![]() Cengiz ŞİMŞEK
|
Galiba bir süre daha ülkemle ilgili şaşkınlıklarımı yazmak durumunda kalacağım. Zira hala bir durulma yok. İnsanlar sabah çıktığı evlerine akşam dönerken huzur içinde dönemiyor, eşi ve çocuklarıyla birlikte, gün boyu faydalı bir şeyler yapmanın sonundaki yorgunluk keyfini çıkartamıyor. Zehir oldu hayat kısacası…
İnsan “rahat etmek” kavramına ne anlam yüklüyorsa, rahatsızlık hallerinden de o ölçüde uzaklaşıyor, kaçma davranışı gösteriyor. “Güzel”e yöneliş, “çirkin”den iğreniş de öyle. Çocukken ateşe, sıcağa ve dokunulmaması gereken şeylere yaklaşmama davranışını öğrenebilmek için ezberlediğimiz “cıs”a benziyor bu… Daha o günlerden hayatımızı kurguluyor, yatakta uyuşan tarafımızın bize verdiği acı, istem dışı olarak yön değiştirtiyor… Yok yok, sıkmayacağım sizi. Sıradan basit örnekleri veriyorum ki olaya taa başından bakabilesiniz diye… Yoksa yazıma durduk yere “devlet benim neyime” diye başlık atar mıyım hiç…
Bakın, davranışlarımız hep amaçlı… Hiç birisi öylesine değil... Neden toplu halde yaşadığımız, neden şehirde bazı kurallara uymak zorunda olduğumuz, neden kimi yerlerde yüksek sesle konuşmamamız gerektiği, neden ekonomiye (bir bilim olarak), yönetime, eğitime, sağlık ve daha başka hizmetlerin bugünkü yapılış biçimine ihtiyacımız olduğu gibi. E neden?... Buna bir cevap bulun… Peki birbirimizin başının etini yiyişimiz neden? Buna da bir cevap bulun… Dün gazetenin birinde bir haber okudum. Haber diyor ki, “ilk kan davası dananın kuyruğundan çıktı”… Al sana sebep. Ne var bunda? Devamını okumadan, arkanıza yaslanın da, bir düşünün hele… Ne olmuş olabilir ki bu dananın kuyruğuna da, nesiller boyu süren bir ölme, öldürmeler yaşanmış ve bir türlü de durdurulamamış. Bulduğunuz sonuçları bir bir not edin. Bir de şu soruyu sorun kendinize “ben bu olayla ilgili sebepler olarak neden ille de bunları gösterdim, başka sebepler olamaz mıydı? Birileri bu saydıklarımı sebep olarak göstermeyebilir miydi ve neden?” Haydi çıkın işin içinden… Buna cevap bulabiliyorsanız, düşüncelerinizi hemen her alanda objektif geliştiriyorsunuzdur. Yoksa aynı olay sizin de başınıza gelse siz de kalkar bir dana kuyruğundan dolayı kan dökerdiniz… Haberini okumayanlar için yazayım da merak etmesinler. “Bir dana bir komşunun bahçesine girer. Komşu da sahiplerini uyarmak için dananın kuyruğunu keser. Dana sahibi bu davranışı hakaret sayar ve çeker komşuyu vurur.” Buyur… Akdeniz Üniversitesi’nde çıkan olayların bundan bir farkı var mı? Sık sık gazetelerden okuduğumuz “yan baktın” kavgasının bundan bir farkı var mı? Bütün, her şey karşıdakinin davranışlarını nasıl algıladığınızda bitiyor. Doğru bildiniz, yani yine şu “cıs” öğrenmelerimiz…
Bu potansiyelle yetişen kuşaklar asırlar boyu kavga edip duruyor işte. İçlerinden biri durup da düşünmüyor şehir ne, kız ne, dana ne, kadın ne… din ne, siyaset ne, devlet ne… giysi ne, bina ne, orman ne, tarla ne?... Devlet neyime gerek, dil neyime? Neden itiraz ediyorsunuz ki? Var mı bileniniz? Hakkıyla bilen olsaydı, bugün devletimizde insanlarımız yukarda saydığım bilinmesi gerekenlerden dolayı kavga ederler miydi? Bilenler olsaydı ekonomik krizler, piyasa dalgalanmaları yaşanır mıydı? Bilen olsaydı, İtalya’dan bir sanatçı barış için dünya turuna çıkar da, Türkiye gibi bir yerde otostop yaptığı adam tarafından tecavüz edilir miydi, sonra da öldürülür müydü ve en son olarak da bir orman davranışı sergileyip onu gömer miydi? Gazete muhabirlerini en çok bu ülke insanları sevindiriyor galiba… Malzeme çok…
AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso Türkiye gezisinde… Bütün dikkatler onda… Ne diyecek acaba? Bakar mısınız şu köhneleşmiş içten pazarlıklı beklentilerimize… Alın işte merak ettiklerimiz: Laiklik, türban, parti kapatma, din, özgürlük vs… O ne diyecekse, ona göre hayatı yeniden kurgulayacağız… Siz bir insan olun, dışınızda da yaşayan insanlar olduğunu fark edin, onlara yakın durmaya karar verin ve artık birlikte aynı mekanlarda gezinin… Sonra etrafınıza bir bakın ki, başkaları da o mekanı paylaşıyor, sizin gibi aynı mekandan besleniyor, su içiyor, yatıp kalkıyor, bazen hoyratça bağırıyor; aaa… aaaaaa…… aaaaaaaaaaaa….. Bir de fark ediyorsunuz ki, birileri yediklerinin artıklarını sağa sola ve senin beslenme alanlarına atıyor… Bunu önceleri doğal karşılarken zamanla rahatsız oluyorsunuz ve yüksekçe bir yere çıkıp bağırıyorsunuz: “aaaaa…. aadddaa…. aabbbbaaaaaa…” “Bir daha kimse buraları bu şekilde kullanmasııııııın….” demek istiyorsunuz… Tabi anladılarsa… Bunu gören diğerleri de aynı davranışı sergileyince, aklınıza daha organize bir davranış geliyor; “devlet etmek.” Evet evet, olaylara devlet etmeyi düşünüyorsunuz… Herkesi topluyor, toplumsal mutabakatı sağlayabilecek bir dizi istekler ve kurallar oluşturuyorsunuz… Herkes “evet” diyor buna, sadece kafa sallıyorlar. Bakın, dikkat edin bir devlet kuruluyoooooooor. Başta makul olan bu yol ilerde büyük olayların çıkabileceğini de haber veriyor. Zira birinin evet dediğine bir diğeri de hayır diyor. Hemen bu gibi durumlar için kullanılabilecek kaba saba adamlar seçiyorsunuz. “Sen” diyorsunuz, “uymayanları ikaz edecek, bu korkunç cüssenle itiraz edenleri yola getireceksin…” Tabi o da çıkardığınız seslerin bu anlama geldiğini anladıysa… Bakar mısınız gelişmelere… Bugünlere böyle geldik… Sizi bilmiyorum ama benim gülesim geldi... Kimimizin danasının kuyruğu koptu, kimimizin evine girdiler, kimimizi konuşturmadılar, yolda giderken yan baktılar, giysilerini giymeyenler oldu ve milleti tahrik ettiler, çişini sokaklara ya da tercihen sizin yattığınız yere yapanlar oldu. Böylece “toplumsal düzeni” bozdular, derken Hilton Paris Abla İstanbul’u salladı. Etekli olmasına rağmen objektiflere külotsuz poz verdi… Ben de gazeteden gördüm, hınzır grafiker tam da orayı buzlandırmış… Al sana düzen… Ben de edep, millette de huzur bırakmıyorlar. “Asıl medeni olan kişi, Hilton açsa da bakmaz…” Bilmem, bakar mı ki? Bakmaz, bakmaaaaaz… E, grafiker neden bakıyor ki? O da fotografçı kardeşin yerlere sebil olarak çektiği resmi buzlandırmasıııııın… Tamam, düzen sağlandı galiba…
Tuncay Özkan Çağlayan meydanında, kadınlar günü dolayısıyla bir “aç aç” orta oyunu düzenlemişti, hatırladınız mı? Sahnede biri başı açık pantolonlu, diğeri başı kapalı kadın… Karşılıklı sistemi ve kadının toplumsal hayattaki yeri ve sorumlulukları, birlikte diğer kadınlarla dayanışması vs derken bütün memleket meselelerini tartıştılar. Bir yandan da uç uca başörtüsü bağlıyorlardı. Başı açık kadın ısrarla diğerine “başını aç” telkinleri yaparken seyirci topluluktan yüksek bir sesle “aç, aç, aç” tezahüratları geliyor, arada bir alkışlarla konuşmalar bölünüyordu. O zamanlar olayın terbiyesizliğine bayağı bozulmuş “bunu ancak Özkan yapabilir” diye sinirlenmiş, yazmamıştım. Ama gelişen olaylar bugün yazdırttı. Hilton ablaya dönecek olursak, o da kişisel bir vaka. Milliyet gazetesi köşe yazarı Meral Tamer’in dediği gibi bu “yaka çiçeği” cinsinden kişisel bir tercih(!) Başörtüsü gibi değil maalesef. Bu farkı yine Tamer’in deyimiyle Barroso bile göremedi. Onun tarifine göre Türkiye özel bir konuma sahipmiş. Bu nedenle kadının bu konudaki (örtünmeyle ilgili) tercihlerini kişisel hak ve özgürlükler çerçevesinde değerlendiremezmişiz. Zira kadınlara Barroso bir sorsaymış, örtünenlerin baskıyla örtündüklerini çok kolay algılarmış. Bu konuda ülkemdeki kadın birlikleri de isyan etmişler, Barroso’nun ifadelerini Türk kadınına hakaret saymışlar… Siz ne dersiniz? Bence halt ediyorlar…
Benim en çok merak ettiğim; neden başı kapalıların içinde bulundukları bu sıkıntıyı, yani baskıyı kalkıp da örgütlü bir şekilde dile getirmedikleri, devletten bu konuda korunma talebinde bulunmadıkları… Zira kocadan dayak yiyenler var. Onlar mor çatıyı kurdular, içlerinden devlet babaya “kocam toplumsal mutabakat ilkelerine uymuyor, her gece benden cilve istiyor” diye şikayet edenler de var ve devlet bunlara koruma da veriyor. Eğer Türkan Saylan’ın dediğini hatırlayıp “biliyor musunuz, kadınların aldıkları o tazminatlara da kocaları el koyuyor” derseniz, “pes” derim.
Bu başörtülüleri normal yaşam konusunda biraz bilgilendirmek lazım galiba. Haklarını arayamıyorlar. O kadar ki, “cıs”ı bilmiyorlar(!), kendi tercihleri konusunda söz sahibi değiller(!) Galiba Saylancı ablaların dediği gibi, onlara kendi haklarını göstermek lazım. İstemeseler de, bir şekilde almak ve onlara vermek lazım… Ben de Barroso gibi “olmaz öyle” diyorum ama bu yolu isteyen başı açıklar köşelerinde böyle yazıyorlar.
Sonra ne olacak? Yazımın başında ifade ettiğim sebeplere döndüğümüzde, hepsi sudan sebeplere dönüşecek. Yani kimsenin bir başkasının danasının kuyruğunu kesmesine sebep gösterilebilecek hiçbir şeyinin olmadığını göreceğiz. 12 Eylülü hatırlayın, kaç danamızın kuyruğu ve kulakları kesildi?... Bugün o kuyruk kesenler “yanlış yaptık” diyorlar. Bu “hayat ille şu şekilde olmalı, herkes de bu şekilde yaşamalı” diye dayatmalarımızın bir dana kuyruğundan bile basit olduğunu göremiyor musunuz? Yok, eğer bunu göremiyorsanız, Özkan sizi çağırıyor, Çağlayan’da “aç aç orta oyunu” varmış… Hilton da gelecekmiş unutmayın. Belki Böylece kadının kişisel hak ve özgürlüklerini vermiş olursunuz…








