Abdüllatif Şener, artık az politikacı çok hoca

Abdüllatif Şener, artık az politikacı çok hoca.7181
  • Giriş : 16.09.2007 / 11:23:00

Bu dönem Meclis'te ve kabinede yok; ama AK Parti MKYK üyeliği devam ederken, haftada bir gün TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi'nde, bir gün de Hacettepe Üniversitesi'nde kamu maliyesi dersi verecek.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


On altı yıl önceki gibi öğrencilerin önüne birtakım hayali bütçeler koymayacak. O yıl Meclis'te tartışılan bütçe tablolarını analiz edecek. Daha interaktif işleyecek dersini. Başta ekonomi yönetimi ve partisinde onu cendere içine sokan somut uygulamalar olmak üzere güncel politika ile ilgili sorulara cevap vermedi. Odasından dışarıya çıkıp öğrencilerin arasında bir poz da alamadık kendisinden. Milletvekilliğinden ayrılma sürecinde çokça tartışılan şarap muhabbeti, eşinin örtüsü gibi konuları konuştuk; ama ilk kez dile getirdiği yeni bir unsur bulamadığım için, söyleşimizi sayfaya sığdırmak adına bu metne alamadım.

Etiketlerimiz gerçeğimizi ne kadar yansıtır?

Genel olarak insanlar bulunduğu makama göre değerlendirir kişileri. Falan bir makama gelmişse der ki; o kişilik olarak da, birikim olarak da kalitelidir. Ben böyle bakmam. İnsanlar çok karmaşık süreçler sonucunda bir yerlere geliyor. Hatta zayıf olmak bazen bir yerlere gelmek için avantaj teşkil ediyor. Tabii siyasette bu, çok daha belirgin. Zayıf, iddiasız her şeye teslim olmuş, emre itaat eden bir kişilik çok terfi eder, çok hızlı mesafeler kat eder, gelir bir yere oturur. Ve siz onu oturduğu yere göre değerlendirirsiniz. (Şener gülüyor. Benimse aklımdan, işgal ettikleri mevki ile birikimleri doğru orantılı olmayan insanlara mı kızıp bıraktı milletvekilliğini diye geçiriyorum; ama dillendirmiyorum.) Öğrencilik dönemimde insanların, ideolojilerine göre bir kişiliğe sahip olduğunu düşünürdüm. Ama daha sonraki dönemlerde hayatı tanıdıkça, farklı insanlarla oturup kalktıkça insanın karakteri ile, kişiliği ile mensup olduğu ideoloji arasında paralellik olmadığını gördüm. Hatta bir ateist arkadaşınız olduğunda, kişilik ve kimlik olarak beğendiğinizde ya keşke bu da benim gibi dindar bir insan olsaydı dediğim oluyor. Veya huyunu, karakterini beğenmediğiniz dindar bir insana rastladığınız zaman kötü örnek oluyor, keşke bu ateist olsaydı da kayıt dışı olsaydı dediğim olmuştur.

Eskiden kendinize 'dindar' bir etiket uygun görmüşsünüz. Şu an hangi sıfatı kullanıyorsunuz?

Kendinizi tek bir kavrama hapsettiğiniz zaman insanlar tam fotoğraflarınızı çekemiyorlar. Kamuoyu yoklamalarında on tane kavram koyuyorlar. Siz bunlardan hangisiyle tanımlarsınız kendinizi diye. İşte cumhuriyetçi, laik, dindar, milliyetçi, ateist, solcu falan diye. Bakıyorum ayrı ayrı hudutlarda görünen kavramları aynı kişi işaretliyor. Ben hiçbirisini işaretlemiyorum. Herkes beni nasıl görüyorsa öyledir. Bakın AK Parti'nin programı yazılırken tartışıldı. Bu programa muhafazakarlığı koyalım mı, liberal kelimesini yerleştirelim mi diye. Parti programını hazırlayan heyetin başında ben vardım. Kavramlaştırmaya gitmenin doğru olmayacağını düşünüyordum. Ve kavramları parti programına yerleştirmedik.

Ama yine de muhafazakâr demokrat kavramı kullanıldı.

Parti programında yok. Seçimden sonra Sayın Başbakan kullandı.

Bunun sonuçları ne oldu?

Bunu siyaset bilimcilerin tartışması gerekir. Ama muhafazakarlık kavramının AK Parti'yi tam olarak tanımladığını düşünmüyorum. Mesela parti programında ideoloji partisi olmadığını söylüyor. Ama muhafazakarlık bir ideolojidir. Dolayısıyla programdaki cümle ile yaptığımız tanımlama çok da uyumlu gelmiyor bana.

Gençliğinizde dinî inancınızı sorguladığınız bir dönem geçirip sizin deyiminizle taklidi imandan tahkiki imana geçmiştiniz. Şimdi de taklidi siyasetten tahkiki siyasete mi geçtiniz yani?

(Gülüyor) Taklidi siyaset, tahkiki siyaset olur mu acaba? Siyaseti yaşıyorsunuz. Karar vermek zorundasınız.

Ama rol de yapmak zorundasınız. İnanmadığınız birçok şeye inanır gözükmek, parti disiplinini bozmamak vs...

Siyaset tek başına yapılan bir iş değil. Bulunduğunuz kurumsal yapının ilkeleri, çıkarları sizi bağlar. Hep inandığınız doğrular ve gerçeklerle bağlantılı tavırlar sergileyemezsiniz. Parti çıkarları, mensubu olduğunuz hükümetin politikaları sizin düşüncelerinizin ötesindeyse onlara da uymak zorunda kalırsınız. Yani sizi sınırlayan, hareket alanınızı daraltan, kimliğinizi bastıran unsurlar yoğundur siyasette. O sizi bunaltır bir süre sonra. Belki ben bu süreci yaşadım. Dolayısıyla beni cendere altına alan yapıdan dışarı çıkıp, dışarıdan daha özgürce değerlendirmeler yapacağım bir süreci yaşamak istedim.

Hangi açıdan kendinizi cendere altında hissettiniz?

Öyle bir eleştiri şu safhada erken olur. Şöyle bir siyasi gelenek var Türkiye'de. Kendi partinizin yaptığı ve söylediği her şey doğrudur. Başka partilerin yaptığı ve söylediği her şey yanlıştır. Bu yalın ayrıma göre siyaset yapılırken, gerçekçi bakış tarzları çok saptırmalara maruz kalır.

Hani nerede kaldı özgürlük arzunuz? O zaman neye yaradı sizin hocalığa geçişiniz?

Ama ben yeri gelecek yazacağım, çizeceğim. Şimdi mesela seçimlerin bütçelere etkisi ile ilgili bir makale hazırlıyorum. Bu makaleyi yazarken mutlak anlamda özgür olacağım, bulgular ortaya neyi çıkarırsa onu rahatlıkla yazacağım ve yayınlayacağım. Ama bir kabine üyesi olarak bunu bu üslupla zaten açıklayamazsınız.

Siyasetten kopmanıza yol açan o eleştirileriniz işe yaradı mı?

Çok işe yaradı. Bu ülkenin en fazla zarar gördüğü, sorunları çözümsüz hale getiren yapısı ülkedeki körler-sağırlar diyaloğu ve kutuplaşmadır. Farklı düşüncelere, hatta farklı partilere mensup insanların birbirlerine karşı kin, nefret ve güvensizlik duygusu içinde olmalarıdır. Ben şimdi izlediğim siyaset tarzıyla bunu aşmaya, toplumsal kültürü, farklılıklardan dolayı insanların birbirlerinden uzaklaşmasına değil, farklılıkları sevmesine yol açacak şekilde geliştirmeyi hedefledim. Zaman zaman şarap muhabbeti yaptım, zaman zaman hepimiz Alevi'yiz, her mülkiyeli biraz komünisttir dedim. Yani toplumun tamamını kucaklayacak, sıcak mesajlar verecek, kimsenin bana karşı kendisini dışlanmış hissetmeyeceği bir ortamı oluşturmak istedim.

Bunun için milletvekilliğini bırakmanız gerekmiyordu herhalde. Merak ettiğim, kafanızın tasını neyin attırdığı?

Siz kafanızdakini söyletmeye çalışıyorsunuz bana. Ben ülkeye zarar verdiğine inandığım bir algılama biçiminin dönüşüme uğraması için mücadele verdim. Çoğu uzaktan bakarken ya acaba politika mı yapıyor bu da diyordu. Ama ben aday olmayacağımı söylediğim zaman benim yerleştirmeye çalıştığım siyasi algılama biçimini toplumun benimle bağlantılı algıladığı şeyler pekişmiş oldu. Şimdi Türkiye'nin neresine giderseniz gidin, benim yaptığım siyaset tarzı ile güzel düşünceleri vardır insanların. Bu 'aday değilim' deyince pekişti. Yaptıklarımın altına imza atmam gerekiyordu. O imzayı attım.

Milletvekili olmayınca parti yönetimiyle ilgili ağırlığınız arttı mı, azaldı mı?

Meclis'te değilseniz siyasetin karar süreçlerindeki etkinliğiniz azalır.

Dolayısıyla partinizi dönüştürme gücünüz de azaldı.

Siz partinin içerisinden etkiden söz ediyorsunuz. Bense genel kamuoyu algılamasının partiler üzerindeki etkisini daha güçlü buluyorum. Ben buna katkı sağlamaya çalıştım.

Partiniz şu anda hangi açılardan iyi yönetiliyor, hangi açılardan kötü yönetiliyor?

Buna cevap vermeye gerek yok.

Milletvekilliğinden şahsınızı azad etmek; ama parti yönetiminden vazgeçmemek biraz sigara bağımlılığına benzetilebilir mi? Hani sigarayı bırakamazsınız; ama azaltırsınız. Siyasi güçte ister istemez insanda bir alışkanlık, bağımlılık yaratabilir. Bir çırpıda kurtulunamıyor mu acaba?

Hayır milletvekilliğini bırakıp, parti yönetimini bırakmamak bireysel bağımlılık değil. Aslında parti içi protokolde MKYK üyeliği milletvekilliğinden daha öncedir. Benim partimin karar organında kalışım, bireysel siyasetteki yerimle ilgili bir belirlemeden kaynaklanmıyor. Hatta milletvekilliğini bırakırken acaba MKYK üyeliğini de bırakmam gerekir mi diye de düşündüm. Hatta bunun da ötesinde 'aday olmayacağım' dediğim gün bakanlığı bırakmam gerekir mi, bunu da düşündüm. Ancak ben AK Parti camiası içinde bir insanım. Partinin kuruluşunu yaptım. Tüm teşkilatları, ilk teşkilat başkanı olarak ben kurdum. Geçen beş yıl zarfında il il dolaştım. Aynı duyguları paylaştım. İnsanların benden dolayı üzülmesini arzu etmem.

Partinizi güç duruma düşürmek mi istemediniz?

Tabii yani partiyi zor duruma düşürürsünüz. Diyelim MKYK üyeliğinden de istifa ediyorsunuz, bu partilileri de rahatsız edecekti.

Yani partiden tamamen kopmayarak fedakârlık mı yaptığınızı söylüyorsunuz?

Doğrusunu isterseniz aday değilim dediğim günden sonra bakanlık yapmak bana zor geldi. Ama doğal olarak zaten sona erecekti yeni kabine kurulduğunda. O sürecin akışına bıraktım. Şimdi MKYK üyeliği ile de ilgili olarak partiyi ve partilileri rahatsız edecek bir şey yapmak istemiyorum. Kimse benim yüzümden mutsuz olmasın.

Bir sonraki seçimde yeniden aktif olarak dönmenizle sonuçlanabilir mi bu süreç?

Doğrusu bu konuda kesin bir şey söyleyemiyorum. Yani her yeni süreci yeniden değerlendireceğim. Önümüze yeni bir seçim veya başka bir durum geldiğinde siyasete dönebileceğim gibi, yok ben üniversitede daha mutluyum, yaptığım işlerden daha fazla tatmin sağlıyorum, daha doğru işler yapıyorum diye bir kanaate ulaşırsam üniversitede hocalığım devam eder. Siyaset dışı yaşantım devam eder.

Sivil anayasa taslağında "hiçbir şekilde öğretim hakkı engellenemez" diye bir madde konulması düşünülüyor. Bu, başörtüsü sorununu çözer mi?

O madde kanunda da var. ANAP iktidarı döneminde çıkarılan bir kanunda 'yükseköğretim kurumlarında kılık kıyafet serbesttir' diye bir cümle var. O arada Anayasa Mahkemesi bir karar verdi. Bu kararla bu madde iptal edilmedi. Ama sayfalarca süren gerekçenin içinde bir cümle kılık kıyafet serbesttir demek başörtüsü serbesttir demek anlamına gelmez diye devam ediyordu. Sonunda o dönemdeki üniversitelerin ikisi Anayasa Mahkemesi'nin gerekçeli kararına dayanarak başörtüsünü yasakladı. Diğerleri, kanun çıktı serbesttir diye yorum yaptılar.

Yani anayasaya şimdi bu madde konulsa bile bir şey değişmeyecek mi?

Elbette ki konu anayasada yer alır, anayasaya bir hüküm konulursa bu, bütün organları hukuken bağlar. Onu farklı şekilde de kimse yorumlamaz. Yani anayasal değişiklik konuyu yeni bir sürece sokar. Bunu hukuki olarak söylüyorum. Değer yargısı ifade edecek şekilde söylemiyorum.

First lady'nin resepsiyonlarda görünmemesini nasıl değerlendirdiniz?

28 Şubat sürecinde Sayın Demirel cumhurbaşkanıydı. Ben maliye bakanıydım. Ve eşli bir davet geldi Köşk'ten. Ve ben cumhurbaşkanlığı genel sekreterliğine sordum. 'Bir bakanın eşinin oraya başörtüsüyle gelmesinde sakınca var mı?' dedim. Ve cumhurbaşkanlığından o zaman dediler ki; 'Sayın bakanın eşinin başının örtülü olup olmaması bizim takdirimizde değildir. İstediği gibi gelebilir' dediler. Gerçi ben yine de o resepsiyona gitmemiştim.

Madem sakınca yokmuş, o fotoğrafı neden vermek istemediniz?

Hayır tek gidebilirdim. Eşli davet olunca ille de eşli gitmek şart değil. Yalnız gidebilirdim. Kendim de gitmedim.

Bu, aşırı temkinli bir kişiliğin göstergesi mi, yoksa nedir?

Yani on sene önce niye gitmediğimi nereden bileceğim. Ben de bilmiyorum. Ama o zaman böyle bir şey yaşadım.

NURİYE AKMAN

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious