![]() Cengiz ŞİMŞEK
|
Acı… Hem de çok acı bir durum. Hakkari'de baskına uğrayan kuzuların 15'i şehit oldu, 21'i yaralı, 2'si kayıp. Türkiye Cumhuriyeti devleti gibi devletçilik tecrübesi geniş olan bir devlete ayıp, etnik kökenler üzerine araştırmalar yapan ünlü sosyologlarımız, eğitim sosyolojisi adına sağda solda tafra atan hocalarımız adına ayıp… Belki bu yazıdan en çok PKK denen it sürüsü nemalanacaktır ama bir tespiti yapmak amacıyla bu başlığı atmak zorunda kaldım. Bayram, bayram hüzünlüyüm…
Bir gazeteci, köşesinde PKK ile mücadelede tarafların kayıplarını ortaya koymuş. Ben de alıntı yapıp size sunayım. 1984'ten beri 32 bin terörist öldürülmüş. 5.660 sivil, 4.937 asker, 6.481 güvenlik mensubu şehit olmuş. Toplamda kaybımız 17.078. Öldürülen teröristlerin birçoğunun da kandırılmış vatandaşlarımız oldukları dikkate alındığında ortaya tam bir facia çıkıyor. Yahu Allah aşkına, Enver Paşa'yı hayalperestlikle suçlayıp Sarıkamış'ta verdirdiği zayiattan dolayı neredeyse vatan haini ilan ettik. Bu terör kayıplarımızın bir sorumlusu yok mu? Daha evvel 8 askerimizin kaçırılması olayındaki baskında ihmali ve hatta kastı olan kişilerle ilgili kovuşturmalar medyaya yansıdı. Bu kişilere ne yapıldı? Sormak lazım. Sorduk da ne oldu, buna da bakmak lazım. Askerimiz kendine yeni bir yol çizdi mi? Çürük elmalar kasaya zarar vermeden tespit edilmeli ve hemen çöpe atılmalı. Bu kişilerin tespiti için illa kokuşmaları ve etrafına zarar vermeye başlamaları mı lazım? İstihbaratımız ne halt işler bilmiyoruz ki? Eski Genel Kurmay Başkanımızın ifadesiyle teknik bakımdan bu hinoğlu hinlerden üstündük, inleri BBG evi gibiydi. Adamların ayakyoluna gidişlerini bile takip edebiliyorduk. Bu seferki yere yapılan baskın 5. defadır yapılıyor. Bir askeri birliğin aynı yerden defalarca baskın yemesi akıllara ziyandır. Yani profesyonelliği tartışılır. Kaldı ki, Kara Kuvvetlerimiz cumhuriyetimizin yaşıyla eşit değildir ve ta, Mete Han'a kadar götürülür ve övünülür yüz yıllarca geçmişe dayanıyor olmasından. Sayın Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Işık Koşaner başarısızlıkları, insan hakları alanındaki yeniliklerin ellerini bağladığına, mümkün mertebe sivil kayıp vermemeye çalıştıklarına bağlıyor.
Ben artık bu sözleri duymak istemiyorum. ABD ve diğer ittifak birlikleri Irak'ta insan hakları ihlali yapmadılar mı? Size katılıyorum, tabi ki, onlar yaptı diye bizim yapmamız doğru değildir. Ama sizin de defalarca dile getirdiğiniz bir durum var ki, o da ABD dahil olmak üzere bir çok Avrupa ülkesi bu itlere destek veriyor. Onlarla istihbarat anlaşması yaptık diye artık bu konuları dile getirmiyorsunuz. Bir diğer konu, ordudan şu ya da bu sebepten dolayı atılan subaylarla ilgili işlemler yapılırken kimse insan haklarına dikkat etmiyor ki… Keşke ordudan atılanlar arasında bazılarıyla ilgili şöyle başlıklar atılsaydı: “silahlı terör örgütüne yardım ve yataklık yaptıkları tespit edilen bazı genç subaylar ordudan atıldılar. Adı silah kaçakçılığına ve fuhşa karışan subaylar ordudan atıldı… Asker milli şuur çürüklerini içinden temizledi..” Asker Ergenekon ile ilgili tespitleri neden basına dillendirmiyor da iki de bir temcit pilavı gibi laiklikten ödün vermeyeceklerini dillendiriyorlar. Yeni Genel Kurmayımızın ilk icraatı Güneydoğu'ya ziyaret oldu ve devlet yanınızda dedi fakat PKK'nın bir Ergenekon uzantısı ve taşeronu olduğu teyit edilmiş olmasına rağmen, Ergenekon zanlısı emekli paşalara da yanınızdayız, zayi edilmenize seyirci kalamayız diyor. Türk sivil ve askeri bürokrasisi artık mide bulandırmaya başladı. Olaylar sulandırıldıkça sulandırılıyor, içinden çıkılmaz hale getiriliyor ve sonunda ya zaman aşımına uğratılıyor ya da faili meçhul kalıyor. Halkın düşüncesi bu doğrultuda. Sayın devlete sormak lazım, mesele sadece Güneydoğulu halkın güveni değil, TC vatandaşı olan her vatandaşın devlete güveninde bir sıkıntı var. Bunu neden göremiyorsunuz. Devlet-millet olarak yüreğimizin ferahladığını hiç göremedik. Bizi üzen bu. Şehitlerle yanan yüreğimiz, Ergenekoncularla ekonomik, siyasi, milli, sosyal ve kültürel olarak kaosa sürüklenen ülkem ferahlamadı. Neden?…
Daha evvel bir kez “devlet benim neyime?” diye sormuştum. Yine sorayım, neyime? Bayram dolayısıyla akraba eş dost ziyareti vesilesiyle İstanbul'da Yenibosna'daydım. Bir ana (ara değil) sokağa köşeyi dönerek girerken, eli kaleşnikoflularca karşılanınca şaşkınlıktan kalakaldım. Yaşları 14-15 civarında çocuklar gayet temiz birer takım elbise giydirilmişler (sözde bayramlıkları), ellerinde birer kaleşnikov tüfekler birbirlerine plastik mermiler atarak öldürme oyunu oynuyorlar. Eşim ve çocuklarım bir anda ellerini yüzlerine kapatarak, duvar kenarlarına çekilip kendilerine yönelen plastik mermilerden sakınmaya başladılar. Silahlara oyuncak diyemeyeceğim çünkü ebatlar orijinal, dipçik kısmı orijinaliyle aynı şekilde açılıp katlanabiliyor. Yani isterseniz omuzdan atış, isterseniz yürür vaziyette yakın taarruz yapabiliyorsunuz. Renkleri aynı; siyah… Kurma kolları aynı şekilde çalışıyor; çekip bırakıyorsunuz, ateş etmeye hazır hale geliyor. Ramazan bayramı gibi bir dini bayramı İstanbul gibi bir megaşehirde elinde kaleşnikovla hangi akıl ve terbiye kutlatır bilemiyorum. Kaleşnikov PKK'nın saldırı silahı olarak bilinir. Bu çocuklar sözde birer eğitimli, yani ilköğretim öğrencileri… Yenibosna, doğulu vatandaşlarımızın çoklukla ve kalabalık aileler şeklinde yaşadıkları nadir semtlerimizden biri… 8-10 kişilik bazı aileler bakkal olarak inşa edilen yerlerde yaşıyorlar, ayakkabıları sokakta kalıyor. Önümde fark ettiğim yabancı gazeteci kendince ilginç kareleri fotograflıyordu. Sizce bu karelerin altına nasıl bir haber yorum düşülecek? Bu çocukları bu silaha özendiren ne acaba? Bizim sosyologlar bu arada bayram yapıyorlardır herhalde… Bu öğrencilerin öğretmenlerini buradan ayıplıyorum. Okul müdürlerini ayıplıyorum. Sizde hiç mi toplumsal sorumluluk yok? Devlet size yeni neslin eğitim ve terbiyesi adına gereken plan ve programları veriyor, çalışasınız diye bir de maaş veriyor. Topluma kazandırdığınız yeni nesillerin nelerle meşgul oldukları sizin hiç mi ilginizi çekmiyor? Birer bunalım memurları gibi her sabah derslere girdiğinizde, kendinizin de inanmadığı vatanseverlik, bayrak, millet, devlet sevgisini tekrarlamaktan ne zaman bıkacaksınız… Zaman laf değil, iş zamanı hocam… Allah aşkına dön geri de, bir bak… Arkandan kaç kişi seni takip ederek bu topluma faydalı olmuş? Kimseyi göremiyorsun değil mi? Yuh sana, aldığın maaşa yuh olsun.
İş adamı, çalışanı, okuyanı, çiftçisi, memuru, öğretmeni, öğretim görevlisi, üniversitesi, askeri ile topyekun bu devletin ve ülkenin bekası için çalışıyoruz. Kimi alacağı maaşla, kimi vicdani sorumlulukla bu bilinç seviyesini koruyor. Biz eğitimciler bu konuda sadece maaşa değil, biraz da vicdani sorumluluk taşımak zorundayız. Bu bir gönül işi. Yeni nesli şiddetten uzak tutmadıkça, milli ruh ve heyecanla yetiştirmedikçe kendimizi iş yapmış saymamamız lazım. Toplumun farklı kesimleri (kültürel, milli, ekonomik, dini) hala birbirlerine kin ve nefretle bakıyorsa buna sen ne dersen de hocam ama ben “terör öğretmeni yendi” derim. Yani bu kötü giden sürece olumlu yönde bir katkın olmamış. Milli gün ve bayramlar adına sadece savaş ve Atatürkçülük adına ilkeler yad edildiği müddetçe Türkiye halkını bir Türkiye sevdalısı ve toplumunu seven haline getiremezsiniz. Halkın ne kadarı ecdadına saygıyı, sevgiyi, toprakları uğruna feda edilenlere hürmeti, bayrağa, ırkına, hemcinsine saygı ve sevgiyi okulda öğrendi acaba? Bunu öncelikle tespit etmek gerekiyor. Bir önceki yazımda “okul benim neyime” diye eleştirel bir yazı yazmıştım. Bu fikrimde bir değişiklik olmadı. Üniversite kürsülerinde hocalık yapanlardan “akademisyenlik” kurumunu bir an evvel harekete geçirmelerini istiyorum. Sizden sayın hocalarım devlet yeteri kadar istifade edemiyor galiba… Zira ne asker, ne yatırımcı, ne de sivil toplum örgütleri toplumu kucaklamak adına attıkları adımlarda sizin yaptığınız bilimsel araştırmalardan değil, kişisel tecrübelerinden, gözlemlerinden ya da vicdanlarının tınılarından yararlandılar. Size de, bir cümle yazık diyorum. Ülkemde, sosyoloji adına hiçbir yerde hocalık yapmadan, sadece Türkiye sosyolojisi yapan, Türkiye'de her yetişen sosyoloğun toplumumuzun dinamiklerini bilen bir şekilde yetişmesine katkı yapan kaç akademisyenimiz var acaba? Daha ne kadar batı sosyolojisi ile halkı yetiştireceksiniz? Devletim böyle bir kurumu neden oluşturmaz ki? Burada yapılan araştırmalar, inceleme ve tespitlerle ekonomik, siyasi, askeri, eğitim ve sosyolojik adımlar atılmalı değil miydi? Böyle bir oluşumla Türkiye nasıl bir devlet olduğunu göstermiş ve halkını da inandırmış olurdu. Bugün için bu boşluğu kimi sivil toplum organizasyonları (bunlara örgüt demek istiyorum, çünkü bizdekiler genelde birilerine ya da belli bir zihniyete hizmet ediyorlar) dolduruyor. Benim bahsini ettiğim bilimsel bir oluşum. Türkiye sosyoloğu, Türkiye fizikçisi, matematikçisi, eğitimcisi vs. Bizimkiler sadece birer hoca. Bu nedenle de bilim üretemiyorlar, vizyonları buna müsait değil. Ben kırk yaşındaki bir akademisyen olarak böyle bir oluşumu hissetmedim. Elimde eğitim fakültelerinde okutulmak üzere tavsiye edilen bir kitap var. Bir formasyon kitabı anlayacağınız. Çocuk yaştaki öğrenmelerde bir uygulamaya örnek olsun diye bir İngiliz çocuğun yazdığı mektubu el yazısıyla kitaba koymuş. Aklınca konuyu örneklendirmiş oluyor. A be hocam, senin çocuğun hiç mi mektup yazmadı? Seninki, senin gibidir belki bu işleri anlamaz diyelim, komşu Mehmet beyin çocuğunun mektubunu koysaydın. Bu kadar mı kendi milletinden bihabersin? Demek bu konuya orijinal örnek vermek kadar bile bir katkın olmamış. Ben senin kitabını niye öğrencilerime tavsiye edeyim ki? Sana da bir cümle yazık deyim… Yalnız haberin olsun, kendi kimliğine yabancı kalıp eğitim programı geliştirmenin sakıncaları konusunda seni örnek olarak öğrencilerime anlatıyorum. Tez elden düzelt bu gidişatı…








