Açılımın mimarı ABD, İngiltere, Norveç
Baykal, parti genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında, son basın toplantısını düzenlediğinden bu yana 25 gün geçtiğini, "bu kısa süre içinde gelinen noktanın, yapılan çalışmanın Türkiye'yi bütünleştirip, birleştirmek yerine tam tersine Türkiye'yi olumsuz etkilediğini" savundu.
"Bu sürecin karşılıklı kuşkuları artırdığını, çok derin tartışmaların ortaya çıkmasına, bir anlamada ülkedeki ulusal beraberliğin, birliğin sarsılmaya başlamasına yol açtığını" öne süren Baykal, "projenin henüz netleşmediğini, herhangi bir uygulama yapılmadığını" söyledi. Başlatılan sürecin, çalışmanın, oraya atılan düşüncelerin, fikirlerin "Türkiye'yi olumsuz etkilemeye başladığını, gelinen noktada çok ciddi bir gerilimin kendisini göstermeye başladığını" iddia eden Baykal, "Bu gerilimin, Başbakanı, Cumhurbaşkanını, Milli Güvenlik Kurulunu da kapsamı içine aldığını üzüntüyle görüyorum. Bunların hepsi Türkiye'de artık gerilimin tarafı haline dönüşmeye başlamışlardır ve her birisi kamuoyunda ciddi tartışmaların, eleştirilerin konusu haline dönüşmeye başlamıştır" dedi.
İşte Baykal'ın açıklamaları:
Bölünme kaygısı toplumsallaşmaya başladı. Hükümet ne yapmak istediğini söylemiyor. Bu tablonun içine bizi de çekmeye çalıştılar biz bu tabloya dahil olmayı reddettik.Gelişmeler yeni bir durum değerlendirmesi yapılmasını gerektiriyor. Ancak daha önce yaptığımız değerlendirmeler de geçerlidir.
İlk değerlendirmemizin üstünden henüz bir ay geçmedi. Bu gelişmeler Türkiye'yi bütünleştirmenin aksine karşılıklı şüpheyi artırıp ulusal birliğin sarsılmasına yol açmıştır. Proje netleşmiş değil. Uygulama yok ama başlatılan süreç ve çalışma, yapılan tartışma ve atılan düşünceler Türkiye'yi çok olumsuz etkilemeye başlamıştır. Maalesef bir gerilim vardır. Bu gerilimin Başbakanı, Cumhurbaşkanı ve MGK'yı da içine aldığını maalesef görüyorum. Bunlar gerilimin bir tarafı olmaya başlamış ve kamuoyunda eleştiri konusu olmaya başlamıştır.
Sanatçılar bile bölünmeye başlamıştır. Toplumun değer verdiği sanatçılar olumsuz etkilenmeye başlamış ve birbirleriyle tartışır hale gelmiştir.
Bu gelişmelerin altında bir ay kadar önce bir düğmeye basılmışçasına başlattığı bir süreç yatıyor. Bir takvimden söz edilmiş ve buna göre hareket edilmektedir. Ucu açık ve kapsamı belirsizdir. Her iddianın rahatlıkla dile getirildiği bir süreç. Bu süreç sonunda anaların gözaşının dineceği, terörün biteceği gibi büyük vaatler verilmiş ancak bunun nasıl yapılacağına dair hiçbir somut ip ucu verilmemiştir.
Toplum da giderek kendi içinde Türkiye'nin bölünmekte olup olmadığı konusunda kendisine soru sormaktadır. Türkiye de bir etnik bölünmenin kaygı ve üzüntüsü Türkiye'nin her yerindeki insanımıza ulaşmıştır.
BAŞBAKAN'IN ÜSLUBUNDA KÜFÜR VAR
Başbakanını üslubunda küfür noktasındaki söylemler toplumun her kesiminde bölünmelere yol açabilir. Bu belirsiz arayış Türkiye'de halkı çok derin gerginliklerin içine sürükleyebilir. Bunun temelinde sürecin yanlış dizayn edilmesi ve yönetilmesi vardır.
Hükümet bir şey yapmak istiyor ama isim koyamıyor. Bir şeyler söylemek istiyor ama söyleyemediklerini birilerinin ağzından duyurmak istiyor. Takvim, yöntem, hedef ve çerçeve belli değil. İçinde halk yok toplum yok…bu tabloyu toplum görünce rahatsızlık doğuyor. Bu tabloya muhalefet olarak bizi de sokmak istiyorlar. Ama biz reddettik. Hükümet bu belirsizlikleri aydınlatmadan neyi nasıl yapacağını kendi kafasında netleştirmeden sanki bir destek varmış gibi davranarak bizi de sürece çakması mümkün değildir.
Biz chp olarak hangi limana demirleyeceğini bilmediğimiz gemiye binmeyiz. İktidar 'hele bir yola çıkalım, bir yere ulaşırız' demektedir ancak bu yöntem yanlıştır. Herkes hükümetin bir süre sonra varmak istediği yere yönelik tespitler yapmış ve buna göre tavır almıştır ve bu da çok doğaldır.
Bu süreçte yaşananlar şunları göstermiştir. Hükümet müzakereyi herkesten görüş isteme kılıfıyla örtmek istemektedir. Burada bir muhatap tartışması yaşanıyor. Bu tartışmanın bir anlam taşımadığı ortadadır. Bu konuda DTP'nin İmralı ya da Kandil'in birbirinden farklı, değişik talepler ortaya koymaya niyeti olmadığı ortadadır.
"ŞİMDİ TERÖRLE MÜCADELE YERİNE MÜZAKERE BAŞLADI"
Bugün geldiğimiz noktada bunlar ardına bir ayrım gerçekleştirmenin söz konusu olmadığı ortaya çıkmıştır. DTP milletvekilleri ısrarla İmralı'nın muhatap alınması gerektiğini söylemektedirler. İmralı'yı dışlayarak bir noktaya gelmek istiyorsanız biz bu oyuna düşmeyiz demektedirler.
Şimdi bu gerçek ortaya çıkmıştır bu son açıklamalarda görüldü ki PKK'nın projesi başlangıçta ne ise şimdi de odur. PKK'nın projesinden değişen bir şey yoktur. İmralı'dan yapılan açıklamlar hedefin bir ayrı millet örgütlemek olduğunu ve bu millletin silahlı kuvvetler güvenlik dahil, eğitim dahil, her alanda kararını kendisi alarak kendisinin yönetme arayışında olduğunu bize göstermiştir. Bu çok temel bir noktadır. "Apo eski Apo değil kimse ayrışmak istemiyor" söylemine dayanan söylemin gerçekçi olmadığı açıktır. Ortaya çıkacak olan proje milleti ayrıştırma projesidir bu görülmüştür.
Hükümetin terör karşısındaki konumu son dönemde açık bir biçimde değişmiştir. Hükümetlerin görevleri terörü ortadan kaldırtmaktır, Türkiye bu anlayışla yönetilmiştir yıllarca, biz bu terörle mücadele konusunda teslim olmaya karar verdik terörün taleplerinin değerlendirelim görüşünü benimsememiştirler. Şimdi terörle mücadele yerine terörle müzakere platformuna geçtiklerini görüyoruz. Ve bunu çerçevesi belirsiz temaslarla yürütmeye çalışmaklardadır.
Terörle sakın ha hiçbirşey konuşmayın anlamında bunu söylemiyoruzm. Terörün sona ereceğinden eminseniz tamamen bitme noktasına geldiğini görüyorsanız, "ben konuştum ve çözdüm" dersiniz.
'SİLAHLARI BIRAKMAYI KİMSE KONUŞMUYOR'
Dünyada terör örgütleriyle bir araya gelen iktidarlar teröre son vermeyi amaçlamış ve büyük ölçüde de bu sonucu almıştır. Türkiye de öyle bir süreçle karşı karşıyayız ki, hem terörle müzakere ediliyor, hem de terörün silahları bırakması konusu konuşulmuyor. Hükümet yetkilileri teröristlerin silah bırakmasının müzakereleri tıkayacağını söylüyor. Bu sürecin anaların gözyaşlarını bitirmeye yönelik olduğu söyleniyor. Hem müzakere olacak, hem silah bırakılmayacak, muhataplarınız silah bırakmayı düşünmediği söyleyecek, ama siz gene de müzakereyi sürdüreceksiniz.
Bu temasların getireceği nokta teröre son verilmesi değildir. Ne hükümet ne de muhatapları bunu dile getirmiyor. Amaç teröre son vermek değildir. Nedir ama? Amaç etnik kimliklere bir siyasal ve milli kimlik verme çalışmasıdır. Türkiye'de yapılan ve bir süre sonra somut sonuçlarını göreceğimiz konu etnik kimlik meselesidir. Türkiye etnik kimliklere özgürlük vermek için büyük çabalar vermiştir.
İmparatorluk içinde pek çok etnik grup olması normaldir. Ama bizim bu etnik kimliklerle bir milli devlet kurmuş olmamız Türkiye'nin bir gerçeğidir. Türkiye Anadolu'da 1000 yıldan beri bir Anadolu Türk İslam kimliği içinde bir kültür geliştirmiştir. Bu silah ve savaşla gerçekleşmiş bir süreç değildir. Bu süreçte çok önemli şair, sanatçı ve öncü ismin imzası vardır.
Osmanlı-Selçuk dönemlerinde dahi dışardan buraya bakanlar buradaki insanlara Türk demiştir. Burada yaşayan insanlara Kürt-Çerkez olmasına bakılmaksızın Türk denilmiştir. Bu bizim milli kimliğimizdir. Bunu kaldırmayı ilk olarak 1. dünya savaşı sonrası denediler. Onlar Anadolu'dan Türkleri atmaya çalışırken Kürtleri bir kenara ayırmadılar. Hepsini bir bütün olarak görüyorlar. Ermeniler Türkler Ermenileri kesti derken etnik Türkleri mi kastediyor?
Etnik kimlik ve siyasi kimlik farklı. Bu konuda başbakanın ağır vebali var. Ya bilerek ya da bilmeden, bu konuyu sürekli deşmektedir. Her konuşmasında 30 küsur kimlikten bahsetmektedir. Bütün bu kimlikler değerlidir ancak bunu her fırsatta dile getirmenin anlamı nedir? Başbakan üst kimliği ise hiç görmek istememektedir. Bütün etnik kimlikleri birleştiren üst kimliği telaffuz etmemektedir.
71 milyon Türk'ün her biri kendini bir etnik kimliğe bağdaştırmak zorunda mıdır? Başbakan kafasındaki bu tereddüdü aşmalıdır. Vatandaşlık bağı elbette önemlidir. Ama o vatandaşların başka bir milli kimliği yok mudur? Bunlar Anayasada yazıyor ama Başbakan bunu neden dile getirememektedir.
"DIŞ GÜÇLER TAKİP EDİYOR HİÇ KUŞKU YOK"
Mısır'da, Suudi Arabistan'da, Irak'ta Arap kökenli bir insan o ülkede kendi kimliğinintazahür eden haline sahiptir. Bu konu aşılır olduğu halde herkesin etnik kimliğe sahip olması gerektiğine yönelik bir çaba bu açılım vesilesi ile yürütülmektedir. Bunun en acı sonucunu yaşayacak olan ise o etnik kimliğe sahip olan insanlarsır. Türklük milli siyasi kimliktir.
Bu açılımda önümüze gelecek temel konulardan bir tanesi ayrıştırmaya yönelik bazı projelerdir bu projelerin en iddialı olanı Türk milli kimliğini Anayasa'dan çıkarmak düşüncesidir. "Yanlış olmuştur Türklük bir etnik kimliktir ifadesi kabul edilebilir değildir Anayasa'daki bu Türk milli kimliğini kaldıralım" bu düşünce bu arayışın içinde dile getirilmektedir.
İkinci aşama etnik kimliği siyasi kimliğe çevirmek adına devleti bir dili öğretmeye çekmeye çalışan davranıştır. En hassas noktalardan biri budur. Üniversitelerde ana dilde eğitim için kürsü kuralım. MEB'e bağlı okullarda seçmeli de olsa anadil öğretelim. 3 anadil de öğretim anadil deyince Türkçe'nin dışında diyorum. Bu üçüncü aşamadır.
Bunu bir demokrasi projesi diye kabul ettirmek mümkün değildir. Ne Avrupa ilkelerinde ne demokrasi ilkelerinde böyle bir eğitim süreciyle ayrıştırma öngören bir durum yoktur. Demokrasi ayrıştırmayı öngörmez. Elbette herkes anadilini bilecektir konuşacaktır kitapta konuşmada anadile tam bir özgürlük tanınacaktır ama bu ayrı ben devlet olarak anadillerden birisini bir eğitim konusu olrak alıp öğrencilere öğreteceğim. Bütün bunların amacı insanların gelecekte bu toplumun parçası olmaktan çıkarmak onları başka bir siyasi kimliğe bilinçli olarak yönlendirmektir.
AB ile ilgili anlaşmalarımızda ülkeler anadilde eğitim yap diye bir madde yok sadece anadillerin öğrenilmesine fırsat vermek onu engellememek var. O hakkı vereceksin ama devletin görevi bir başka etnik dili eğitmek öğretmek değildir. Anayasamızın 42. maddesinden çok net bir düzenleme vardır. Yeni YÖK düzeni ile iktidarın kuşatması ile ele geçirilen YÖK de adımlar atılmaya başlanmıştır. Öğretmen adayları yetiştirilecek o öğretmen adayları ikinci aşamada seçmeli ders olarak eğitim verecek sonra da anadilde eğitimin kapısı açılacak. Mustafa Kemal'in milli mücadele sonucunda kurduğu millet dağılmaya başlayacak. Bazıları bilerek bazıları teslim olarak buraya gidiyoruz. Bu proje bu bölgenin yeniden düzenlenmesi anlayışı içerisinde dış güçler tarafından takip edilmektedir, hiç kuşku yok. Türkiye'de böyle bir etnik ayrıştırmanın kapısı açılmak istenmektedir.
ATLANTİK KONSEYİ'NİN TOPLANTISINDA NE KONUŞULDU?
Türkiye'de etnik kimliklerin kurcalanması, eğitim süreçlerinin harekete geçirilmesi Türkiye'yi çok ciddi çatışmaların eşiğine getirmektedir. İçinde bulunduğumuz durumuz çığırından çıktı:
1- Bu süreç bir an önce netleştirilmelidir. Hükümet ne yapacağını korkmadan açıklamalı ve ne istediğine karar vermelidir.
2- Hükümet bu süreçte milli bütünlüğü, milli siyasi kimliği zaafa uğratacak, milli birliği dağıtmaya yönelik projeleri uygun görmeyeceğini duyurmalıdır.
Eğer bu tablo, bu belirsizlik, bu bölmeye yönelik kurnazca planlar devam ederse,çok ciddi ir tehlikeye doğru sürükleniriz. Başbakan bu konuda çok susturmaya yönelik bir üslup izliyor ama açık gerçektir, bu proje uzun süreden beri uluslar arası ilgi ve katkıyla şekillendirilmiştir. 2007 tarihli bir rapor konuşuluyor. Bu rapor Türkiye'nin bu konularıyla yüksek bir yabancı ilgisinin merkezi olmasına neden oluyor.
Atlantik Konseyi…Bir ABD kuruluşu…İçinde devlet ve STK'larda görev almış insanlar çalışıyor. En son 13-15 Nisan 2009'da Washington'da bir toplantı yapıldı. Buna 14 Türk ve Iraklı bazı siyasetçiler de katıldı. Toplantıya katılanlar arasında Norveç'in Washington elçisi de vardı. Ve Norveç bu çalışmalar için fon tahsis etti. Açık Toplum Enstitüsü olarak bilinen yerin temsilcisi olan ABD ve İngiltere'nin elçileri bu toplantıdaydı. Bir benzeri de Eylülde yapılacak.
Bu insanlar Türkiye'ye geldi ve Dışişlerinde ağırlandılar. Türkiye'den giden kişiler bu konularda katkılar yaptılar. Katkıları özellikle Anayasa'daki 'Türklük' kavramının kaldırılması üzerineydi. Burada DTP'lilerin serbest bırakılması, PKK'ya af, Anayasa'dan Türk kelimesinin çıkarılması, yargının katı ve hesap vermez niteliğinin değiştirilerek hizaya getirİlmesi istendi. Öcalan'la dolaylı ve DTP aracılığıyla görüşülmesi kararlaştırıldı. Bir ay önce bir düğmeye basılmışçasına Türkiye'nin bu konuya odaklanmasını altında Türkiye'ye yönelik bir yol haritasının uygulanması telaşı vardır. Başbakan ağır hakaretler ederek bu konunun tartışılmasını engelleyemez. Telaşı da bunu göstermektedir.
Türkiye bu konuyu başkalarının yönlendirmesiyle ele alırsa, bu Türkiye'deki hiçbir kesime fayda sağlamaz. 20 yıl önce ilk kez etnik kimliklere özgürlük diyen parti biziz. Etnik kimliklerin devlete tehdit oluşturmayacağını ortaya koyan biziz. Bizim 1989 tarihli o raporumuz ilgi odağı olmuştu. Kekse o rapor bugünkü ilgiyle karşılaşsaydı da Türkiye bu durumlara gelmeseydi.
BAŞBAKAN ERDOĞAN, 'AÇILIM'IN ABD PROJESİ OLDUĞUNU SAVUNAN BAHÇELİ'YE ŞU YANITI VERMİŞTİ:
"Bakın, ben çok açık, net bir şey söylüyorum. Bir kağıt almış dolaşıyorlar; 'Amerika'nın bir projesidir bu...' Bunu ispat ederlerse her şeye varım. Ama ispat edemezlerse alçaktırlar, namussuzdurlar. Bu kadar açık, bu kadar ağır konuşuyorum. Çünkü artık bu kadar iftiraların, bu kadar hakaretlerin altında bu iktidar kalmaz. Bu iktidar Türkiye Cumhuriyetinin iktidarıdır. Herhangi bir ülkenin temsilcisi değildir"
GEORGE SOROS KİMDİR?
ABD'li finans spekülatörü ve liberal girişimci. Yugoslavya, Ukrayna gibi doğu Avrupa ülkelerine yaptığı yardımın tutarı, bu ülkelere Birleşmiş Milletler tarafından yapılan yardım miktarını aşmıştır. Bu yüzden kimi çevreler onu "hayırsever" olarak tanımlamaktadır. Ancak bu yardımların siyasi amaçla yapıldığını savunanlar da vardır.
Soros'un yardımlarının "sosyal" olmaktan çok "siyasal" özellik taşıdığını iddia edenler, onu, parasal gücünü kullanarak ülkelerin iç işlerine karışmak ve o ülke siyasetine yön vermekle suçlamaktadır. Soros bu konuda, "Bu renkli devrimlerle suçlanmamın nedeni aslında Rus propagandasıdır." diyerek kendini savundu. Ancak, "Dünyanın her yanında böyle süreçleri destekliyorum. Şu anda Liberya'da yapıyoruz, Nepal'de yapabiliriz." diyerek bu tür eylemlerini kabullendi. Ayrıca 2006 yılında bir Rus radyosuna verdiği demeçte, Gürcistan'da 2003 yılında gerçekleşen Kadife Devrim'i mali olarak desteklediğini açıkladı.
İngiltere'deki London School of Economics'teki öğrenciliği sırasında hocası olan Karl Popper'ın açık toplum felsefesinden çok etkilendiğini ve bu etkisinin yaşamında yanılabilirlik, içgörü, düşünebilirlik ve açık toplum gibi değerler sistematiğinin oluşmasında katkı sağladını ifade eder. Bu değer sistematiği ile finans piyasalarında çok başarılı olduğunu belirtir.
Soros, vakıfları kanalıyla Türkiye'de de 2006 yılı itibariyle son 5 yılda 8 milyon ABD doları harcadıklarını açıkladı.
George Bush ile arası açık olan Soros, Bush'un kapitalist, açık ekonomilerin adını dünya üzerinde kötüye çıkardığını ve daha çok kendisi tarafından organize edilen sivil toplum kuruluşu örgütlerinin hareketini kısıtladığı beyan etti.
Soros, Açık Toplum Enstitüsünün kurucusudur. Soros un Açık Toplum Enstitüsü nün Türkiye şubesi Eylül 2001'de kurulan Bebek'teki OSIAF(Açık Toplum Enstitüsü Yardım Vakfı)'tır.
AÇIK TOPLUM ENSTİTÜSÜ NEDİR?
Açık Toplum Enstitüsü, ABD'li finans spekülatörü ve liberal girişimci George Soros'un Karl Popper'den etkilenerek kurduğu enstitünün adıdır. Dünyaya açık toplum modelini yaymaya çalışmaktadırlar.
Yatırımcı ve filiantropist olan George Soros tarafından 1984 yılından beri eski komünist ülkelerine, demokrasiye geçiş sürecinde, yardım etmek için faaliyet gösteren Soros vakıflarına destek vermesi için 1993 yılında kurulan Açık Toplum Enstitüsü'nün merkezi New York'ta bulunuyor. Vakıf açık toplumların oluşmasını sağlamak için reform politikalarını şekillendirmekte. Uluslararası düzeyde açık toplumu hedefleyen enstitü, sivil toplum örgütlerinin, uluslararası kurumların ve hükümet temsilcilerinin bir araya geldiği geniş katılımlı bir açık toplum ağı oluşturmayı amaçlıyor.
Vakıf eğitim, medya, kamu sağlığı, insan hakları, kadın hakları, hukuk, ekonomi ve sosyal alanlarda çalışmalarda bulunmaktadır.
Enstitünün Yugoslavya, Ukrayna gibi azgelişmiş ülkelere yaptığı yardımın tutarı, bu ülkelere Birleşmiş Milletler tarafından yapılan yardım miktarını aşmıştır. Aryeh Neier, Açık Toplum Enstitüsü'nün başkanıdır.
DİĞER HABERLER
Arınç, iletişim mezunlarına destek çıktı
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, özel sektörün iletişim fakültesi mezunlarına sahip çıkmamasından y
CHP iki farklı parti mi oluyor?
CHP’nin deneyimli politikacısı Ali Topuz’a göre, Baykal’ın geri gelme ihtimali yok. Ayrıca parti her






































