Akif Beki: Başbakan yalnız bir adam

Akif Beki: Başbakan yalnız bir adam.9452
  • Giriş : 05.04.2009 / 16:33:00

Başbakan’ın Sözcüsü olan Akif Beki, Başbakanlık'ta geçen 3.5 yılını ve Erdoğan'ı anlattı.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:



AYÇA ÖRER'in röportajı

Kırmızı leğen içinde doğduğu Bingöl'ün bir Zaza köyünden gelip Başbakan'ın Sözcüsü olan Akif Beki anlattı: Erdoğan'ın çok az arkadaşı var, kararları yalnız alıyor

Nasıl bir ailede doğdunuz?
Muhafazakâr bir aileyiz biz, Bingöl'de doğdum, ilkokulu Kayseri'de okudum. Babam Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden emekliye ayrıldı. Babam dindar ve mazbut biri, fakat çok hoşgörülüdür, bizde ideolojik bir aile ortamı yoktur. Siyasetle de çok içli dışlı değildik. Siyasi İslam denilen olguya hep mesafeliydi babam. Siyasette ilk göz ağrım, deyim yerindeyse, Turgut Özal'dır. Bizim ailede en çok beğenilen, takdir edilen, hoşlanılan siyasetçi tipi Özal idi. Şimdi de Tayyip Erdoğan bizim evde beğenilen bir siyasetçi. Ben izole edilmiş bir evde, bir sokakta, bir şehirde büyümedim. İlk aklımın erdiği yer Kayseri'dir. Bizim apartmanda öyle de böyle de olan komşular vardı ve iyiydik. Babamın bizim yetişmemizde en önemli katkısı, zihnimizin belli bir siyasi görüşün kabında şekillenmemesi. Hatta biraz bu anlamda, apolitik bir aile bile sayabilirsiniz.

Dini de baskıyla değil, hayatla beraber yaşıyordunuz o halde?
Din herkesten ve her şeyden evvel kendiniz için olan bir şey. Ben öyle gördüm. Bizim gibi yaşamayan, dindar olmayan, giyinmeyen insanlarla hep iç içe olduk. Bizi ayrıştıran, ayrı bir yere taşıyan bir muhafazakârlık yoktu.

Zaza'sınız değil mi?
Ben aileden “etnik kör” olarak büyüdüm. Sözünü ettiğim dindarlık ve muhafazakârlık insanı esas alan bir dindarlık ve muhafazakârlık, etnik kimlikleri değil. Kayseri'de kendimi bilmeye başladığım yıllarda Kayserili olmadığımı, Türkçemin bozuk olduğunu fark ettim, anladım ki, ben Zaza'yım ve Bingöl'den geliyorum. Etnik kimlik algım ondan ve o kadarcıktan ibarettir. Ortaokul sona kadar düzenli Bingöl'e gidip geldim, konuştuğunda Zazaca'yı rahat anlarım, hiç Türkçe konuşamayan bir Zaza'yla karşılaşırsam, derdimi anlatırım. Zaza olduğumu bildim ama ırkçılık çok yabancıydı. Çok geç yaşlarda ırkçılık diye bir realitenin var olduğunu, bu insanların bu tür saiklerle hayatlarına yön verebildiklerini çok sonradan öğrendim. Hâlâ tuhaf gelir bana. Bilişsel olarak bilirim, hissedemem.

Siz etnik kimliğinizle ne kadar muhatap olmasanız da, Bingöl yaşanan etnik çatışmanın merkezlerinden bir tanesi.
Rojin verdiği mülakatta, “İnsan o ya da bu etnik aidiyetle doğmayı seçmez” diyor. Burada övünebileceğimiz ya da yerinebileceğimiz bir marifetimiz söz konusu değil. Ben Bingöl'ün bir dağ köyünde doğdum. Doktoru bırakın ebe bile yokmuş doğumumda. Bana sorsalardı, “Bingöl'ün dağ köyünde kırmızı bir leğenin içine mi, İsviçre'de bir evde mi doğmak isterdin” diye, illa Zaza olarak, Bingöl'de kırmızı leğene doğmak isterim demezdim herhalde. Hiçbir şikayetim yok doğduğum yerden. Bingöl dağ, taş, toprak yine de ben özlüyorum orayı. Ama etnik kimliğimi bir ideolojiye dönüştürüp onunla hayata meydan okumadım. Hayata meydan okuduğum, kafamı duvara çarptığım zamanlarım oldu ama bu değildi. Kalkış noktam etnik kimliğim olursa hayat çok zor olur. O kalıp, o elbise bana çok dar gelir.
Herhalde son 70-80 yıldır çok az kimse Kürt olarak doğmayı tercih ederdi, çünkü çok zor bir hayata doğmak bu. Bu ülkede inkar siyaseti oldu, etnik kimlikleri yüzünden insanlar baskılara maruz kaldılar. Çok zor hayatlar yaşandı, hâlâ şarkı türkü söylediği için ömrünü sürgünde geçiren insanlar var. Bunlar kabul edilebilir şeyler değil. Onların haklarının sonuna kadar yanındayım. Fakat ele silah alıp insanları öldürmek başka bir şey. Bu anlayış başka mağdurlar da üretti. Öyle bakarsanız hepimiz mağduruz, sağ da, sol da, dindar da, inançsız da, Aleviler de, Sünniler de mağdur. Ben dindar Sünni bir aileden geliyorum, “Vay ne güzel bir hayat yaşadık biz” diyemeyiz. En makbul kimlik nedir? Sünni Müslümanlık değil mi? Sünni Müslüman dindarlar olarak çok mutlu bir hayat mı yaşadınız diye babama sorun bakalım. Asla öyle olmadı. Dindarlığa çok özgürlük tanındığını kim söyleyebilir?

Sizin döneminizdeki akreditasyon uygulaması doğru muydu sizce?
Benim işim bilgi sızmasını önlemekti, gazetecinin görevi de bilgi sızdırmak. Gazeteciyle karşı karşıya gelmemden daha doğal bir şey var mı? Başbakanlıktaki uygulama kurumsal değil, bireysel. Cumhuriyet Gazetesi gibi hükümete aleni siyasi kampanya yürütmüş bir gazetenin muhabiri Başbakanlığa akrediteydi. Elinizi kolunuzu sallayıp her yere giremezsiniz. Gazeteci olmak sizin Başbakanlığın mutfağına destursuz girme hakkı vermez. Akreditasyon kartı almadığınız zamanda gazetecilik yapamaz, başbakanla ilgili yazıp çizemez demek değildir.

Haberci kaynak ilişkisi güven üzerine oturmaz mı?
Oturur tabii. Ama akreditasyonun kişilere yapılması, Başbakanın sevdiği ve sevmediği gazeteciler ayrımı yarattı...
İkisi ayrı şeyler. Deniyor ki, “Başbakan niye ona mülakat verdi de buna vermedi?”Herkese mülakat verme mecburiyeti yok. O kadarcık da olacak. Basın toplantısını herkese açarsınız, bir kurumu dışarıda bıraksanız, orada itirazı anlarım.

Niye ayrıldınız Başbakanlıktan? İstifalara çok alışkın değiliz sonuçta...
Başka memleketlerde bunlar oluyor mu? Bizde de olsun alışalım. Bu tür görevler iki üç yıllık sürelerle yapılır. Bir mahkumiyet mecburiyet ilişkisi içinde değilim. Onun için bende siyasetçi kumaşı yok. İnsanların bunu nasıl algılayacağını ben o kadar önemsemiyorum. Varsın öyle düşünsünler.

Sizin Ömer Çelik'le çok anlaşmadığınız aşikâr...
Bu konuşmalardan sıkıldığımı itiraf edeyim. Her şey dışarıdan göründüğü gibi değil, çok mahalle dedikodusu var işin içinde. Ben o dedikoduları sürdürmek için doğru adam değilim. Herkesin aslında durduğu yer belli. Herkes başka bir yer tutuyor. Bunların birbirlerine değen, kesişen tarafları var ama herkes başka bir iş yapıyor.

“Tekrar gazeteciliğe dönersem, Başbakanlık sözcülüğüm sırasında kızdırdıklarımın tekmelerine maruz kalırım” diye düşünmediniz mi?
O konuda Bingöllülükten mi, Zazalıktan mı, bir gözü karalığım var. Hiç umurumda olmadı. Hâlâ da değil. Bana öyle diyeceklermiş, böyle diyeceklermiş. Bunu umursadığımı söyleyemem. Başlarken üç buçuk yıl yaptığım işi bir gün bırakacağımı bilerek başladım. Bürokrasiden bir beklentim yok. Siyaseti düşünmedim, düşünmüyorum. Bunu bile bile niye böyle yaptınız diye sorarsan, öbür türlüsü ihanet olurdu yaptığım işe. Güçlük yaşatmaya çalışan var mı? Var, ama ben güçlük yaşadığımı söyleyemem. Netice itibariyle memleketin Başbakanına baş danışman kadrosunda danışmanlık yaptım, Başbakanlık Sözcülüğü gibi bir unvan verildi, onun icabını yerine getirmeye çalıştım. Bunu sanki ayıp sayanlar var, defoymuş gibi. Benim için iftihar vesikasıdır. Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı'na üç buçuk yıl danışmanlık yaptım. Onurlu bir görevdi, çok meşakkatliydi, çok zorluklar çektim, sadece şerefi için yaptım ve değdi. Bunu ayıp sayanlar dönüp kendilerine baksın. Niye ayıp sayıldığını da biliyorum, Başbakan'ın siyasi partisine bakarak bunu öyle sayıyorlar. Milletten bu ölçekte temsil yetkisi almış bir başbakana yapınca olmuyor da, başka bir başbakana yapınca mı oluyor? Memlekette başbakan olmak da mı ayıp?

İktidara yakın olmak kimileri için her zaman bir eleştiri nedeni...
Şunu söyleyeyim, ben iktidara yakın olmak istemeyen görmedim. Masanın öbür tarafında da bulundum, kimse bana onu anlattırmasın. Tek kelime söylüyorum, fazla da konuşturmasın kimse. İktidara yakın olmak istemeyeni görmedim, herkes gitsin işine baksın. Ben söyledim söyleyeceğimi. Bunun da birinci elden tanığıyım, herhalde şahitliğim mahkemede geçer.

Gazeteci kendini hem siyasete, hem askere, hem halka beğendirmek zorunda mı?
Sadece Taraf gazetesinin varlığı bile bunun böyle olmadığı göstermeye yeter. Beğenmediyseniz, Radikal'i kanıt olarak göstereyim. Örnekleri çoğaltmaya gerek yok, istisnalar olur. Fakat dönüp baktığımızda kendi duruşu olan, yeri geldiğinde o kurumla da, bu kurumla da, toplumun genel kabulleriyle ters düşen gazeteler var.

"Başbakan çok yalnız bir adam"

Başbakanla aynı apartmanda oturuyorsunuz, üç buçuk yıl sürekli birlikteydiniz, “Arkadaşım Başbakan” durumu oluştu mu?
Yok hayır. Başbakan kendi duruşu ile o ayarlamayı yapıyor. Ne kadar yakın olursanız olun, sonuçta belli bir mesafeyi koruyorsunuz. Nihayetinde memleketin Başbakanı'ndan söz ediyoruz. Mesafesiz bir ilişkimiz olmadı. İnsan olarak Başbakan da benim özel hayatımda yeri olan bir büyüğüm. Öyle düşünün. O başka bir şey ama. Herkesin hayatında sevdiği saydığı insanlar vardır. Başbakan benle ilgili insani kanaati nedir, yaklaşımı nedir, o başka bir şey, öteki başka bir şey. Ne iç içe geçmişlik, ne karışıklık yaşamadım.

En üstte ve en yalnız yani...
Kendi başına almak zorunda olduğu kararlar var, bunun da getirdiği ciddi bir yalnızlık var. Sadece eşten dosttan ayrı düşmek değil o yalnızlığın sebebi. Bir noktadan sonra gerisini yalnız yürümek zorundasınız. Böyle bir mesuliyetin maddi bir karşılığı yok. Komşuluğa gelince, ben kendi evimde oturuyorum Ankara'da. Başbakan Başbakan olmadan, oraya taşınmadan evvel taşınmıştım ben oraya. Bu evi bir takım seçenekler arasından seçti. Apartman Başbakan'a göre dizayn edilmiş bir apartman değil. Oradakilerin çoğu ev sahibi. AK Parti seçimi kazanmamışken, Başbakan'ın seçim yasağı kalkmamışken olup bitmiş işler bunlar.

Apartman sakinleri için Başbakan'la komşu olmak ilginç olmuştur ama...
Sadece apartman sakini diye düşünmeyin, mahalleli için de. Hâlâ Başbakan'ı uğurlayan mahalle sakinleri var. Bir gün gece geç saatte geldik, yüzünü Başbakan'a tanıtmayı başaran çocuklardan biri durdurdu arabayı, “Evde mantı var” dedi, bizi eve davet etti. Biz de kalktık o saatten sonra, kendimizi mahallede bir evde mantı yerken bulduk. Çok oldu bunlar. Bundan inanılmaz keyif aldı Başbakan ama bir de mahalleliyi düşünün.

Oradaki ilişkiyi merak ediyor insan... Sıradan insanlar için Başbakan'ın gündelik hayatına ilişkin bir hayat kurgusu yapmak mümkün değil.
Keyifli bir insandır, herkes gibidir. Günden güne, mevzudan mevzuya ruh hali değişir. Büyük mesuliyet var omuzlarında. Memlekette bir sorun varsa o gün doğal olarak keyfine yansır o. Sonuçta özel hayat sayılabilecek bir hayatı yok Başbakanın. Ailesine de zaten yeterince zaman ayırdığını kimse söyleyemez. Bu açıdan bakarsanız, kendi özel hayatından, hayatı yaşamaktan feragat etmesi çok büyük bir fedakârlık. Başbakan hayatı o anlamda yaşamıyor. Kendisi için yaşadığı bir hayat yok, ailesine ayırdığı bir hayat yok. Çocuklarına, aileye düşkün bir baba düşünün. Çok da düşkündür çocuklarına, çok da bilirim nasıl özlediğini. Telefonla falan giderir hasretini. Öyle bir tarafı var fakat çok yoğun gündemlerde bile onu ihmal etmez, çocuklarıyla konuşur, hal hatır sorar, takip eder. Onlar da düşkündürler babalarına. Arkadaşı var ama çok sınırlı. Zamanı yok. Mesaisi görülüyor zaten.

"Hanımefendiler barışık"

Emine Erdoğan ile Hayrünnisa Gül'ün arasının bozuk olduğu söylenir... Delil olarak da Çankaya resepsiyonlarına Emine Erdoğan'ın katılmaması gösteriliyor...
Ben hiçbir soruna tanık olmadım. Bir defa ikisini de tanırım, o tabiatta değillerdir. Sonuçta 'kadın tabiatı birbirlerine karşı kışkırtmak daha kolay olur' diye bir düşünce oldu ama ikisinde de tecrübe var. Özellikle Emine Hanım'da hayat tecrübesi, siyaset tecrübesi daha fazla. Benim tanıdığım kadarıyla Emine Erdoğan öyle bir tahrike gelmez. Çankaya'daki bir takım davetlere Emine Hanım gitmedi. Bunun Hayrünnisa Hanım'la bir ilgisi yok. Ona yönelik bir tavır değil, başka bir şey. Memlekette bir sürü sorun var. Kamusal alandı, siyasetti, algılamaydı, oralara kadar genişletmek lazım mevzuyu. Bir duruş gösteriyor bütün o tartışmalar karşısında. O kadar basite indirgenecek bir durum değil o. İkisi de kalender insanlar benim gördüğüm kadarıyla.
Ben Emine Erdoğan'da da, Hayrünnisa Gül'de de öyle bir ihtiras görmedim, kimseyle paylaşamayacağı bir şey yoktur.

"Doğan batarsa ben de batarım"

“Başbakan Erdoğan'ın Türkiye'de çok insanın saygı duyduğu, “delikanlı” bir tavrı var...
Dediğiniz gibi, delikanlı duruş var. O imaja talip olan insanlar var. Onun müşterisi var. İçten gelerek “Helal olsun” çeken insanlar bulunur.

Çok tepki çeken “Ananı al git”i de, çok beğenilen “One minute” ü söyleyen de aynı insan ama...
Aynı tavır, tabiat aslında. Tayyip Erdoğan niye eleştirildi onu işte ben söyleyeyim, o an için siyasetçi olduğunu unuttu. Nasıl unutursun, sen ki bir memleketin Başbakanısın, sen ki bir siyasetçisin, o ki bir vatandaş diye eleştirildi. Ben de olsam, insan olarak ve gazeteci olarak o tepkiyi veririm.

Başbakan'ın boykot çağrısından sonra Doğan Medya Grubu batarsa ne hissedeceksiniz?
Batacağını zannetmiyorum. Öyle bir şey olursa, ben de batarım. Artık başka bir yerden çıkabilirsem çıkarım. Ben bir gazetede yazıyorum, bu yazdığım gazete bir grubun üyesi, o grubun diyelim ki bir gerilimi var hükümetle. Herkes ne ölçüde ne kadar etkileniyorsa ben de o ölçüde etkileniyorum. Medya ilişkileri tabiatı gereği çelişkili, gerilimlidir zaten. O gerilim müzminleşti. Kemikleşme eğilimi göstermeye başladı. İki tarafında gözden geçirmesi gerekenler var.

Hemen her yazısından hem sizi hem Başbakan'ı eleştiren Milliyet'in Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin'le karşılaştınız mı?
Henüz karşılaşmadık. Karşılaşsak tanışık iki insan gibi oturur muhabbet ederiz. Bayağı da laflarız. Başka bir tavır da beklenmesin, ne benden ne Sedat Ergin'den çıkmaz.

Seçimlerden sonra Başbakan'a götürülen anketlerin bir iki puan yükseltildiği konuşuldu.
Beni en çok şaşırtan şey ne biliyor musunuz? Ak Parti'nin sekiz puan kaybetmesi çok kişiyi üzmüş görünüyor. Yüzde 39'u az bulduklarını düşünüyorum. Ak Parti'nin bununla yetinmemesini anlarım da, herkesin bunu tartışmasını anlayamıyorum. Herkes çok üzülmüş görünüyor, “Keşke daha fazla oy alsaydı” der gibi halleri var. Herhalde Başbakan seviniyordur. Ak Parti'nin yanıltılması bir sorun, ama anketlerin yanlış çıkması ilk değil.


Taraf

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*