Ahıska'nın gözleri

  • Giriş : 28.03.2007 / 00:00:00

DA Dergisi Yayın Koordinatörü Cengiz Şimşek yazıyor

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Biz Özbekistan sınırından karayoluyla Kazakistan’a; Çimkent’e geçerken akşam olmak üzereydi. Özbekistan’da bir sis gibi havayı kaplayan kum fırtınası meğer iki gündür Kazakistan’da da devam ediyormuş. Bu nedenle elektriksiz kalan Çimkent’te her yer zifiri karanlık… Doğrusu, bilmediğimiz bir yere gitmek için “iyi bir gün(!)” demekten kendimi alamadım.

Gideceğimiz adres, bir düğün eviydi. Türkiye’den bir dostumuz Çimkentli bir Ahıska güzeline gönlünü kaptırıvermiş, ikili aile görüşmelerinden sonra nihayet evlilik kararı almışlardı. Birçok Ahıska Türkünün hayali gibi Ahıskalı kızın hayalinde de Türkiye’ye gelmek, buralara yerleşmek var mıydı, bilmiyoruz. Bizim tek bildiğimiz, bir Türk oğlanla Ahıskalı kız arasındaki aşktı. Bu sevda uğruna “dost gönlü hoş olsun” diye yollara düşmeye değer miydi Allah aşkına? Her milletten insanın çokça yaşadığı Kazakistan’da Ahıskalıların rahat ettiklerini çok duyuyorduk. Ahıskalıların düğünü nasıl olurdu acaba?
Elimizdeki kağıtta yazılı adresi, yoldan geçen insanlara onların çekingen bakışları arasında soruyoruz. “Hemen şu ilerdeki sokaktan sağa sapın, orada tekrar sorun” diyorlar. İlk iki soruşturmamızdan adresin etrafında olduğumuzu anladık ama kimilerinin “Siz farklı bir adrese gelmişsiniz. Orası caddenin diğer yakasında” demeleri içimi burkuyordu. Türkiye’de yaşayan birisi olarak Kazakistan’da kapı kapı gezip, yoldan geçenlere adres soracağım aklıma hiç gelmezdi. Türklere bir adres sorsanız kısa yoldan(!) tarif ederler. Öyle anlatırlar ki, sanki aradığınız yer iki adım ötede. Burada da aynı duruma düştük. “Biraz ilerde, biraz ilerde…” derken bulduk nihayet.
Bir “amin!” de benden

Gözler yolda, bekleyen misafirleri arıyor muhakkak… Kapıda çömelmiş oturan gelin, teknolojinin ikramı cep telefonu elinde “acep gelmeyecekler mi?” endişesi içinde… Aradığımız adresi bulduğumuzu bu bekleyişlerden anlamakta geç kalmadık. “Hoş geldiniz” merasimleri ve uzun yolculuktan sonra güzel bir düğün yemeğiyle gözlerimiz canlanıverdi. Klasik bir Türk salonunda oturuyoruz… Baş köşedeki televizyonda TGRT Türkçe yayın yapıyor. Anlaşılan, dostlarımızın canı pek sıkılmıyor. Ayrı odalarda bizim için serilen yataklar... ve gözümüze ilişen yüklükler bizi evin kompozisyonunu bozmayacak bir parça haline getiriyor. Ertesi günü merak düşünceleriyle daldığım uykudan, evin yaşlısı büyük amcanın sabah zikirleriyle uyandım. Çok yorulmuş olmalıyım ki, uzun bir süre yataktan kalkmadım. Yaşlı amcanın dua mırıltıları, salavatları ve arkasından bir biri peşine sıraladığı kaza namazları, bana yetmiş yıllık ömrün bir hülasası gibi geldi. Bitirsin artık duasını diye bekledim ama o her oturuşunda bir kez daha kaldırıyordu ellerini… Her bir duaya ben de “Amin!” dedim. Kendimce bir kez daha “amin!”...

İçimden “iyi bir gün olacak” diye bir düşünce geçti. İyi olacak, evet… Gelen misafirlerle konuşmak ve onların buralarda nasıl yaşadıklarını sormak, yapacağım en küçük gazetecilik işiydi. Elimde fotoğraf makinesi, şık sağa, şık sola… Etrafta sabahın ilk saatlerinde duyulan tek ses, deklanşörümün sesiydi. Neler çekmedim ki; müştemilatı, kileri, evin annesinin çalışma odasını, Ahıskalıların yayınladıkları gazetedeki “Komedinin Kralı Kemal Sunal’ı”, Öksüz Emin’i, yaşlı ve çekingen annelerin “ne işine yarar benim gözlerim oğlum” diye beni iteklemelerine rağmen, o tarih tarih bakan gözlerini... Neler yok ki karelerimde: Avlunun ortasına kurulmuş sedir, krallara layık. Kıpkırmızı demlenmiş çay ve sabahın hafif soğuğunda bir de mahmur gözler… Nasıl çekmezsiniz ki bu gözleri. Hemen oracıkta şekillenen çekimlerime “Ahıska’nın gözleri” deyiverdim. Resmini çektiğim herkes “çıkacak mı, aaaa, hemen mi?” diye merakla soruyorlar. Nerede ve nasıl çıkacaksa resimleri… Bu gözler arasında genç kızlarınki de yer aldı… Dijital fotoğraf makinesinde çıkan pozlarını gördükçe heyecanlanıyorlar, birbirleriyle şakalaşıp “haydi seni de çeksin” diye yakaladıklarını itekliyorlar makinenin önüne. Utangaç Ahıskalı kızlar alımlı alımlı bakışlarıyla ne umarlar bu makineden bilmiyorum. Belki de bizim yavuklu gelinin evlilik hikayesinden etkilenmiş, aynı kaderin yolunda yürümenin hayalini yaşıyor olabilirler. On beşlik kızlardan biri müştemilatta beni yalnız görünce, sitemli bir edayla “beni çekmediniz…” deyiverdi. Bir göz de onunkini çektim. Çok mutlu oldu… Koşup arkadaşlarına haber verdi: “Benimkileri de çekti.”…

Aşrı memlekete kız verdiler

Damadın babası evin girişinde oturmuş çay yudumluyor, etrafında dolaşanları uzun uzun süzüyordu. Uzun bir fotoğraf çekiminden sonra bir ara yanına yanaştığımda “şu Amerikalıyı çeksene…” deyip gülerek takıldı. Amerikalı, bahçede düşünceli bir halde gezinen, pala bıyıklı ve fötr şapkalı biriydi. Şapkasını kaşlarına kadar yıkmış, parmakları arasına sıkıştırdığı sigarayı derin derin çekiyor, dumanını üflerken bile zevk almaya çalışıyordu. Kendisi hakkında konuştuğumuzu duyunca “Ne olacak bu resimler?” diye seslendi. “Sizi; Ahıska Türklerini bir şekilde yazmak istiyorum” dedim. Meraklı ve bir o kadar da sitemkar konuşmalarıyla artık konuşmanın bir anlamı olmadığı, varsa bir icraat, ondan bahsedilmesi gerektiğinden dem vurdu. İlk sorum sıradan ve basitti: “Siz Ahıskalı Türkler, burada nasıl yaşıyorsunuz?” Adının Halis olduğunu öğrendiğimiz Amerikalının verdiği cevaplar oldukça manidardı; artık herkes buraya iyice yerleşmiş ve işlerini kurmuşlar, bunun dışında bir yaşam tarzı da düşünmüyorlardı. İçlerinde farklı düşünenler de vardı ama onlar için gerçek yaşamdan farklılaşmak, biraz macera gibi geliyordu. Sıkıntıları da olsa, onlar için artık yerleşik hayat daha önemliydi. Evin büyük oğlu Raşid’in İtfaiye Müdürü, ortanca oğlu İslam’ın kendine ait özel işyeri olduğunu, Ahıskalıların bir kültür merkezleri ve düşüncelerinin yayınlandığı bir de gazetelerinin olduğunu duymak, Kazakistan Ahıskalıları adına hoştu...

Hazırlıklar tamamlanınca, düğün alayı hemen yola koyuldu ve önce gelin arabası, arkada diğer arabalar düğün salonuna kadar bir kovalamaca başladı: Birbirini sollamalar, korna çalarak sevinç paylaşmaları, gelin arabasının arkasında ilk sırayı kapışmalar bizi Anadolu şehirlerine götürdü. Salonun ihtişamı, ailenin prestijini göstermesi bakımından dikkatimizi çekmedi değil. Gelen misafirler ve sahnede “hoş bulduk, hayırlı uğurlu olsun” dileklerinin sıralandığı merasim anlamlıydı. Herkesin alkışlarla eşlik ettiği Türkçe şarkılar bir coşku seline dönüştü. Sıra Türkiye heyetine gelmişti. Damadın ailesi ve biz toplam bir masa kadardık. Salonda Türkiye’den başka insanlar da vardı ama onlar kız evi sayıyorlardı kendilerini ve sahnede oğlan evi olarak sadece bizi görmek istiyorlardı. Ne de olsa Kazakistan’da yaşıyorlardı ve kendilerini yerli sayıyorlardı.

Grubumuzun yaş dağılımı farklı olmasına ve aramız da bir de Rus olmasına karşın Türk usulü iyi bir halay çektik. Arada bir birbirimize takılıp, damada da göz kırpıp “al sana düğün, halaysız düğün mü olurmuş” demekten de geri kalmadık. Yaşlı ninelerin sahnedeki kıvrak oyunları yeni nesle köklerini hatırlatıyordu. Gündemden kendine pay çıkarmış olmalı ki, misafirler arasındaki savaş gazisi yaşlı bir dede mikrofonu eline geçirince, öğüt vermeden ve bir de alkış toplayıcı vurgulu ve kafiyeli sözlerle milleti birliğe ve huzura davet etmeden kendini alamadı. Bu arada kızı Türkiye’ye gelin verdikleri için kız tarafı da eleştirilmedi değil.

Keyifli geçen düğünün bakiyesi olarak ertesi gün avluda kurulan sabah kahvaltısından sonra vedalaşmalar başlamıştı. Herkes birbirini iyice inceliyor, bir daha, bir daha bakıyor, sanki belleğine kazıyor gibiydi. Kız anası mümkün oldukça gelinin yakınında dolaşıyor, her karşılaşmalarını sanki son bir bakış gibi değerlendiriyordu. Yaşlı gözler kırpılıyor, sarılmalar devam ediyor… Bu arada eksik kalan fotoğraflar da çekildi. Vedalaşma anı unutulmadı. Kız gelin etmek kolay değil. Taa ötelere, yakındaki ötelere gidiyordu. “Yüksek yüksek tepelere ev kurmasıınlaaar, aşrı aşrı memlekete kız vermesinleeer. Annesinin bir tanesini hor görmesiinleeer. Uçan da kuşlara malum olsun, ben annemi özleediiim. Hem anemiii, hem babamııı, ben köyümü özleediiim.” Evet, anneyi ağlatmak için bunları söyledik. Gelin zaten dünden hazır ağlamaya. Gelin ata binmedi ama çağın atı kara otomobil bir at endamıyla duruyordu kapıda. Gelinin kız arkadaşları, genç kız akrabaları bir sarılıyorlar, bir daha sarılıyorlar… Eller bellerde, “bir daha ne zaman göreceğiz acaba?” diye buruk bekleyişlere şimdiden şahit olduk. Biz dönerken gözler hâlâ Ahıskalı, dolu, derin ve anlamlıydı…

Cengiz Şimşek
Diyalog Avrasya dergisi Genel Yayın Koordinatörü
csimsek@da.com.tr

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious