Etyen Mahçupyan hakkında bilgi toplamaya çalışırken karşıma çıkan sonuçlar beni şaşırtmadı. Namı diğer Ekşi Sözlük’e göre 'en kaliteli yazar' olarak tanımlanan Mahçupyan’ın Zaman Gazetesi’nde yazmasını eleştirenler , muhafazakar bir gazetede Ermeni kökenli bir yazarı hazmedemeyenler oldu.
Mahçupyan şimdi Agos Gazetesi’nin yayın yönetmenliğini yapıyor. Hrant Dink’in öldürüldüğü gün ismini tüm dünyaya duyuran gazetenin Osmanbey’deki merkezi Hrant’ın izlerini taşıyor.
Gazeteyi ilk kez gezmeme rağmen döndüğüm her köşede Dink’i gördüm. Gazetenin giriş kapısındaki kaldırım ise bana tüyler ürperten o fotoğrafı hatırlattı.
Etyen Mahçupyan, laiklikten başörtüsüne, Agos’un son şeklinden gazeteye gelen tehdit mesajlarına kadar bir çok soruyu Haber Aktüel’e cevapladı.
***
Röportaj: Muaz Kalaycı, Genel Yayın Yönetmeni
Redakte: Esra İşeri
***
— Türkiye’de laikliğin hâlâ tartışıldığını görüyoruz. Bu tartışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Türkiye çok tartışma yapmış bir toplum değil. Tartışma yapmadığı için de sorunlar önüne çıktığı zaman yeniden tartışmak durumunda kalıyor. Fakat önünüzde bir sorun varken tartışmak siyasi saflaşma demek. O da hiçbir zaman gerçek bir tartışma olmuyor. Sorun yokken de zaten kaçınıyoruz. Aslında hiç konuşamadığımız ve zaman zaman siyasi saflaşma olarak karşı karşıya geldiğimiz bir takım meselelerimiz var. Laiklik de bunlardan birisi.
TÜRKİYE HİÇBİR ZAMAN BATI’DAKİ ANLAMIYLA LAİK OLMADI
Türkiye’de laiklik hiçbir zaman Batı’daki anlamıyla bir laiklik olmadı. Biz sanki öyleymiş gibi davranıyoruz. Bu da çok çeşitli problemler yaratıyor. Toplumsal kesimler karşısında ve onlarla ne şekilde hareket edeceğimizi, onları nasıl çözeceğimizi çok fazla bilmiyoruz. Onun için de hiç şaşırtıcı bir şey değil. Aslında Türkiye’nin laikliği daha fazla konuşması gerekiyor.
Her modernleşme türü kendi içinde bir olgunlaşma yaşar. Türkiye eğer Batı’da ki modernliği referans almaya kalkarsa hiçbir zaman olgunlaşmadığını söylemek mümkün. Ama öte yandan da kendi macerası var. Bu otoriter zihniyet içinde şekillenen bir modernleşme. Bu anlamıyla o modernleşmenin kendi macerasının sonuna doğru yaklaştığını söylemek mümkün. Bu bize Türkiye’de modernleşmenin bittiğini göstermiyor ama otoriter zihniyetle yapma kılan bir modernleşmenin devam edemeyeceğini gösteriyor.
TÜRKİYE, YENİ NESİLLERİ KAYBETME TEHLİKESİYLE KARŞI KARŞIYA
— Türkiye son yıllarda ardı ardına acı olaylar yaşadı, yaşıyor. Yaşanan bu olayları, Türkiye’de doldurulamayan bir boşluk olarak değerlendirebilir miyiz? Bu boşluğun doldurulmasında sivil toplum örgütlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şuanda çok rekabetçi bir dünyada yaşıyoruz ve her toplum daha çok mutlu olmak için çabalıyor. Ama öne çıkan toplumların göreceli avantajları daha yüksek oluyor ve bu da aradaki farkı açabiliyor. Küresel dünya olduğu içinde daha gelişmiş olan toplumlar birer çekim merkezi haline dönüşüyorlar. O zaman da daha arkadan gelen toplumların beyin enerjisini kendilerine doğru çekme şansına sahip oluyorlar. Ben gerçek anlamıyla bir toplum olamayan ülkelerde, bir tür sürekli gerileme hali olduğunu düşünüyorum. Maalesef Türkiye’nin de böyle olduğunu düşünüyorum. Çünkü insanlarımızın akıllı, zeki ve çalışkan olması bunu çözmüyor. Çünkü bu akıl, zeka ve emek sonuçta başka ülkelere giderek değer kazanıyor.

Türkiye gibi ülkeler, yeni nesilleri kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Bu, küreselleşen ortamdan ve tam olarak diğer ülkeler kadar demokrasiyi yerleştirememiş olmaktan kaynaklanıyor. Böyle bir durumda tabi ki geçen zaman, yeri doldurulamayacak bir kayıp zaman olarak haneye işleniyor. Bu hiçbir zaman ara kapatılamayacak demek değil. Ama şu da çok açık: Eğer Türkiye o dönemleri farklı şekilde yaşasaydı, mesela son 20-25 seneyi, 12 Eylül sonrasını daha sağ duyulu biçimde yaşasaydı, toplum demokrasiden uzaklaştırılmasaydı, toplumun içinde manipilasyonlarla hareket edilmeseydi, toplum cemaatçi yapılara bölünerek yönetilme yönünde kullanılmasaydı o zaman herhalde şuanda ki genç nüfusuyla, eğitim seviyesiyle, emeğiyle, iradesiyle, hayata bağlılığıyla Türkiye şuan çok farklı bir yerde olacaktı. Dolayısıyla bütün bunların sonunda geriye baktığımızda neyi kaybettiğimizi bile bilemiyoruz.
SİYASETİN OLMADIĞI YERDE BOŞLUKLARI BAŞKALARI DOLDURUYOR
— Türkiye sık sık siyasetine müdahalelerin olduğu bir ülke. Bu müdahalelere bakınca Türkiye’de siyasetin toplumsal bir iletişim sorunu olduğunu düşünebilir miyiz?
Siyaset her zaman bir konuşmadır. Siyaset, birbirine benzemeyenlerin karşı karşıya geldiği, birbirini anlamak ve birlikte karar vermek üzere konuştukları alandır. Şimdi Türkiye’deki siyasi ortama baktığımız zaman hem Türkiye’de siyasete müdahaleler var hem de Türkiye’deki siyasi aktörler konuşmaya çok eğimli değiller. Tam aksine konuşmadan siyaset yapmak, kendini ayırarak, farklılaştırarak öteki ile ilişki kurmadan siyaset yapmak gibi bir kolaycı bakışa sahipler. Böyle olduğu zaman siyasetin kendisi buharlaşıyor. Siyaset anlamsız hale geliyor. Siyaset arka plana itiliyor ve siyasetin olmadığı yerde de o boşlukları başkaları dolduruyor. O boşluklar ya çatışmayla doluyor, ya gerginliklerle doluyor ya da o gerginliklere tahammül edemeyen toplumun veya bürokrasinin müdahalesi nedeniyle yeniden tırpanlanıp, sıfırdan başlamak zorunda kalıyor. Siyasete müdahaleleri kınamak işin bir tarafından doğru. Ama aynı zamanda da siyaseti yaşatamayan ve aslında siyasete hazır olmayan siyasi aktörlerin de zihniyetini sorgulamak ve kınamak gerekiyor.

— Peki Türkiye’de siyasetçilerin birbirleriyle olan ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sorunları çözmeye yönelik adımlar mı yoksa salt bir zorunluluk mu?
Türkiye siyasetinde sorun çözmekten ziyade hep “sorunları kullanarak ötekini alt etme” cinsinden bir bakış oldu. Toplumsal sorun orada duruyor. Bunun nasıl çözülmesi gerektiği hakkında fikirler de var fakat bu fikirler çok manipülatif olarak kullanılıyor. Rahatlıkla bunu her hangi bir siyasi partinin söyleminden takip etmek mümkün hale geliyor. Çünkü her hangi bir siyasi partinin muhalefetteyken söylediği ile iktidardayken söylediği birbirini tutmayabiliyor. Bazen siyasi partiler 180 derece farklı bir şeyi savunuyor. Buradan da şunu anlıyoruz ki; ortada gerçekten o siyasi partinin savunduğu bir görüşten ziyade farklı görüşler arasında manipülatif bir şekilde konjonktüre oynayan, taktik yapan hareketler var. Bu taktiklerin amacı, ötekinin bir şekilde alt edilmesi. Seçimlerde daha çok iskemle kazanılması…vs. Bu aslında bir sorun çözme kültürünün oluşmamasına da neden oluyor. Toplum, konuşarak sorunların çözülebileceği inancını kaybediyor. Çünkü öyle bir örnek görmemiş durumda. Hatta toplum tam tersine konuşmanın bile çatışma olduğunu sanabiliyor. Bu da bürokratik müdahaleyi meşru kılan müdahaleye davet çıkaran bir psikolojik yapı demek. O yüzden de son derece tehlikeli bir durum.
KENDİLERİNE BENZEMEYENLERİ TEHDİT OLARAK ALGILIYORLAR
— YÖK ve başörtüsü tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sivil anayasa çalışması sorunları çözecek mi?
Sivil anayasa sorunları çözecek bir şey değil ama bir çıkış noktası. Türkiye’ye hem hukuksal olarak hem zihniyetsel olarak önemli yeni temel sağlayacak. Sivil anayasa her şeyden önce yeni bir dönem imâ ediyor. Sivil anayasa “biz kendi geleceğimizi kendimiz kurabiliriz” diyen bir sivil iradenin sesini yansıtıyor. Topluma bir öz güven getireceğini düşünüyorum. Toplumun belirli bir anayasa üzerinde anlaşıyor olması bile toplum olma halini güçlendirecek, pekiştirecek olan bir şey. Bu ne kadar mümkün? Buradan başörtüsü meselesine geri gelmek mümkün. Çünkü “böyle bir konsensüs arayışı ne kadar mümkün” diye sorduğumuz zaman gördüğümüz şey bunun hiç de kolay olmayacağı. Çünkü Türkiye’de değişik kesimler hâlâ cemaatçi bakıyorlar. Kendilerine benzemeyeni tehdit olarak algılıyorlar. Bildikleri tek siyaset ise ötekinin engellenmesi üzerine kurulu bir siyaset. Öteki ile birlikte aynı dünyayı, aynı ülkeyi, aynı coğrafyayı ve tarihi paylaştığımızın farkında bile değiliz. Maalesef kendi yaşam biçimimize göre çizdiğimiz korunaklı bir alanda davranmaya çalışıyoruz. Başörtüsü de dolayısıyla laik kesim ve muhafazakar kesim diye ikili bir yapı içinde bir bakışın tekrar piyasaya sürülmesine neden oldu.
Bu bir deneydi, denendi. Bence, Ergenekon bunun büyük ayaklarından biriydi. Seçim öncesinde yapılan bir sürü hazırlık faaliyeti aslında bunun ne kadar vahim sonuçlar yaratabileceğini söylüyordu bize. Muhtemelen Hrant’ın öldürülmesi de bu zincirin bir parçası olarak düşünülmüştü. Dolayısıyla orda belirli bir kıvama getirilme hareketi vardı. Fakat genel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra, askerin de daha sağ duyulu bir pozisyon alması ile birlikte bunun çok ihtimal dahilinde olduğunu artık düşünmüyorum. Sonuçta şu çok net; darbe yapmak çok zor bir şey değil. Önemli olan darbeden sonra o toplumu yönetebilmek. Türkiye artık gerçekten de darbecilerin yönetebileceği toplum değil. Yani kim yaparsa yapsın, hangi yönden gelirse gelsin hiçbir darbeci zihniyetin Türkiye toplumu cevvaliyetini taşıyabileceğini sanmıyorum ben.
…bitti!
