir öykü anlatmak istemedim.

Kimsenin anlaşılmak, saygı görmek, kültürünü geliştirebilmek, ayrımcılıkla karşılaşmamak ve şiddet görmemek için birbirine benzemek zorunluluğu olmamalı.

Darbecilerini yargılamayan, işkencecilerinin çoğunu cezasız bırakmış bu ülkede, birkaç kuşağın yüreğinde hissettiği acıyı dillendirmek 12 Eylül’le yüzleşmenin de yollarından biri...”

Böyle diyor Ayşegül Devecioğlu...

Biliyorum, 27 Mayıs’ı, 27 Mayıs’ları hâlâ özleyenler var şu sıralar...

Bu yazı onlar için.

Herhalde idamları, işkenceleri de özleyebiliyorlar.

Ne yazık!

h.cemal@milliyet.com.tr

MİLLİYET

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious