AB ile ipler koparsa

AB ile ipler koparsa.9349
  • Giriş : 14.12.2006 / 00:00:00

Tren kazası, raydan çıkma derken Türkiye'nin AB üyeliği belirsiz bir istikamette ilerliyor. Kıbrıs meselesinden dolayı müzakere sürecinin yavaşlatılması, bundan sonraki dönemle ilgili önemli ipuçları

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Bu belirsizlik ve gerginlik ortamında AK Parti hükümeti AB üyeliği konusunda eski heyecan ve kararlılığını muhafaza edebilecek mi? Bugün Kıbrıs diyen AB, yarın başka konularda ayak diretecek ve müzakere sürecini fiilen sona erdirecek mi?

Kıbrıs meselesinden dolayı müzakerelerin askıya alınması, iki ihtimali gündeme getiriyor: Ya AB, çok ilkeli ve tutarlı bir politika izliyor ve temel prensiplerinden taviz verilmeyeceğini söylüyor ya da AB'nin, Türkiye'nin üyeliği konusunda hâlâ büyük şüpheleri var. Her iki ihtimali de doğrulayan göstergeler var. İspanya, Portekiz ve İngiltere gibi ülkelerin AB üyeliği yıllarca sürdü. Tam üye olduktan sonra da büyük sorunlar yaşadılar. Aynı şey Türkiye için de geçerli. Fakat AB'nin Kıbrıs konusunda ilkeli bir siyaset izlediğini söylemek mümkün mü? Pek çok Avrupalı siyasetçi, toprak ve federasyon sorunları çözülmeden Kıbrıs Rum kesiminin AB'ye alınmasını büyük bir hata olarak görüyor. Fakat AB politikacıları Kıbrıs sorununa adil bir çözüm bulmak yerine, Kıbrıs Rum kesiminin "tam üye" olduğu fikr-i sabitine takıldılar ve topu Türk tarafına attılar.

Kıbrıs meselesinin siyasi bir sorun olarak Türkiye'nin müzakere sürecini tıkayacağı biliniyordu. Buna rağmen AB, Türk ve Rum kesimlerine eşit baskı yapmak yahut iki tarafa eşit mesafede durmak yerine, Rum kesiminin argümanlarıyla Türk tarafına yüklenmeyi tercih ediyor. Türk tarafı burada da önemli bir adım attı ve Kuzey Kıbrıs üzerindeki izolasyonların kaldırılması halinde Türk hava ve deniz limanlarını Rum kesimine açacağını söyledi. Avrupalılar bunu da yeterli görmüyor. Üstelik açık ve gizli verdikleri bütün sözleri ihlal ederek şimdi bize şunu diyorlar: Kıbrıs konusunda bizim vaadimiz siyasi idi, sizin imzaladığınız Ankara Antlaşması ise hukuki bir metin. Dolayısıyla AB vaadini yerine getirmeyebilir; çünkü hukuki bir temeli yok; ama Türkiye imzaladığı antlaşmayı uygulamak zorunda. Buna ilkeli siyaset denebilir mi?

Bu, sadece Kıbrıs gibi siyasi sorunlarla sınırlı değil. Türkiye'nin insan hakları performansını ve reform sürecini eleştiren AB, başörtüsü ve kızların eğitim hakkı gibi pek çok özgürlüğün kısıtlanmasına sessiz kalabiliyor. Başka konularda Türk Anayasası'nı ve ceza mevzuatını yeterli bulmayan ve evrensel insan hakları beyannamelerini esas kabul eden AB, örneğin Atilla Yayla hadisesinde neden hâlâ sessiz? İnsan hakları ve ifade özgürlüğü konusunda ilkeli olduğunu var saydığımız AB, Orhan Pamuk, Elif Şafak ve Hrant Dink davalarına gösterdiği ilgiyi, bir konuşmasından dolayı hakkında üniversitesi tarafından dava açılan ve ders vermekten men edilen Prof. Dr. Atilla Yayla'dan neden sakınıyor acaba?

Fakat bizce ikinci ihtimal üzerinde daha fazla durmak gerekiyor. Yani AB'nin Türkiye'nin üyeliği konusunda hâlâ derin şüpheleri olduğu gerçeği. AB'nin yaptırdığı Eurobarometer Eylül 2006 araştırmasına göre AB üyesi ülke vatandaşlarının çoğu, bütün şartları yerine getirse bile Türkiye'nin faydasına olacağına inanıyor. Onlara göre Türkiye AB'ye yük olacak. Belki de bir tehdit oluşturacak. Kıbrıs konusunda yaşanan tıkanma, bu hissiyat ile önemli bir paralellik arz ediyor. İslamofobia'dan sonra şimdi de "Türkofobia" histerisine yakalanmış görünen Avrupa kamuoyu, hangi endişe ve korkulardan besleniyor? Soruna bu açıdan baktığımızda AB üyeliği, meselenin sadece bir cephesini oluşturuyor. Bugün Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkanlar, yarın Türkiye tam üye olduğunda göç, Avrupa İslam'ı, güvenlik, İslamofobia, ayrımcılık konularında fikrini değiştirecek mi?

Avrupa'nın derin şüpheleri; Türkofobia

Şu noktanın altını çizmek gerekiyor: Bugün dünya toplumlarının hemen hepsi bir güvensizlik duygusu içinde yaşıyor. Ulusal ve küresel gelişmeler, Amerika'dan Kore'ye, İran'dan Fransa'ya herkesi tedirgin ediyor. Merkezini kaybetmiş bir dünya, hepimizde bir yalnızlık ve yabancılaşma duygusu yaratıyor. Artık kontrol edemediğimiz, akışına kapıldığımız bir dünyada yaşamanın siyasi ve psikolojik maliyeti giderek artıyor. Dünya borsalarındaki bir oynama, Irak'taki ölümler yahut Çin ekonomisindeki büyüme artık hepimizin hayatını derinden ve doğrudan etkiliyor. Bütün bunlar bizi tam da Marks'ın yabancılaşma dediği duruma mahkum ediyor. Marks'a göre yabancılaşma, insanların kendi elleriyle ürettiği şeyleri artık kontrol edemez hale gelmesidir. Yani insanların ürettiği Frankenstein'ların, robotların, makinelerin dünyamıza hakim olması hali. Matrix gibi bilim-kurgu filmleri, bu 'post-modern durum'un popüler kültürdeki önemli yansımaları. Merkezini kaybetmiş, şirazesi dağılmış bir dünya, Foucault'nun tabiriyle hepimiz için bir "panopticon"a (büyük hapishane) dönüşüyor. Gelişen, büyüyen; ama her hamlesinde kontrolü biraz daha kaybeden bir dünya. Kuzeyin yayılmacı politikaları karşısında güney zaten uzun bir süredir bu hissiyat altında yaşıyor. Ekonomik bağımlılık, siyasi çöküş, kültürel aşınma ve kimlik erimesi karşısında kendini çaresiz gören insanlar, giderek anlamsız, nihilist bir kadere razı oluyorlar. Olaylar karşısında çaresizlik içinde olan kitleler, çözümü ya şiddet eylemlerinde ya da kendine özne oluşlarını ortadan kaldıran komplo teorilerinde arıyorlar. Amerikan karşıtlığının bu kadar yüksek bir düzeye ulaşması, bir tesadüf değil. Dünyadaki bütün kötülüklerin tek süper güç olan Amerika'dan kaynaklandığını düşünmenin sağladığı (sahte) güven duygusu yabana atılır türden değil. Komplo teorileriyle bezenmiş anti-Amerikanizm ve anti-Avrupacılık aynı zamanda aciz ve atıl kitlelerin yaşadıkları yabancılaşmayı izah etmek için kullandıkları güçlü bir kavramsal araç.

Ulusalcılık çözüm değil

Ulusal egemenliklerinin eridiğini düşünen "Euro-skeptikler", AB'ye şüpheyle bakıyorlar. Ve paradoksal bir şekilde, Türkiye'deki AB muhalifleriyle aynı önermeden hareket ediyorlar: "Biz ulusal egemenliğimizi Brüksel'le paylaşmak istemiyoruz". Avrupa kamuoyundaki Türkiye karşıtı hissiyat, aslında Avrupa içindeki bu daralmanın bir uzantısı. Brüksel'den hazzetmeyenler, Türkiye'nin üyeliğini kendi ulusal bütünlüklerine vurulmuş bir darbe olarak algılıyorlar. Türkiye'nin tam üyelikten vazgeçmesi, AB'yi rahatlatacaktır. Avrupalı politika yapıcıları bu rahatlığı garanti altına almak için belki bir gün kesin karar verecek ve Türkiye'nin üyeliğini reddedecekler. Avrupa bu kararı verdiğinde iç bütünlüğünü sağlamış, ulusal bağımsızlığını garanti altına almış, rekabet gücünü artırmış, Türkiye ve İslam dünyası ile ilişkilerini sağlam bir zemine oturtmuş mu olacak?

Siyasi vizyonu bir sonraki seçimlerin ötesine gidebilen herkes, bu sorunun cevabının ne olduğunu biliyor. Türkiye ile iplerini kopartan bir Avrupa, iç kamuoyuna ulusalcı mesajlar verebilir. Bu, kısa vadeli siyasi hesaplar açısından faydalı bile olabilir. Nitekim bunun son örneğini Fransız Parlamentosu'nda oylanan sözde Ermeni soykırım yasasında gördük. Bu yasa önümüzdeki yıl Sarkozy'ye cumhurbaşkanlığını getirebilir. Ama bu Fransız banliyölerini rahatlatır mı?

2007, Türkiye için seçim yılı olacak. Mayıstaki cumhurbaşkanlığı seçimi ve ekim sonundaki genel seçimler, Türkiye'nin önümüzdeki 10 yılını belirleyecek. Türkiye'de seçimler, normal demokrasilerin tersine, ideolojik meydan muharebeleri olduğundan, AB meselesi gündemden düşmeyecek ve muhtemelen seçim kampanyalarının bir parçası olacak. Böyle bir süreçte AB, AK Parti hükümetinden yeni bir heyecan dalgası bekleyebilir mi? Türkiye'nin AB üyeliğinin Kıbrıs gibi bir sorun yüzünden sekteye uğraması karşısında Türk kamuoyu bu sürece destek verebilir mi? Bu soruları şimdi bizden çok AB'nin cevaplaması gerekiyor.
Dr. İbrahim Kalın
HOLLY CROSS ÜNİVERSİTESİ / SETA VAKFI KOORDİNATÖRÜ

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious