Onlar görüyor, devlet görmüyor!

  • Giriş : 08.11.2006 / 00:00:00
  • Güncelleme : 05.12.2012 / 16:42:43

Türkiye'de görme engelli diye nitelendirilenlerin sadece 5'te 1'i gerçekten kör.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Geriye kalanlar ise az da olsa görebiliyor. Fakat bu durum onlar için çoğu zaman avantaj değil, dezavantaj. Çünkü teşhis, tedavi, eğitim, rehabilitasyon başta olmak üzere önemli sorunları var. Bir o kadar da umut verici hikâyeleri...
Kayra 2,5 yaşında. Doğumundan kısa bir süre sonra doktorlar teşhisini koyar: Göremez, konuşamaz, duyamaz, yürüyemez… 3,5 yaşındaki Mehmet Eren’in durumu da farklı değil. Geçirdiği trafik kazasında beyni ezilir ve o da Kayra gibi göremez, konuşamaz, yürüyemez. Kuzey (3) de benzer dertten muzdarip. Yüksek ateş sonucu 48 gün yoğun bakımda yaşam mücadelesi verir. Kalbi 20 dakika durunca beyni oksijensiz kalır. Hekimler yine benzer cümleler kurar: Göremez, konuşamaz, yürüyemez, duyamaz...

Yıl 2012… Mehmet Eren, bir yıl gibi kısa sürede tüm engellerinin üstesinden gelmeyi başarmış. Kayra ise yaşıtlarına göre hafif bir gelişim geriliği olmasına rağmen artık duyuyor, görüyor, desteksiz oturup yeni yeni adımlar atabiliyor. Kuzey, sayılı kelimelerle de olsa derdini anlatıyor, cisimleri yakın mesafeden görebiliyor, tüm söylenenleri desteksiz duyuyor. Onlar anne-babalarının bakmaya kıyamadığı ‘mucize bebekler’. Peki, nasıl bu hâle geldiler?

Bu üç çocuk ve daha niceleriyle bir yıl önce yolları kesişen Almanya doğumlu Turan Delimehmetoğlu da hayata benzer şekilde başlar.  Gözleri yüzde 1 oranında görüyordur. Ancak o bu durumu aldığı eğitimlerle tersine çevirir. Öyle ki normal insanlardan farkı kalmaz. Aydınlık Evler İlköğretim Okulu’nda sınıf öğretmenliği yaparken yurtdışı eğitmen imtihanına girer. Görme engellilerin alınmadığı sınava ‘gören’ biri gibi katılmayı başarır. Nitekim Türkiye birinciliği ile imtihanı kazanır ve Almanya’nın Bavyera eyaletinde göreve başlar. 5 yıl boyunca ‘gören öğretmen’ olarak derslere girer. Ne meslektaşları ne de öğrenciler özel durumunun farkına varır. Önemli bir gerçeği ispat ettiğini düşünerek dönmeye karar verir ve gurbetten gelir gelmez de kolları sıvar…

“Yüzde 100 görme engelli. Kesinlikle görebilmesi mümkün değil.” denilerek körler okuluna gönderilen çocuklar, onun ve ekibinin samimi gayretleriyle hayata tutunuyor, mevcut görme kapasitelerini aktif şekilde kullanmayı öğreniyor. Kimi patenle kayarak Basketbol oynuyor kimi de desteksiz yakın dövüş sporları yapıyor. Tek başlarına bir yerden bir yere gidip gelmek onlar için sıradan bir durum artık. 180 puntoyla başlayan okuma serüvenlerine 6 puntoyla devam ediyorlar. Okulda sürekli başarısız pozisyonuna düşenler teşekkür, takdir belgeleri alıyor. Çok değil, 1-2 yıl önce ‘kör’ denilerek baston eğitimi verilen, Braille alfabesi öğretilen çocuklar, şimdi ‘görebilen’ bireyler olarak avukat, cerrah, öğretmen olmak istiyor.

Kendisiyle aynı durumdaki çocukların eğitimiyle yakından ilgilenen Delimehmetoğlu, bu alanda çalışan Türkiye’deki ilk ve tek kişi ne yazık ki. Ankara’daki Özel Gönül Turgut Özel Eğitim Merkezi’nde çalışmalarına tam hız devam ediyor. Yurdun her yerinden aileler ‘görme engelli’ çocuklarını büyük umutlarla ona getiriyor. Ancak Turan Hoca’nın elinin uzandığı alan doğal olarak çok sınırlı. Görme engelli diye nitelendirilenlerin sadece 5’te 1’inin ‘gerçekten’ göremediğini hesaba katarsak, tablo daha da vahimleşiyor. Onların teşhis, tedavi, eğitim, rehabilitasyon başta olmak üzere önemli sorunları; ama bir o kadar da umut verici hikâyeleri var…

Az görenler birçok kaynakta “Bütün düzeltmelere rağmen iki gözle görmesi 1/10 ile 3/10 arasında kalan, özel araç ve yöntemler kullanmadan eğitim, öğretim çalışmalarında görme gücünden yararlanması mümkün olmayanlar” şeklinde tanımlanıyor. Yasalara göre de tüm düzeltmelere rağmen görme keskinliği 20/70 ile 20/200 arasındakilere deniyor. Yani kişi hangi gözlüğü takarsa taksın 6 metre mesafeden görülebilmesi gereken şekil ya da harfleri ayırt edemiyor, çevreden belli bir mesafe uzaktaki cismin hareketini algılayamıyor, silik şekil ya da harfleri asla göremiyor. Az görmeye sebep olan hastalıklar ise göz içi tümörü, glokom (göz tansiyonu hastalığı ve karasu hastalığı), yapısal bozukluklar, şaşılık-kayma-şehlalık, tembellik, prematüre retinopatisi (erken doğanın göz hastalığı), ergenlerde glokom, gözlerde doğumsal titreme (nistagmus), retina-sarı nokta hastalıkları, darbe-kazalar, metabolik hastalıklar ve görmeyi etkileyen beyin hastalıkları-hasarları şeklinde sıralanıyor.

Ya görüyorsun ya da görmüyorsundur!

Az görenlerin yaşadığı sıkıntıların kökeninde, yüzde 90 oranında göremeyen birinin kör diye tanımlanması ve hem ailelerin hem de eğitim sisteminin bu şekilde yönlendirilmesi yatıyor. Hekimler ve eğitimciler açısından bir kişi ya görüyor ya da görmüyordur çünkü. Bu yanılgının sebebini ‘Az Gören Çocukların Aileleri İçin El Kitabı’nın yazarı, göz doktoru Prof. Dr. Pınar Aydın O’Dwyer şöyle açıklıyor: “Az görenlerin görme işlevlerinin değerlendirilmesi için görme alanını saptayacak özel geliştirilmiş sistemlere ihtiyaç var. Bunlar kliniklerde yaygın şekilde bulunmadığı için standart aletlerle görme işlevi ölçümü yapılıyor. Az görenlerin durumu normal ölçütlerin altında kaldığı için görmenin ne kadar az ya da çok olduğu ortaya çıkmıyor.”

Okul çağına gelmiş çocukların görme potansiyelini sadece hekimler değil, Rehberlik Araştırma Merkezleri (RAM) de değerlendiriyor. Fakat sonucun orada da değişmediğini, Gazi Üniversitesi Gazi Görme Engellilerin Eğitimi Ana Bilim Dalı Öğretim Görevlisi Tamer Karakoç’tan öğreniyoruz: “Normal şartlar altında RAM’larda çocuklar akademik, gelişimsel ve psiko-sosyal açılardan değerlendirilir. Bu sonuçlara sağlık raporu da kaynaklık eder ve bireye uygun destek hizmetler sunulur. Fakat az görenlerde durum farklı. Eğitsel açıdan işlevsel görmeleri değerlendirilemiyor. Çünkü az görenler için hazırlanmış bir modül yok.”

Görme kapasitesi doğru şekilde değerlendirilmeyenlerin hayatında birçok şey de otomatik olarak değişiyor. Sürekli çalıştırılarak geliştirilebilecek göz kasları kullanılmadığı için köreliyor. İlerleyen yaşla birlikte neredeyse varlığını yitiriyor. Çünkü beyindeki görme hücreleri gelişimini 7 yaşına kadar devam ettiriyor. Eğer erken-eksik doğumsa bu 9 yaşa kadar uzayabiliyor. Ama Türkiye’deki engelli çocuklar ancak okul çağına geldiğinde Rehberlik Araştırma Merkezleri’ne (RAM) götürüldüğü için hayli gecikilmiş oluyor. Ayaküstü yapılan testler neticesinde tüm az görenler, körler okuluna yönlendiriliyor zaten. Tıpkı Türkan Sabancı Görme Engelliler Okulu’na giden Osman gibi.

Annesi Fatma Ekşioğlu, oğlunun beyin tümörüyle doğduğunu ve 4 kez ameliyat geçirdiğini, tümörün göz sinirlerine zarar verdiğini anlatıyor. Osman’ın sağlığı şimdi gayet iyi ama yüzde 85 göremiyor. Okula başlayacağı zaman RAM’a başvuran Osman körler okuluna yönlendirilmiş.  Az da olsa görebildiği için zor öğrenmiş Braille alfabesini. Fatma Hanım oğluyla aynı kaderi paylaşan çocukların fazlalığına dikkat çekiyor: “Osman’ın sınıfında az gören 3 çocuk var. Hatta biri okula geldiğinde ‘gören yazısı’nı dahi okuyabiliyordu. ‘Burası Braille okulu’ denerek görmeyenlerin yazısı öğretildi. Braille’yi parmaklarıyla değil, görerek okumaya çalıştığı için de çok başarı sağlayamadı. Okulda 3 adet birinci sınıf var. Birini az görenlere ayırmaları lazım. Her sınıfta 3-4 öğrenci mevcut.”

Benzer bir yönlendirmeyle Kırıkkale’de yaşayan Yılmaz ailesi karşılaşır. Sağlıklı şekilde dünyaya gelen Cahit Furkan, yavaş yavaş görme duyusunu yitirmeye başlar. Annesi Zübeyde Hanım, gerilemeyi fark ettiğinde oğlu 4,5 yaşındadır. Zamanla etrafındaki hiçbir şeyi göremez, desteksiz yürüyemez. Görme oranı ilkokula başlayacağı zaman yüzde 5’e düşer. RAM Cahit’i körler okuluna yönlendirir. Annesi ise “Beni az da olsa görüyor.” diyerek bu karara karşı çıkar. Üstelik yaşadıkları şehirde körler okulu da yoktur.

Tarih öğretmeni Numan İpek’in (36) hikâyesi ise tersi yönde gelişir. Yüzde 90 göremeyen biri olarak dünyaya gelen İpek’in ne kendisi ne de ailesi az gördüğünü bilir. Ta ki ilkokula başlayana dek. Okulda normal puntoyla yazılanları okuyamayınca Numan Bey fark eder durumunu. Ailesi ‘okuyamazsın’ dese de teşhisi koyan doktor körler okuluna yönlendirir. Rize’de bu tarz bir okul bulunmadığı için İstanbul’a gelir. Devamını Numan Bey’den dinleyelim: “Okuldaki öğrencilerin 3’te 2’si az görüyordu. Hatta bahçede öyle top oynardık ki pantolonlarımız yırtılır, ayakkabılarımız delinirdi. Tamamen göremeyenler nasıl böyle oynayacak? Ama ‘az görenler’ diye bir ayrım yapılmadığı için başka şansımız yoktu. Braille ve baston kullanmayı da öğrendim. Körler okulunda bizim gibilere çok iş düşer. Göremeyenlere yardım ederiz. Arka bahçeye top kaçar, biz alırız. Sonradan, ‘gören yazısı’nı da öğrendim. Öğretmen bile oldum.”

Göz maskesiyle görmeleri engelleniyor

Peki az gören biri körler okuluna gittiğinde neler değişiyor hayatında? Bu mekânlarda her şey tamamen göremeyenlere göre tasarlandığı için çocuklar görme kapasitelerini kullanmak şöyle dursun, engelleniyor bile. Mesela; Braille ve baston kullanmayı daha kolay, çabuk öğrenebilmeleri için gözleri maskeyle kapatılıyor (Engellilere yönelik malzeme satan mağazalarda hâlâ en çok tercih edilen ürünlerin başında göz maskesi var). Yemekhaneye giderken, teneffüse çıkarken çocuklar tren gibi birbirinin ardına diziliyor. Aileler de okulda, hastanede, rehberlik merkezinde ‘kör’ muamelesi gören çocuğunu fazlaca sahipleniyor. Çocuğun tek sorunu görememek olsa da ona hiçbir şey yaptırmıyor. Anne yediriyor, içiriyor, giydiriyor, koruyor. Tam olarak kullanılmayan bedende kas, duruş bozukluğu, denge problemi, tikler, koordinasyonsuzluk gibi yetersizlikler ortaya çıkıyor. Yüzde 5-10 görerek her şeyini tek başına yapabilecek çocuklar baston kullanan, tutuna tutuna yürüyen bireylere dönüşüyor. İşte tüm bu serencamı yaşayan-yaşamış 650 bin insan var Türkiye’de. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2011 verilerinde ise binde 5 üzerinde gören herkes ‘az gören’ diye tanımlanıyor. Gazi Üniversitesi Görme Engeliler Ana Bilim Dalı Öğretim Görevlisi Turan Delimehmetoğlu, binde 1 görenlere bile ‘kör’ denemeyeceğini belirtiyor: “Bugünkü teknolojiyle zerre kadar görebilenler, zerreleri dahi görebilir. Duvar büyüklüğünde bir ‘e’ harfini görebiliyorsanız mikropları dahi seyredebilirsiniz.”

Türkiye’deki tüm engel grupları rehabilitasyon merkezlerinden faydalanma hakkına sahip. Ama söz konusu az görenler olduğunda herhangi bir rehabilitasyon sürecinden bahsetmek şimdilik mümkün değil. Çünkü ‘sadece’ göremeyenlere hizmet veren rehabilitasyon merkezi çok çok az. Yalnız onlarda da az görenlere ‘görme engelli’ muamelesi yapılıyor. Bu tarz bir eğitimin benimsenme sebebini Gazi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Tamer Karakoç şöyle açıklıyor: “Bu merkezler modül sistemlerine göre eğitim veriyor. Modüllerde ise akademik ve gelişimsel amaçlar yer alıyor, görme becerilerinin geliştirilmesine ait basamaklar bulunmuyor.”

Sorunun ailelere nasıl yansıdığına gelince; ebeveynlerin çoğu evlatlarının böyle bir eğitimden geçmesini istemiyor. Ne yapacaklarını bilemediklerinden çocuklar görme yetisini her geçen gün kaybediyor. Mesela Zonguldak’ta yaşayan Merve Aktaş yüzde 70 oranında göremiyormuş ilk zamanlar. İlköğretimin sonuna geldiğinde ise ‘neredeyse hiç görmüyorum’ demeye başlamış. Yaşadıkları şehirde eğitim alabileceği zihinsel engellilere yönelik bir rehabilitasyon merkezi varmış. Annesi Emel Hanım, “Hareketlerinin daha da gerilemesini, zihinsel engellilerle bir arada bulunmasını istemedim. Dolayısıyla bu zamana kadar hiç eğitim alamadı.” diyor. Doktorların ‘hiç görmüyor’ dediği, o dönemde Kütahya’da yaşayan Fatih Tekin (12) de benzer sebeplerle rehabilitasyon imkânından istifade edemeyenlerden. Annesi Münire Hanım’ın bu konudaki tutumu net: “İşitme ve zihinsel engelliler için merkezler vardı. Görme üzerine yoktu. ‘Çocuğa zihinsel engelli raporu al, buraya getir, eğitim alsın’ dediler. ‘Rapor ileride karşısına çıkar’ diye reddettim. Ama eğitim de alamadık hiç.”

Rapor sıkıntısı aileleri bunaltıyor

Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi’nin sahibi, aynı zamanda çocuk gelişimi öğretmeni Gönül Turgut, az görenlerin eğitim ortamında bulunmadığında yeteri kadar uyaran alamadığını ve diğer gelişimlerinin de olumsuz etkilendiğini belirtiyor. Turgut’a göre; az görenler ilerleyen zamanlarda hızla akranlarından geri kalmaya başlıyor, özgüvenini kaybediyor. Hatta zihinsel engeli bulunmamasına rağmen sorulara cevap veremez duruma geliyor, birçoğu zihinsel engelli muamelesi görmeye başlıyor. Eğitim bu bilgiler üzerinden verildiği için amacına ulaşmıyor. Tamer Karakoç, görme rehabilitasyonu ile ilgili dünyada yapılan uygulamaları da takip ederek çalışmalar yapan merkezleri işaret ediyor ve Görme Engelliler Eğitimi’nden mezun öğretmenlerin az görenlerin eğitimiyle ilgilenebileceğini söylüyor.  

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious