ALİ MÜFİT GÜRTUNA: DEMOKRATİK AÇILIM DEVAM ETMELİ

ALİ MÜFİT GÜRTUNA: DEMOKRATİK AÇILIM DEVAM ETMELİ.24429
  • Giriş : 16.07.2010 / 13:17:00
  • Güncelleme : 06.08.2010 / 15:17:32

Ali Müfit Gürtuna, Genel Yayın Yönetmeni Muaz Kalaycı’ya konuştu.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:

Sepet Beşik

Türk siyasetinin referandumla kavrulduğu şu günlerde eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı, Turkuaz Hareket lideri Ali Müfit Gürtuna ile toplumun kanayan ve kapanmayan yaralarını konuştuk.

 

Ülkenin ekonomisinden güvenliğine, eğitiminden tanıtımına geniş bir yelpazede durumunu masaya yatırdık.

 

Gürtuna'nın kaleme aldığı “Yeni Siyaset” kitabında ortaya koyduğu tespitleri değerlendirdik.

 

Bu hafta röportajın bir bölümünü okuyacaksınız. İkinci bölüm ise haftaya...

 

***

Röportaj: Muaz Kalaycı, Genel Yayın Yönetmeni

Fotoğraflar: Muhammed Heysem Kalaycı

 

***

 

“ÇIKAR AMAÇLI SİYASET İÇİN ÇABA SARFETMEYE DEĞMEZ”

 

—  “Yeni Siyaset” adını verdiğiniz bir kitap yazdınız. Sizi bu kitabı yazmaya iten neden nedir?  Bir ihtiyaçtan mı doğdu yoksa sadece fikirlerinizi paylaştığınız bir kitap mı bu?

 

Tabi bu kitap 5 yıllık bir çalışmanın ürünü. Hemen oturup, üç beş günde veya bir iki ayda hazırlanan bir şey değil. Yılların birikimiyle, Türkiye algımızı bir vizyona dönüştürmek istedik. Üzerinde ciddiyetle çalıştık, çeşitli konularda o konunun uzmanlarıyla sohbetler ettik. Üniversite hocalarımızla, sivil toplum liderleriyle, medyadan dostlarımızla fikirlerimizi pişire pişire, olgunlaştıra olgunlaştıra öyle bir yere götürdük ki; sadece yazmak için değil Türkiye'nin önüne yeni bir şeyler koyabilmek için bu gayretin içinde olduk. “Yeni Siyaset” kitabımızın adına 'değişimin rotası' dedik. O da şu; malum bir hedefimiz yoksa hiçbir rüzgârın faydası olmaz. Türkiye'de bugün baktığımız zaman siyaset, hem üslup hem de içerik olarak istediğimiz vasıfta ve istediğimiz ölçekte değil. Bir kere çatışan, kavga eden, nezaket içermeyen, hakareti ağır basan, egosu ve argosu yüksek bir üslup var. Dolayısıyla bir kere bu üslup, siyaseti güzelleştirmiyor, cazip hale getirmiyor. Gerek halk nezdinde olsun gerekse siyaset erbabı nezdinde olsun; tasvip görmeyen, huzur vermeyen, mutluluk vermeyen bir ortam oluşturuyor. O bakımdan “çatışan, çatma değer üreten değil, katma değer üreten bir siyaset olmalı” diyoruz. Üslubun yanında içerik olarak da istenilen vasıfta siyaset yapılmıyor. Çünkü siyaset yapmaktan maksat nedir? Özü itibariyle bir ülkeyi, bir toplumu, bir milleti çağın ötesine, dünyanın ötesine taşıyabilmektir. Siyaset iki temel maksatla yapılır. Biri çıkar amaçlı, diğeri değer amaçlı, değer odaklıdır. Çıkar amaçlı siyaset yapanlara zaten bir şey demiyoruz, onların takdirini millet yapsın. Biz onu hiçbir zaman tasvip etmedik ve ömür o kadar kısa ki onun için çaba sarf etmeye değmez. Çok yazık…



                            “ALLAH RIZASI GİBİ BİR KAVRAMI DA TAŞIYORUM”

 

Özellikle belli noktalara gelmiş dostlarımıza, arkadaşlarımıza, siyasetçilerimize buradan bu vesile ile seslenmek istiyorum. Bu güzel ülkemize fırsatımız varsa en güzel şekliyle hizmet edelim. Bu bir kere çok büyük bir servet, bunu evvela iyi bilelim. O zaman değer odaklı bir siyaset anlayışını biz öne geçirmeliyiz. Nedir burada kastettiğimiz? İnsanlığa hizmet... Bir kere insanlık başlı başına bir kavram. İnsanlığa hizmet etmek gibi bir zahmete girilecekse bunun için iyi bir ortam lazım. Bunun yanında ülkemizi, milletimizi ve toplumumuzu çok seviyoruz. Niye bizim ülkemiz işsizlerle dolu bir ülke olsun, problemlerle anılsın? Bunu arzu etmiyoruz. Bunun yanında ben şahsım adına ifade ediyorum; yaşayışımın temelinde bu değerler olmakla birlikte bunun yanında Allah rızası gibi bir kavramı da taşıyorum. Yani sonuçta öleceğiz ve öldüğümüz zaman yanımızda götüreceğimiz şeyler, insanlık adına ürettiğimiz çabalar olacak. Dolayısıyla tamamen bu değerlere amaçlanmış bir gayretle bu çabalarımızı sergiliyoruz. Siyasetin bu tarafına baktığımızda da ne yazık ki Türkiye'nin önüne bir ufuk koymuyor bugün ki siyaset yapısı. Mesela eğitimi çağ ile şöyle yarıştırırız diyemiyoruz. Hala bir sınav kaç senede yapılsın; 3 senede mi 5 senede mi? Bunları tartışıyoruz. Ne kadar acı bir şey. Ekonomiye bakıyoruz; tamamen üretim modundan çıkmış, tüketime dayanmış. Fakirleşen bir yapı var, tarım sıkıntıda, hayvancılık sıkıntıda. KOBİ'ler ve sanayi doğru düzgün oluşamamış, teknolojik üretim yapamıyoruz, dünya ile rekabet edemiyoruz. İhracat arttı derken baktığımızda ithalatımız ondan çok daha fazla artıyor ve ihracat artışı daha çok ithalat artışını tetiklediği için dış ticaret açığımız sürekli büyüyor. Yani ekonomiye girmek için bunları söylemiyorum da genel bir fotoğrafa baktığımız zaman iç açıcı değil. İç siyasette ise yöneten bir Türkiye'den süratli bir şekilde çatışan, kutuplaşan bir Türkiye'ye gidiyoruz.

 

“HALK BEKLEDİĞİ SONUCU BULAMAYINCA SİYASETTEN KOPUYOR”

 

Dış siyasetimizde yine yekvücut bir ülke bütünlüğü sergileyemiyoruz. Dış siyasette bütün ülkenin, devlet yapısının, devlet aygıtının tek vücut bir şekilde ortak zemini olması lazım. Burada bile o ortak zemini sağlayamıyoruz. Dolayısıyla kültürel atmosferden ekonomiye, sosyal dokuya; iç siyasetten dış siyasete, milli güvenliğe kadar ciddi sorunlarla karşı karşıyayız. O zaman bu güne kadar yapıla gelen usullerle ve bugüne kadar yapıla gelen tarzıyla demek ki siyasette sonuç üretemiyoruz. Siyasetten maksat sonuç üretmektir. O zaman ne oluyor? Halk beklediği sonucu bulamayınca siyasetten kopuyor. A parti B parti fark etmiyor, halk bir ümitle birine yapışıyor. Birine “Milliyetçiyim” diyor yapışıyor, öbürüne “sağcıyım” diyor yapışıyor, diğerine “solcuyum” diye yapışıyor, “mezhep” diyor yapışıyor, “etnik kök” diye yapışıyor… Bir şekilde birine yapışıyor. Ama hangisi olursa olsun istenilen umudu halkın önüne koyamıyor. Bu koyamama sadece siyasetten soğumayı değil, insanların devletinden soğumasına, ülkesinden soğumasına kadar gidiyor. Bunlar üzücü şeyler. Yetişen gençliğin çoğu kendi ülkesinden çıkıp başka ülkelerde yaşama isteğini sergiliyorsa çok ciddi bir sorun var. İşte o zaman diyoruz ki; gelin enerjimizi, gücümüzü bu boş kavgalarla harcamak yerine ortak bir bileşkeye, bir gelecek yönelişine dönüştürelim. Ülkenin önüne yeni bir hedef koyalım, yeni bir usul, üslup koyalım ve orda birleşelim. “Yeni Siyaset”ten de bu anlamda maksadımız sorunlarla boğuşan değil, birbiriyle çatışan, çarpışan değil; dünya ile yarışan bir ülkeyi üretebilmektir.

  

“EN İYİ YÖNETİCİLER DE ÜLKENİN FARKLILIKLARINI EN İYİ ŞEKİLDE DEĞERLENDİRENDİR”

 

—  “En büyük projem” dediğiniz yeni siyasette "barış ve uzlaşma" önemli yer tutuyor. Bu çerçeve içersinde demokratik açılıma yer var mı?

 

Barış ve Uzlaşma'ya vurgu yapmamızın sebebi şu; barış ve uzlaşma yoksa ilk adımı zaten atmamışız demektir. Ondan sonra hiçbir adım atamayız ki! Yani merdivenin ilk basamağına adımımızı atmamışsak, o merdiveni bir kere çıkmaya niyetlenmemişiz. Onun için biz 3B tarzı bir siyaset vurgusu yapıyoruz. Nedir o 3B dediğimiz siyaset? Birinci aşama barış, ikincisi birlik ve üçüncüsü bilgi. Barış; negatif olan bu kavgalı gürültülü patırtılı ortamdan aslında nötr ortama geçiştir. Ama yeter mi? Yetmez. Barış olmadan asla ikinci ve üçüncü aşamalara geçemeyiz. Gerekli ama yeterli değil. İkinci aşamada birlik kavramını üretmeliyiz. Buradaki kastettiğimiz birlik; bir askeri disiplin içerisinde toplumun yapılaşması değil. Tabi ki her alanda farklılıklar olacak ama bu faklılıkların ortak bir amaca hizmet ediyor hale getirilmesini önemsiyoruz. Mesela bir tabloya bakalım, bir sürü renkler var… O renkleri çıkarırsak tablo olur mu? Olmaz. İşte en iyi ressam kime diyoruz? O renkleri en iyi kullanana diyoruz. En iyi yöneticiler de ülkenin farklılıklarını en iyi şekilde değerlendirip bir tabloya, bir sanat eserine dönüştürebilendir. O yüzden birlik çok önemli.



“HER ŞEYİN OLDUĞU BİR ÜLKEDE HER TÜRLÜ DERDİ SIKINTIYI ÇEKİYORUZ”

 

İkinci aşamada ki birliğin bir başka önemi de şu; artık küresel pastadan pay alabilmemiz için çok güçlü olmak zorundayız. Gücü olmayana asla pay yok. “Bizi seviyorlar da bize pay ayırıyorlar” diye bir şey yok. Bizim gücümüz varsa ve o gücümüzü iyi yönetiyorsak, “masada biz de varız bizim de payımızı ayırın” deme gücüne ulaşmışsak o zaman bir şeyler alabiliriz. Aksi halde hiçbir pay bize ayrılmaz. Onun için bizim de ilk aşamada üreteceğimiz güç, bu milletin kendi gücüdür. Yetiyor mu? O da tam anlamıyla yetmiyor. Bilgiye dayalı yönetim anlayışını orada harekete geçirmeliyiz ki bu gücü en iyi şekilde kullanıp artı değer üretelim. Yani bu ülkenin yetenek yönetimine de geçmesi lazım bir şekilde. Allah bu ülkeye her türlü nimeti vermiş; insan unsuru var, yeraltı kaynaklarımız var, yer üstü kaynaklarımız var, tarım imkânı var, orman imkânı var, denizi havası karası… Yok yok. Her şeyi var. Ama her şeyin olduğu bir ülkede her türlü derdi sıkıntıyı çekiyoruz. Bu reva değil. Onun için önce gelecek ortak paydasında siyasal partilerin, siyasal kadroların bir noktaya gelmesi lazım. Evvela ortak geleceği bir paylaşalım; ondan sonra o geleceğe nasıl gideceğimizi tartışalım. Tartışma olmalı. Tartışma sağlıksız bir şey değil ama kavga kötü ve “illa benim dediğim olsun” yaklaşımı iyi değil. Burada da bilgiye dayalı yaklaşımla hem devlet aygıtının verimli çalışması, hem de ekonominin verimli olması ve her sektörün verimli çalışmasının sağlanmasıdır. Yoksa dünyanın Ay'a gittiği, Mars'a gitmeye çalıştığı, birçok yıldız savaşlarının konu edildiği, robotların insan hayatına girdiği bir ortamda bunlardan uzak kalmak sonuç vermez. Bunun için üslup olarak bunları ortaya koyuyoruz ki, hangi yoldan yürüyeceğimize karar verelim.

 

“DEMOKRATİK GELİŞİM HANGİ ŞARTLAR OLURSA OLSUN KESİNTİSİZ DEVAM ETMELİDİR”

 

Demokratik açılım… Buna gelişim de diyebiliriz. Bir anlık, bir aylık, bir yıllık mesele değil. İnsan hak ve özgürlükleri bir sistemin temeli olmalıdır. İnsana saygı o yönetimin temelini teşkil etmelidir. İnsana saygı… Saygıyı ortaya koymalıyız ki, onun ihtiyacı olan bütün şartları oluşturalım. O bakımdan bir kere bireye saygı, temelinde alabildiğine özgürlük ortamı… Alabildiğine ama! Ama tabi bu kayıtsızlık, sistemsizlik, bir anarşi fikrini ifade etmiyor. Ortak yaşama kültürünün oluşması, ortak bir sistemin özgürlük temelinin oluşması demokratik bir sistemi getiriyor. Bunun için demokratik gelişim, açılım deyince sanki bir anlık bir şey gibi anlaşılıyor. Bir adım attık bitti. Hayır! Demokratik gelişim hangi şartlar olursa olsun kesintisiz devam etmelidir. Çağın gerektirdiği kavramlar oluştukça, yeni şartlar oluştukça o istikamette özgürlük de gelişmelidir.

 

“AKTİF CAYDIRICILIK KAVRAMINI HAYATA GEÇİRMELİYİZ”

 

—  Yeni siyasette Türkiye'nin rotası Doğu'ya mı Batı'ya mı dönecek?

 

Şimdi bir kere 'Doğu mu Batı mı' deyince dış politikada temel bir kavram oluşuyor. Bir kere 'doğu mu batı mı' tercihine gelmek doğru değil. Dış politikada temel şudur; ülkeler arası ilişkilerde esas olan ne alıyorsunuz, ne veriyorsunuz? Hep alayım derseniz bu mümkün değil. Hep vereyim derseniz, bu zaten hiç hoş bir şey değil. O zaman uluslararası ilişkilerde bizim yapmamız gereken temel yaklaşımlar şunlar; birincisi insani bir küresel düzenin kurulması. Bakın; dünyada çok az millet vardır küresel çapta geçmişte icraat yapmış olan... İşte bizim milletimiz bunlardan biridir. Sadece kendi coğrafi sınırlarımız içinde değil bütün dünyaya vereceğimiz çok şey var. Tarihsel birikimimiz, kültürel birikimimiz, tarihsel misyonumuz bunları gerektirir. Dolayısıyla küresel sistemin bugün geldiği vahşi, yok edici gidişini bir kere engelleme, durdurma ve insani bir yapıya kavuşturma noktasında tavrımızın olması lazım. Diğer anlayışlardan farklı olarak Türkiye'nin böyle bir şey üretmesi gerekiyor. İkincisi; küresel gidişte bilgiye dayalı anlayıştan doğan gücünü üretmeli ve o gücünü oraya yansıtmalı. Aktif caydırıcılık kavramını hayata geçirmeliyiz. Formüle edersek buna şöyle diyoruz: Nitelikli güç üretme, nitelikli gücü iyi yöneterek aktif caydırıcılık kavramını hayata geçirme. Yani Türkiye'ye birisi yan gözle bakacağı zaman bunun sonuçlarının ne olduğunu önceden bilmeli ve bakamamalı. Bunun da temel misyonu savaş değil barıştır. Gerçek anlamda küreselleşmenin insanileşmesinden maksadımızın temelinde zaten barış vardır, hakça paylaşım vardır. Dünya kaynaklarının ortak üretimi hakça paylaşımı ifade eder. Bunları ortaya koyduğumuzda da Türkiye ile ülkeler arası ikili ilişkilerde karşılıklı fayda esası vardır.



“AFRİKA'YA GİTTİM, ORADA BİLE OSMANLI'NIN İZLERİNİ GÖRDÜM”

 

Türkiye'nin üç kademeli coğrafyası vardır. En dış kademede kültürel atlas dediğimiz Atlas Okyanusu'ndan Büyük Okyanus'a kadar uzanan Afrika, Avrasya coğrafyası. Ortadoğu, Uzak Asya hatta muazzam dünyanın çok önemli bir kısmıdır ki; nereye gitseniz bu toplumun bir izine rastlarsınız. Kore'ye gidin Japonya'ya gidin, Malezya'sı, Endonezya'sı… Güney Afrika'ya gittim. Orada bile Osmanlı'nın izlerini gördüm. Kenya'da, Mali'de, Nijer'de Osmanlı'nın hatıraları var. Diyor ki insanlar “Osmanlı bizim için İspanyollara, Portekizlilere, İngilizlere, Fransızlara karşı geldi burada kanını döktü ve bizi korudu.” Kenya'nın deniz kenarında bir kalesi var; Mombassa. Orada insanlar ne anlatıyor biliyor musunuz? Batılılar gelip orayı işgal edip, yok etme çalışmaları yaparken bizim atalarımız son nefer, son insan ölünceye kadar o kaleyi korumuşlar. Yani bu hatıralar orada canlı. Bizim toplumumuz, bizim insanlarımız bunu bilmiyor ne yazık ki. Ama oradaki insanlar biliyor ve yâd ediyor. Örneğin Cezayir. “Cezayir nerde” diye sorsak bizim gençlerimizin haberi yok. Ama gidiyorsunuz Cezayir'e, semtlerinin isimleri Türk isimleri. Hala bizim denizci atalarımızın isimlerini orada yaşatıyorlar. Türkiye o kadar yaşatmıyor Murat Reis'i, Kılıç Ali Reis'i, Oruç Reis'i.

 

“BİZ BAŞKALARININ HİZASINA GEÇMEYECEĞİZ, BAŞKALARI BİZİM HİZAMIZA GEÇSİN”

 

— Cezayir'de, diğer ülkelerde Türkiye'den bir fotoğraf var aslında bizim göremediğimiz…

 

Kesinlikle. Nüfusunun nerdeyse dörtte biri Türk asıllı. “Biz Türk'üz” diyorlar. Böyle bir potansiyeli var bu ülkenin. Fas'a gidin aynı. Ben bile yaşadığım yerleri anlatıyorum. Oralarda muazzam bir Türk dostluğu var. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Bütün bu ortamı iyi değerlendirmemiz lazım. Buna 'kültürel atlas' diyoruz. Yani bizim izlerimizin, etkilerimizin olduğu yerler… Sonra bizim güvenlik sınırlarımız var. Hint Okyanusu'ndan Tuna'ya kadar, Adriyatik'e kadar. Buralarda bir şeyler oluyorsa Türkiye Devleti Cumhuriyeti'nin bundan haberdar olması ve müdahil olması gerekmektedir. Ondan sonra coğrafi sınırlarımız var. Bu kademeleri iyi yönetirsek, bu imkânları iyi değerlendirirsek coğrafi sınırlarımızı da iyi yönetiriz. Bunun için dış siyasete baktığımızda bütün bunları kendi coğrafi sınırlarımızdan başlayarak kademeli bir şekilde çok iyi değerlendirmeliyiz ki iyi yönetelim. Böyle düşündüğümüz zaman “Doğu'ya mı kayıyor, Batı'ya mı kayıyor” değil, bizzat kendimiz bir eksen oluştururuz. Bizzat kendimiz bir merkez ülke oluyoruz. Zaten bu Yeni Siyaset'in temel yaklaşımı dış politikada kendisinin kanat ülke olmaktan çıkıp merkez ülke olması… Biz başkalarının hizasına geçmeyeceğiz, başkaları bizim hizamıza geçsin.

 

“TÜRKİYE'DE SEN ÜRETME, SEN BİZİM ÜRETTİKLERİMİZİ TÜKET MANTIĞI VAR”

 

—  Yeni siyaset anlayışında ekonomik yaklaşımları anlatır mısınız?

  

Bugünkü ekonomik yapılanmaya ben 'ters yönetim' diyorum. Ters kurgu… Nedir o ters kurgu? Evvela bir örnekle anlatayım, ondan sonrada konuya yaklaşımımızı ifade edelim. Ters kurgu, ters yönetim nedir? Bir bahçe düşünelim. Çok iyi bir peyzaj mimarına verirsek burada mükemmel şekiller oluşturur. Buna iyi yönetim diyelim. Normal bir bahçıvana verirsek, o da kendine göre bir şeyler yapar. Buna da vasat yönetim diyelim. Orta bir yönetim. Peki, tersine buyurun. Birisi her gün kalkar o ağaçların, bitkilerin altına kimyasal ilaçlar dökerse onlar bir müddet sonra kuruyacaktır. Buna kötü yönetim diyemeyiz. Bu ters yönetimdir. Türkiye'de ki bugünkü kurgu Türkiye'ye enjekte edilmiş, dayatılmış olan yapı, çiftçiyi, köylüyü, üreteni, sanayiciyi, KOBİ'leri -ne üretirse üretsin- üreteni yok etme üzerine kurgulanmış bir yapıdır. 'Sen üretme, sen bizim ürettiklerimizi tüket' mantığı vardır. “Türk çiftçisi üretmesin Avrupalı üretsin, Türkiye onu tüketsin, Amerikan çiftçisinin mısırını vs. biz satalım. Biz teknolojik ürün, sanayi ürünü üretmeyelim, diğer gelişmiş ülkeler üretsin, biz kullanalım” yaklaşımı vardır. Onun için bu yaklaşımı doğru bulmuyoruz. Çok basit, herkesin cebinde kaç tane cep telefonu var. Türkiye'nin kullandığı cep telefonu sayısı 250 milyonu bulmuş Muaz Bey, 250 milyon! Şimdi ben soruyorum buradan. Ey milletim, vatandaşlarım, ülkeyi yönetenler… Türkiye, 250 milyon tane kullandığı bu cep telefonundan 250 tane üretmiş mi? Bunu soralım…



       “ÜRETİRSEK VARIZ, ÜRETEMEZSEK YOKUZ. BU KADAR AÇIK VE NET”

  

Üretmeyen bir toplumuz. Bize biçilen rol bu, bize biçilen düzen, sistem bu. Evvela biz buna isyan ediyoruz. Kesinlikle böyle bir şey olamaz. O zaman ne olacak üreten yapı? Temel Ekonomik görüşünüz nedir? Bana sorulur, ben de hep şunu söylerim: Üretim üretim üretim. Üretirsek varız, üretemezsek yokuz. Bu kadar açık ve net. Bu aşamadan sonra ikinci aşama başlıyor. Üretmenin ve kazanmanın önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır. Bu cümlem devlet dairesinde çalışan her memurun arkasına yazılacaktır ve yazılmalıdır. Üretmenin ve kazanmanın önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır. Devletin temelde işi budur. Devlet aygıtı bir kere vatandaşına köstek olmamalıdır. Devlet aygıtı ne demek? Vatandaşa hizmet için toplumun oluşturulduğu bir yapı demektir. Ona set olmak için değil, ona hizmet etmek içindir.

 

“DÜNYANIN EN YÜKSEK VERGİSİNİ BİZ VERİRİZ!”

 

— Devletin vatandaşına köstek olduğu konulara örnek vermek gerekirse…?

 

Bir iş yapmaya kalksanız beş yüze yakın imzadan geçmeniz lazım. İhracat yapmak isteseniz bin tane işlemden geçmeniz lazım. Ama ithalat yapmak isterseniz oh, bütün kapılar açık. Vergi… Türkiye' de vergi düzeni bir kere rekabet gideri olarak Türkiye'nin üreticisini, müteşebbisini dünyayla rekabet edebilir halde tutmuyor. Dünyanın en yüksek vergisini biz veririz, dünyanın en yüksek akaryakıt giderleri bizde, dünyanın en yüksek enerji, elektrik giderleri bizde, dünyanın en yüksek istihdam maliyeti bizde... Bütün bu yük varken üreticinin sırtında, üretici nasıl rekabet edecek? Adana'da, Çukurova'da, Hatay'da, Osmaniye'de bir üretici ürününü tarlasından getirip şehrin merkezine koyana kadar ürünün maliyeti Çin'den getiren adamın maliyetinden daha fazla.

 

“DEVLETİN İŞİ, VATANDAŞINI REKABET EDEBİLİR HALDE TUTMAK”

  

Peki, nasıl rekabet edeceğiz? Devletin işi, vatandaşını rekabet edebilir halde tutmak. Burada bir misal vermek istiyorum. 1904 veya 1905 yılları… Suriye'deki -o zaman Osmanlı toprakları- tüccarlarımız Sultan Abdülhamit Han'a diyorlar ki: “Sultanım; buraya Fransız tüccarlar geldi, iş yapmaya çalışıyorlar. İş yapıyorlar ama bizim onlarla rekabet etme imkânımız zor. Şunlar şunlar yerine getirilirse rekabet edebiliriz.” Kaç günde cevap geliyor biliyor musunuz? İki günde. 1905'ten bahsediyorum… Yüz yıl evvel! Şimdiki tekstilcilere, sanayicilere bakıyorum da feryat ediyorlar. “Amerika'ya sesimizi duyurduk, Ankara'ya duyuramadık” diyorlar…  Yıllar geçiyor…

 

“TÜRKİYE'NİN HER YERİNDE ÜRETİM ADALARI OLUŞTURULMALIDIR”

 

— 1905'lerden günümüze gelişmiş ülkelerin yakaladığı o ivmeyi Türkiye olarak yakalayamadık mı? Bunun tek nedeni siyaset mi?

 

Evet. Bütün yapı temelde. Ekonomi, bildiğimiz gibi ilk olarak üretim esaslı olmalı, üretimin önündeki bütün engeller kaldırılmalı. Üretimin katma değeri yüksek olmalı. Bu da bilgi ekonomisi ile olacak bir şeydir. Üretimi bir masaya benzetirsek; Yeni Siyaset'in ekonomi teklifi şudur: Türkiye'nin her yerinde üretim adaları oluşturulmalıdır. Tarımla, endüstriyle teknolojiyle ilgili… Üretim bölgeleri, üretim adaları hayvancılık gibi serbest ticaret, özel ticaret bölgeleri nitelikli olmalıdır. Bunlar işte bu masanın dört ayağı ile desteklenmelidir. Nedir o? Birincisi eğitim. Bugünkü eğitim düzeni tamamen sil baştan ele alınmalıdır. Üretimi destekleyen ve üretimle iç içe bir eğitim düzeni olmalıdır.

 

“TÜRKİYE'DE EĞİTİM DİYE BİR ŞEY YOK. AKSİNE, KÖRLETİM VAR”

 

Türkiye'de eğitim diye bir şey yok. Aksine körletim var. Ben buna “körletim” diyorum. Eğitim, insan kabiliyetini geliştirmek için verilir değil mi? Türkiye'ye bakıyoruz, bizim insanımız, yavrularımız, gençlerimiz eğitildikçe kabiliyetleri körleşiyor. Çünkü orada da ters yönetim var. Kabiliyeti körelten, zekâyı körelten bir eğitim düzeni var. Bu sistem kaldırılıp atılmalıdır. Bunun için bir gün bile geç. Bir gün bile! İngilizlerin Hindistan'da meşhur bir stratejisi vardı. Hindistan gençlerine Logaritma cetvelleri ezberlettiler. Logaritma cetvellerini lisede, ortaokulda okuyan herkes bilir. Gereksiz öyle değil mi? Ezberlemeye gerek yok, önünüze alırsınız yani. Ama özellikle ezberletmişler ki; orada ki gençlerin zihinleri onunla meşgul olsun. Türkiye'deki eğitim düzeni de çok şey öğretiyor gibi görünüyor ama hiçbir şey öğretmediği gibi teşebbüse dayalı bir eğitim düzeni de değil. İnsanın kabiliyetini, teşebbüsünü geliştirmiyor, aksine körletiyor. Bizim eğitim düzeninden mezun olan gençlerin düşüncesi; “üniversiteyi bitirip devlete nasıl kapak atarız veya herhangi bir şirkete girip maaşlı nasıl çalışırız?” Temel yaklaşım bu. Hem o ikincisinde eğitim; “üretimle iç içe olmalı” derken meslek liseleri ve üniversiteler üretimin içinde yer almalıdır. Üretimin bir parçası olan meslek liseleri ile üniversite eğitimi dünyanın önünde olmalıdır. Dünyanın en iyi eğitim düzeni bizde olmalıdır. Bunun başka hiçbir alternatifi yok. Nasıl anlayacağız? Meslek lisesini bitiren gencimiz Japonya'ya, Almanya'ya, Kanada'ya, Romanya'ya gidip iş bulabiliyor mu? Buna rağmen Türkiye'yi seçebilmeli. Niye? Çünkü daha çok kazanıyor olmalı benim insanım, daha çok üretiyor olmalı! İşte bunun birinci ayağı eğitim. Şeftali toplamanın bile bir meslek lisesi olacak. “Buna ne lüzum var” demeyin. Evet var! En iyi, en verimli, en dayanıklı nasıl toplanır? Yani bizim her alanda çalışanımız uzmanlaşacak. Nitelikli iş gücü, nitelikli bireyler olacak. Masanın ikinci ayağı ARGE. Araştırma ve Geliştirme. Muaz Bey; Türkiye ARGE' de 172. sırada! Bu inanılır gibi bir şey değil.

 

“TÜRKİYE'DEKİ MEVCUT FİNANS SİSTEMİNİ SİL BAŞTAN ELE ALMAK LAZIM”

 

Bizdeki devlet dairelerinde APK var. Araştırma Planlama Koordinasyon diye geçer. Bunların işi ARGE'dir. Yani araştırma, geliştirme olmalıdır. Ama diğer taraftan görevden alınan insanlar, buraya sürgün edilir. Bunlar aydan aya gelirler, maaşlarını alırlar. ARGE falan bir şey yok. Onun için ben bunlara diyorum ki; Al Paranı Karışma kuruluşları… (APK) Biz onlara ödediğimiz maaşı ARGE gideri diye gösteriyoruz. O yüzden 172. sıradayız. Aslında iki yüzüncü sırada olmamız lazım. Böyle bir yapıyla ne ekonomi olur, ne de devlet hayatı olur. O nedenle ikinci önemli konu ARGE. Devlet; eğitimle iç içe, ARGE'ye tabi üretime entegre vaziyette ciddi kaynak ayırmalıdır. Eğitimi ve ARGE'yi ciddi bir milli politika haline getirmelidir. Üretimi destekleyen üçüncü ayak finans sistemidir. Türkiye'de ki mevcut finans sistemini de sil baştan ele almak lazım. “Çok dayanıklı, hiç etkilenmiyoruz” tamam da, en çok üten bir yapı bu yapı. Dünyanın en yüksek faizini biz ödüyoruz. Japonya'nın yüz katı faiz ödüyoruz. Amerika'da, Avrupa'da faiz neredeyse sıfır mertebesinde değil mi? Yüz katı faiz, buna kim dayanır? Hangi ülke, hangi üretim, hangi ekonomi dayanabilir? Böyle bir şey mümkün mü? Onun için özel fonlar oluşturulmalıdır. Teknolojiyi ve teknoparkları geliştiren, destekleyen, özel fonlar ile üretimi destekleyen özel bankalar oluşturulmalıdır. Emeklilik fonları, işsizlik fonları ve diğer fonlar borçlanmaya, çarçur edilmemeli, gereksiz yerlere harcanmamalıdır. Tamamen teknolojiyi, bilgiyi, eğitimi ve verimliliği destekleyen fonlar olarak neredeyse sıfıra yakın bir maliyetle üreticiye verilmelidir. Bugünkü sistem bırakınız desteklemeyi, kanımızı emiyor kanımızı! Üreticinin, tüccarın, esnafın kanını emen bir finans sistemi var. Bu en acil şekliyle eğitim düzeni gibi değiştirilmeli. Bu kanı emen yapı; kan veren, can veren bir sisteme dönüştürülmelidir.

 

“TÜRKİYE'NİN KISA ZAMANDA BU ÜRETİMİ ON KAT ARTIRMA KAPASİTESİ VARDIR”

 

Masanın dördüncü ayağı ise rekabet… Bakın üretim için bunu temel olarak getiriyoruz. Bugün rekabet imkânı yok dedik. Üretse de vatandaşımız satamıyor. Küresel bir pazarlama ağı kurulmalıdır. Devlet öncülük yapmalıdır ama özel sektörün iş birliği ile kurulmalıdır. Bu işin içinde ağırlıklı olarak özel sektör olmalıdır. İster Diyarbakır'da üretsin, ister Akdeniz'de, ister Karadeniz'de, ister Trakya'da… Hangi bölgemiz olursa olsun, hangi sektör olursa olsun üreticinin malı Amerika'da, Avrupa'da, Asya'da, Hong Kong piyasasında, Avustralya'da satılıyor olmalıdır. Oralardan mailler, telefonlar gelecek “bana şu kadar, şu malından gönder” diye. Sonrası müthiş bir üretim seferberliği. Bilgiye dayalı, katma değer üreten üretim seferberliği ve satış. Türk Dışişleri bu anlamda yeniden teşkilatlanmalıdır. Bu düzeni kurarsak kimse bizi tutamaz. Peki hedef ne? Yıllık 5 trilyon dolarlık gayrisafi milli hâsıla. Şimdi ne kadar üretiyoruz? 500 milyar dolar. Yani Türkiye'nin kısa zamanda bu üretimi on kat artırma kapasitesi vardır. Bu ne demek? Her vatandaşımız şu anda kazandığının on katını hemen kazanacak şekilde sıçrama yapacaktır. İşsizlik gibi bir sorun olmadığı gibi çevre ülkelerden biz eleman transfer edeceğiz. Türkiye'nin 50 milyon insana iş bulma kabiliyeti var. Bu büyük potansiyeli kullanmadığımız gibi gencecik yavrularımız işsiz geziyor, yazık… Onun için sektörsel öncelikde ortaya koyuyoruz burada. “5T öncelikli olmalıdır” diyoruz.

 

“MEVCUT YAPIYLA TÜRKİYE MUAZZAM BİR SIÇRAMA YAPABİLİR”

 

—  Nedir bu 5T?

 

Tarım, tekstil, turizm, ticaret ve teknoloji. Tarım, turizm, ticaret yapısı, tekstil yapısı Türkiye'nin yıllardır birikimi. Bunlara sahibiz zaten. Bütün mesele bunları bilgiyle ve teknolojiyle buluşturup kapasitesini geliştirmek. Var olan yeni yatırıma tabi ki ihtiyaç var ama mevcut yapıyla Türkiye muazzam bir sıçrama yapabilir. Yeter ki iyi değerlendirsin. Türkiye bugün hiç yatırım yapmadan 25 milyar dolarlık tarım ihracatı yapabilir. Şuan yaptığı bir milyar dolar. Yazık. Türkiye bu haliyle rahatlıkla 20 – 25 milyar dolarlık hayvancılık ihracatı yapabilir. Bırakınız ihracatı biz dışardan ithalat yapıyoruz. Türkiye, KOBİ'lere destek vererek, kan vererek, can vererek emin olun yüz milyarlarca dolarlık ihracat yapabilir.

 

“KİMSE TÜRKİYE'YE KAFA TUTAMAZ”

 

—  Daha önceki röportajda güvenlikten bahsetmiştik. İsrail'le Türkiye arasında yaşanan gerilim her iki ülkenin dış politikasını temellerinden sarstı. Buna herkes tanık oldu. Siz olsaydınız Mavi Marmara gemisine izin verir miydiniz? Böyle bir saldırının ardından Türkiye'nin tepkisi nasıl olmalıydı?

 

Daha önceki konuşmamızda da söyledik. Aktif caydırıcılık ve nitelikli güç oluşturma kavramlarından bahsettik. Buna bir kavram daha koymak istiyorum 'proaktif liderlik'. Ne demek proaktif liderlik? Bir proaktif liderlik var, bir de reaktif liderlik. Reaktif liderlik, olaylar ortaya çıkar, o olayların olumsuz sonuçlarını gidermek için çaba gösterirsiniz. Her şey olur biter; yangın bacayı sarmış, yangını söndürmeyi nasıl başarırım diye uğraşmaktır reaktif liderlik. Proaktif liderlik ise yangının çıkacağını görüp tedbirini almaktır. Proaktif liderliği insanlar genelde görmez. Hâlbuki esas olan o yangını çıkartmamaktır. Onun için Türkiye ekonomide de, dış politikada da, devlet yapılanmasında da geleceği görerek, proaktif yani ön alım sergilemelidir. Bu yapılırsa her alanda bu hazırlık olacaktır. Milli savunma, güvenlik, sosyal hayat, iç barış, dış istihbarat vs. her alanda. Dolayısıyla Türkiye ekonomisini geliştirmiş bir ülke olarak hem önceden her şeyi planlayabilen bir ülke olacak hem de caydırıcı bir ülke olacaktır. Kimse Türkiye'ye kafa tutamaz o zaman. Şimdi Türkiye bir laf ediyor. Üç gün geçiyor arkasından tam tersi bir laf daha ediyor. Böyle devlet saygınlığı olmaz. Onun için bu olaya böyle yaklaşıyoruz ve ben bu olayın çok büyütüldüğü kanaatini taşıyorum. Bu da bir kandırmaca. Şöyle ki bir buçuk milyarlık İslam âlemi diyoruz değil mi? 57 ülke… Bunun içinde Türkiye de var. Genel olarak 57 ülkenin dünya ekonomisine ürettiği yıllık yüzde 13'tür. Yani dünya ekonomisinin yüzde 13'ünü üretir. Bir tek Almanya yüzde 13'ünü üretiyor. Bir tek Japonya daha fazlasını üretiyor. Yani bir buçuk milyarlık İslam âlemi diyoruz ama sadece yüzde 13 üretiyoruz.

 

“50 YILLIK İSRAİL SİLAHLARININ ORGANİZASYONUNU YAPTIRIYORUZ”

 

Temelde ki bu sakatlıkları görmek lazım. İkincisi; Türkiye'ye bakıyoruz 5000 yıllık ülkeyiz diyoruz, 5000 yıllık ordumuz var diyoruz, 50 yıllık İsrail silahlarının organizasyonunu yaptırıyoruz. Bu ne iş? Kaç bin yıllık tarım ülkesiyiz, tarımla ilgili bilgileri, toprağın niteliğinin ölçülmesi bilgilerini İsrail'den alıyoruz. Evvela Türkiye bunları bir oturup konuşmalıdır. Yani halkımız, siyasetçisini değerlendirirken bu açılardan ele almalıdır. Ondan sonra diğer ilişkileri tanzim etmelidir. Mavi Marmara gemisinin ikinci ayağı olarak şuna dikkat çekmek istiyorum. İslam coğrafyasına baktığımız zaman odağında İsrail vardır. İsrail düşmanlığı. Herkes İsrail'e düşman. Tamam, ama ben bunu şuna benzetiyorum. Cambaza bak hikâyesi var ya, cambaza bak deyip cambaza bakarken uyanıklar cüzdanları söğüşler. Vatandaşlara 'cambaza bak düştü düşecek' derken cüzdanlar gider. Şimdi Ortadoğu coğrafyasına yani İslam coğrafyasına baktığımız zaman muazzam bir İsrail düşmanlığı aşılanıyor ama oyunu irdelediğimizde içinden şöyle bir oyun çıkıyor. İsrail'in arkasında kim var? Amerika ve İngiltere değil mi ağırlıklı olarak? İsrail düşmanlığı körüklenirken, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, Lübnan, Irak, İran, Türkiye, Sudan birçok ülke İsrail düşmanlığı sebebiyle nerdeyse yıllık bir milyon dolarlık silah alıyor. Bir trilyon dolar şöyle bir toplama baktığınız zaman. Niçin İsrail düşmanlığı? Kim satıyor bu silahları? Amerika ve İngiltere satıyor. İlginç değil mi bu? Biz oraya odaklanıyoruz. Ama cambaza bak hikâyesiyle cüzdanlar gidiyor. Bizim coğrafyamız köklü, büyük bir coğrafya. Türkiye büyük bir ülke, böyle küçük işlere odaklanıp dikkatini başka büyük işlerden koparmaması lazım. Bu şu anlama gelmez: İsrail'in yaptığı iş o noktalara fırsat bile vermemeli. Ne demek! Bir ülke çıkıyor senin uluslararası sulardaki gemine el koyuyor ve sen bağırıyorsun çağırıyorsun hala gemini bile vermiyor. Benim aklım bunu almıyor. Bu durum aklın alacağı bir şey değil. Kimin haddine, kimin cesaretine bu? Ama Türkiye'nin bir yaptırım, bir caydırıcı gücü yok ki. Adam kaale almıyor ki. İşte bak hala o gemiyi vermiyor. Ne oldu? Var mı Türkiye'nin yaptığı bir şey?

 

“TÜRKİYE, DÜNYA KAÇAKÇILIĞININ NERDEYSE MERKEZİ HALİNE GELDİ”

 

— Türkiye son yıllarda derin yapılanmalar ile ilgili soruşturmayı tartışıyor. Yeni Siyaset anlayışında, sizin anlayışınızda bu soruşturmaların yeri var mı?

 

Tabi bir suç varsa soruşturma olur. Türkiye'de suçlar habire artıyor ne yazık ki. Klasik suçlar anlamında bakarsak; şehirlerin yaşanma kabiliyeti düşüyor, huzur azalıyor, suç oranları artıyor. Gasp, hırsızlık, cinayetler, yaralama, adam öldürme sürekli artıyor ve bunun yanında devlet aygıtı otoritesinden kaybettikçe bir takım otoriteler toplumda ortaya çıkıyor. Bunların kimisi ciddi yapılanmalardır kimisi ise mafyavari dediğimiz gücüne ve genişleyebileceği alana göre güç kullanan mekanizmalardır. Ciddi bir devletin olduğu yerde bunlar olmaz. Çok açık ifade ediyorum; güvenlik güçlerinin ve adalet mekanizmasının iyi çalıştığı bir ortamda böyle şeylere kimse cesaret edemez edememelidir. Ama bakıyoruz Türkiye kaçakçılık merkezi oldu. Uyuşturucu, silah, alkol, sigara aklınıza ne gelirse akaryakıt vs. Türkiye, dünya kaçakçılığının nerdeyse merkezi haline geldi. Dolayısıyla devlet kendi gücünü ortaya koyamazsa birileri bu gücü kullanır. Bu işin olağan tarafı ama bir de güvenlik kavramı deyince terör kavramı gündeme geliyor. O da şu anda Türkiye için üzücü bir noktaya gelmiştir.

 

“TÜRKİYE ASİMETRİK BİR SAVAŞLA KARŞI KARŞIYADIR”

 

Klasik üç beş çapulcunun oluşturduğu terör örgütü kavramı ortaya çıkmıştır. Türkiye asimetrik bir savaşla karşı karşıyadır. Bunu herkes iyi görmelidir iyi bilmelidir. Vatandaş da terörle karşı karşıyayız diye oyalanmamalıdır. Devlet kendini de oyalamamalı,  kandırmamalıdır. Burada ki mekanizmaya baktığımız zaman; Irak diye bir ülke var değil mi? Üç yüz, beş yüz, bin kişilik bir güç o ülkeden kalkıyor Türkiye topraklarına geliyor. Burada askeri üsleri basıyor. Öldürüyor, vuruyor, kırıyor çekip gidiyor. Şu fotoğrafa baktığımız zaman bunun bir izah edilebilir tarafı var mı? İki açıdan ele alalım. Birincisi, o güç Irak'tan kalkıyor Irak sınırını geçiyor, orada hiç bir Irak gücü yok. Orada bir Iraklı güçle çatışma yok değil mi? Irak Silahlı Kuvvetleri yok mu, Irak güvenlik kuvvetleri yok mu? Orada bir çatışma falan görmüyoruz. Terör varsa onlarla da çatışmalı, çatışarak Türkiye'ye girmesi lazım. Var mı? Böyle bir çatışma yok. Türkiye'ye elini kolunu sallayarak geliyor, Türkiye'de birtakım yerlere baskın yapıyor. Türkiye tarafından baktığımızda da ne yazık ki polis karakolu gibi karakollarla savaş niteliği taşıyan bir yapılanma önlenmeye çalışılıyor. Nereden bakarsak bakalım bir açmaz var, bir aymazlık var. İyi bir yönetimde bizim bunları kabul etmemiz mümkün değil. Biraz evvel söylediğimiz nitelikli güç, aktif caydırıcılık, ciddi devlet, güçlü devlet yaklaşımında bunların yeri olamaz. Asla! Devlet vatandaşını korur, halkını korur. Temel işte budur. Bunu koruyamazsa kimse de ortada meydanlar da çıkıp gezmesin.

 

“TÜRK SİYASETİ KAVRULDU, ÇÖLLEŞTİ”

 

—  Türkiye'de iktidar sorunundan ziyade muhalefet sorunu olduğu, iktidarı yıpratmak yerine sürekli güçlendiren bir muhalefet olduğu iddia ediliyor. Yeni Siyaset'te son olarak muhalefet anlayışı nasıl olacak?

 

Bir kere biz olaya iktidar muhalefet olarak bakmıyoruz. Türkiye'nin bütününe Türk siyasetinin bütününe bakıyoruz. Olması gereken eksikliği bütünüyle ortaya koyuyoruz. Görünen, hâkim olan yapı çatışan bir yapı; proje üreten, gelecek üreten bir yapının ötesinde geleceği yutan bir yapı var. Evvela bu siyaset kültürünü bir değiştirmemiz lazım muhalefetiyle iktidarıyla. Her kültürün kendi ürettiği değerler vardır. Bu çatışan kültür kendi sonuçlarını üretir. Onun için önce iklimi değiştirmek gerekir. Bu ortam, bu iklim sonuç olarak bunu doğuruyor. Nasıl çölde sadece kaktüs yetişir, meyve yetişmez, menekşe yetişmez değil mi? Verimli güzel şeyler yetiştiremezsiniz çölde ama kaktüs yetiştirebilirsiniz. Türk siyaseti de böyle kavruldu, çölleşti tabiri yerindeyse. Mümbit arazi olmaktan çıktı. Öncelikle bu iklimi değiştirip ılımlı bir iklim getirmeliyiz. Mümbit topraklar oluşturmalıyız ve orada onun sonuçlarını üretmeliyiz. Burada felsefi bir yaklaşımı ele almalıyız. Değerleri olan, fikri olan, felsefesi olan bir siyaset yaklaşımı getirmeliyiz. Muhalefete de iktidara da. Artı bunun kültürünü oluşturmalıyız. O kültürün iktidarını gerçekleştirmeliyiz.

 

...bitti

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*