Anadolu insanı başaramaz mı?

Anadolu insanı başaramaz mı?.9517
  • Giriş : 06.12.2007 / 11:14:00

Aydın geçinen bazı şartlanmış isimlere göre Anadolu insanı asla dünya çapında bir iş başaramaz.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


 Abdulhamit Bilici yazdı..

Şayet gerçekten şapka çıkarılması gereken bir başarı sağlanmış ve bunun arkasında bu milletin evlatlarının olduğu söyleniyorsa, alınacak tutum bellidir:

Türklerin aklı bu işlere ermez. Bu işleri yapacak kudretleri olmayacağına göre mutlaka arkada başka güçler, başka hesaplar vardır.

Bu karalamayı yaptıktan sonra, başarıda payı olanların yaftalanması hiç zor olmaz. Artık insafına ve ideolojik referanslarına göre kimi, bu yapılan işleri CIA'e bağlar, kimi Siyonizm'e. Kimi Rus istihbaratına bağlar, kimi Alman istihbaratına.

'Osmanlı, Bizans'ın taklidi, Fatih Sultan Mehmet Hıristiyan'

Bu kompleks o kadar derindir ki, zaman sınırı tanımaz ve sadece günümüzdeki hadiselerle sınırlı değildir. Bu bakış açısını taşıyanlar, tarihte bu milletin gerçekleştirdiği en görkemli siyasi başarılardan biri olan 600 yıllık Osmanlı Devleti'ni de kendi insanımıza yakıştıramazlar. Bu kadar farklı coğrafyalarda, bu kadar farklı dinî ve etnik grubu, bu kadar uzun süre barış içinde yaşatan modelin arkasındaki dinamikleri anlamak yerine, Osmanlı'nın, Bizans'ın taklidi olduğunu ileri sürüp kurtulurlar. Bizans'ın köhnemiş mirasının bu büyük başarıyı açıklamakta yetersiz olduğunu görenler ise başka bir gerekçeye sarılır: Başarının arkasındaki sır, devşirme sistemi yoluyla sisteme giren yabancılardır.

Osmanlı hanedanının bir başarısı varsa, bu Müslüman olmayanlarla yaptıkları evlilikler sayesindedir. Hatta en büyük sultanlardan biri olan Fatih de aslında Hıristiyanlığa geçmiş, ama bunu saklamıştır. Aynı yaklaşım, Osmanlı mimarisinin Ayasofya'nın kopyası olduğu, Mimar Sinan'ın da Hıristiyan olduğu iddialarıyla uzayıp gider. Soldan sağa farklı ideolojik referanslara sahip bu çevreler, aslında bu tavırlarıyla ne kadar özgüvenden mahrum olduklarını ispatlamakla kalmaz. Aynı zamanda millete hakaret ettiklerini de fark etnezler.

Dünyada, bir milletin mensubu görünüp de onu hor görme konusunda yarışan başka bir Aydın zümresi var mıdır bilemiyorum. Ama son dönemde, bu kompleksli ve marjinal zümre, saldırı oklarını, Anadolu'dan çıkıp dünyanın dört tarafına yayılan bu milletin yeni hamlesine yöneltmiş durumda. En küçük anlama gayreti göstermeden, ilgili ilgisiz her fırsatta saldırıyorlar.

Çünkü, Osmanlı örneğinde olduğu gibi, yine ortada bu millete ait büyük bir başarı söz konusu. Din, etnisite, renk, dil ve coğrafya farkı gözetmeksizin, dünyanın her yerine uzanan, Madagaskar'da olduğu kadar Almanya'da da başarılı olan, saygı uyandıran kurumlara imza atan, küresel bir hizmet hareketi bu. Soru aynı: Bu çapta bir işi bu milletin evlatları yapabilir mi? İdraksiz Anadolu insanı bu işleri yapamayacağına göre arkasında hangi güçler bulunuyor? Ve değirmenin suyu nereden geliyor?

Hollanda'nın itibarlı kurumlarından Erasmus Üniversitesi'nin konferans salonunda, Batılı bilim adamlarının bu hareketle ilgili tebliğlerini dinlerken, bir yandan bu başarının ardındaki Anadolu insanıyla gurur duyarken, bir yandan bu hastalıklı Aydın tipinin salonda olmasını arzu ettim. O salonda olsalardı, Amerikalı, Lübnanlı, Rus, Özbek bilim adamlarının, bu milletin evladı olmakla iftihar eden Fethullah Gülen'in düşünceleri ve Fas'tan Endonezya'ya, İrlanda'dan Rusya'ya, Mardin'den Taşkent'e teşvik ettiği eğitim hizmetleri hakkındaki görüşlerini dinleyeceklerdi. Gülen'in görüşleri ile Spinoza, Kant, Mevlânâ gibi isimlerin düşünceleri arasındaki ortak ve farklı noktaları öğreneceklerdi. Rusya'daki Türk okullarını inceleyen bir tebliğde, 12 etnik ve dinî gruptan öğrencinin bir arada okuduğu okulun, bulunduğu şehri bilim olimpiyatlarında temsil edecek kadar başarılı olduğunu duyacaklardı. Ya da Irak'taki bir okulda Sünni, Şii, Kürt, Türkmen gibi çatışan tüm taraflara mensup öğrencilerin birlikte aynı sınıfı paylaştığını bir Batılı'nın ağzından dinleyeceklerdi. Aslında biraz objektif olanlar için fırsat hâlâ geçmiş değil. İsteyenler, tebliğlerin tümüne www.gulenconference.nl adresinden ulaşabilir.

Yabancıların ağzından bu tespitleri dinleyince, aklıma şöyle bir yöntem bile geldi: Tebliğlerini hazırlarken hareketi tanıyan bu yabancı akademisyenlerle, hadiseye hep şüpheyle bakan yerli zümreyi aynı salonda toplamak ve uzaktaki bir ekrandan bu alevli tartışmayı izlemek. Acaba nasıl bir sonuç çıkardı?

Çünkü bilim adamları yaptıkları objektif araştırma sonucunda öyle bir resimle karşılaşmışlardı ki, mesela İngiltere'deki Derby Üniversitesi'nden Prof. Paul Weller, kapanış oturumunda Hıristiyan dünyasının da içinden Gülen gibi bir şahsiyet çıkarması gerektiği itirafında bulunuyordu. Leeds Metropolitan Üniversitesi'nden Prof. Simon Robinson, Batı'da bütün eğitim kurumlarının toplumdaki işlevlerini bu hareketin sunduğu örnekler ışığında gözden geçirmesi gerektiğini ifade ediyordu. Hatta Robinson, Batı'daki mekanikleşmiş, ruhsuz bilimsel konferans formatının bile, sıcak insani atmosferi, çok sesliliği, disiplinlerarası niteliği, ortaya konan samimi anlama çabasıyla Erasmus'taki konferans ışığında tekrar ele alınmasını öneriyordu.

Sinevizyondaki ağlatan kareler

'Güneşi ceketinin astarında kaybetmiş' zümrenin, konferansın ardından Rotterdam Limanı'na nazır Golden Tulip Otel'deki resepsiyona katılmasını da çok isterdim. Müslümanların, dünya çapında olumlu işlere imza atan bir hareketini tanımaya başlayan kafalar, görkemli bir medeniyete beşiklik eden İslam dünyasının bugünkü halini anlatan sinevizyonu izlerken gözyaşlarını tutamıyordu. Geri kalmışlık, sosyal adaletsizlik ve baskıcı rejimlerin paletleri altında kıvranan Müslümanların psikolojisi, bunda Batılı sömürgeci güçlerin payı ve şiddet yanlısı marjinal grupların kolayca taraftar bulabildiği yapı perdeye yansıyordu. Metroyu havaya uçurmak için istasyona giden 4 gençle başlayan hikâye, insanlara sevgiyi ve insanlığı öğretecek 4 öğretmenin yola çıkışıyla noktalanıyordu.

Bu tablo karşısında muhasebeye başlayan Batılı düşünen kafalar, birazdan tarihî itiraflara başlayacaktı. Hollandalı bir akademisyen, Batı'nın İslam dünyasına yaptığı kötülükleri unutarak Londra veya New York'ta patlayan bombaların anlaşılamayacağını söylüyordu. Bir şiiri hatırlatarak, her kötülük yapanın bir gün o kötülüğe muhatap olacağını söylüyordu.

Bir başkası, İngiliz meslektaşına hitaben, "Biz aynı şekilde suçluyuz. Birbirimizi tanırız. İkimiz de emperyalistiz. Suçumuz büyük." diyordu.

Lübnan'da sivil savaşı yaşayan bir başka sosyal bilimci, terörün sadece Müslümanlara mal edilmesini şu ilginç örnekle eleştiriyordu: "Beyrut'ta bizim evimiz Müslüman mahallesindeydi. Buraya atılan roketleri, Yahudi İsrail sağlıyor, Marunî Hıristiyanlar kullanıyor, Müslümanlar zarar görüyordu."

Bir başka akademisyen ise ilk yaratılışı hatırlatarak söze başlıyordu. Allah'ın da Şeytan'ın da Hz. Âdem'e dünyanın krallığını vaat ettiğini, ama bunlardan birinin adalete diğerinin zulme dayandığını ve bu mücadelenin bugün de sürdüğünü belirttikten sonra şöyle diyordu: "Allah'ın partisine mi, yoksa şeytanın partisine mi bağlı olduğumuzu sormalıyız. Bunu, kendimize, Bush'a, Blair'e ve Balkenende'ye de sormalıyız, resmen Allah'ın partisi olduğunu savunan Hizbullah liderine de sormalıyız."

Bu tablo, doğru yöntem bulunduğunda, her insanın, vicdanın sesine kulak vermeye başlayabileceğini gösteriyordu. Ancak bunun için böyle kaliteli ortamlara, böyle nitelikli buluşmalara ihtiyaç var. Mevlânâ'nın, Yunus'un, Yesevi'nin varisi olan Anadolu insanı, işte gittiği her yerde bu ortamı oluşturmaya gayret ediyor. Onlar, kökeni ne olursa olsun, bütün insanlara Yunus'un şu mesajını taşıyor:

Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalmaz

Şimdi dünya, bu samimi mesajı hızla anlamaya başlıyor. Kendine yabancılaşmış ve özgüvenini kaybetmiş aydınlarımız ise maalesef yine geri kalıyor.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious