Anayasa Başkanı Kılıç'tan sert tepki

Anayasa Başkanı Kılıç'tan sert tepki.10589
  • Giriş : 25.04.2008 / 17:05:00
  • Güncelleme : 01.09.2016 / 16:56:19

Haşim Kılıç yasakçılığın demokrasiyle beraber yaşayamayacağına dikkat çekti.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç konuşmasında şunları söyledi:

"İnsan onurunu temellendiren, demokratik hukuk devletinin olmazsa olmaz koşullarından biri de kuşkusuz, düşünceyi ifade özgürlüğüdür. Anayasa ve yasalarda hak ve özgürlüklere verilen yer, ulusların kültür ve uygarlık alanında ulaştıkları düzeyin bir göstergesi olarak kabul edilmekte, düşünce özgürlüğü ise ülkelerin demokratik sicilinin saptanmasında en belirgin ölçü sayılmaktadır.

FARKLI DÜŞÜNCELERİN YASAKLANMASI SONUÇ VERMEZ

Alman Anayasa Mahkemesi de birçok kararında düşünce özgürlüğünün
hürriyetçi demokratik düzen için kurucu bir nitelik taşıdığını, bu düzenin hayat öğesi olan sürekli düşünsel hesaplaşmanın ancak bu özgürlüğün varlığı ile mümkün olacağını belirtmiştir. 1982 Anayasasında düşünce özgürlüğü “düşünce ve kanaat özgürlüğü” ve “düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü” olarak iki ayrı maddede düzenlenmiş olsa da, bu kavramla her zaman düşünceyi açıklama özgürlüğü anlatılmak istenmiştir. Bu özgürlük, insanın serbestçe bilgilenmesi, düşüncelere ulaşabilmesi, onları başkalarına iletebilmesi, düşünce ve kanaatleri nedeniyle suçlanamamasıdır.

Bireyin iç dünyasından çıkmamış ve toplumun beğenisine sunulmamış
bir düşüncenin anayasal korumaya ihtiyacı olamaz. Farklı düşüncelerin ifade edilmesinin yasaklanarak, tarihsel, toplumsal ve siyasal olaylarda “tek doğrunun” varlığını savunmak demokrasinin birlikte yaşamayacağı tabular yaratmaktan öte sonuç doğurmamaktadır. Aynı olguların farklı kişilerde farklı algılama sonucu farklı inanç ve kanaatlere yol açtığı biyolojik bir gerçektir. Bireyin yerine geçerek onun ne düşünmesi ya da nasıl hissetmesi gerektiğine karar vermek ancak “dayatma” kavramıyla tanımlanabilir. Oysa, demokrasiler tartışma ve aykırılıkların olmayışı üzerine değil, tam tersine, onların varlığı ve etkinliği üzerine kuruludur.

REJİMLERİN EN YÜREKLİSİ DEMOKRASİDİR

Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Atatürk, “Özgürlük olmayan bir ülkede ölüm ve yıkım vardır. Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası özgürlüktür” ifadesiyle tüm tabulara karşı çıkarken şöyle diyordu: “Ben manevî miras olarak kalıplaşmış hiçbir düstur bırakmıyorum. Zaman süratle ilerliyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek düsturlar getirildiğini ileri sürmek aklın ve bilimin gelişmesini inkar etmek olur. Benim manevi mirasçılarım yalnızca aklın ve bilimin rehberliğini benimseyenlerdir.” Georges Clémenceou’nun “konuşan ülkelerde zafer susan ülkelerde utanç vardır” sözünün devamı olarak ifade özgürlüğünün ve çoğulculuğun gönül birliğimizi ve bütünlüğümüzü pekiştireceği çoklukta birliğin bizi güçlendireceği açıktır. Demokrasi rejimlerin en yüreklisi olarak tarif edilirken, yalnızca ilgi uyandırmayan, tedirgin etmeyen düşüncelere değil, tersine, toplumu inciten, sarsan görüşlerin sergilenmesine de izin verdiği için yüceltilmiştir. Haber 7

IRKI VE İNANCI NE OLURSA OLSUN İNSAN ONURDUR

Irkı ve rengi ne olursa olsun, inansın inanmasın, her insanı aziz kılan, kendini ifade edebilmesi ve insan olma onurudur. Düşünceyi ifade özgürlüğünün “içinden düşün”, mantığına indirgenerek hapsedilmesi bu özgürlüğün ortadan kaldırılması ile eşdeğerdedir. Şiddet olgusu ile ifade özgürlüğünün birbirinden ayrılmasının öncelik kazandığı ortadadır. Savaş dili değil barış dili argümanlarını kullanarak kendini ifade edenlerin insanlık onuru korunmalıdır. Bireylerin kendilerini ifade edebilmeleri,
konuşabilmeleri, uyuşmazlık ve kavga yerine çözüm ve barış getirir. Konuşamadığımız yerde ancak kötülükler üretiriz. Düşünceyi açıklama özgürlüğü, herkesin kendi kimliğiyle ortaya çıkmasına olanak sağlayan,
sahteliği ve ikiyüzlülüğü yok eden onurlu bir hayatın sigortasıdır.

HERKES AYNI DÜŞÜNCEYE ZORLANAMAZ

Herkesin aynı şekilde düşünmeye ve inanmaya zorlandığı bir ülkede çoğulcu demokrasiden bahsetmek mümkün değildir. Tek doğru anlayışı etrafında toplumu şekillendirmek isteyen bir siyasi yapı, bir adım ötede siyasi vesayetçiliğin tuzağına düşecektir. Vesayetçilik, bireyin ve toplumun henüz olgunlaşmamış, iyi ve kötü ayrımını yapamayan varlıklar olarak görülmesinden kaynaklanır. Alman filozof Kant’ın ifadesiyle, tasavvur edilebilen en büyük despotizmin doğduğu yer de tam burasıdır.

LAİKLİK VE DEMOKRASİ BİRBİRİNE TERCİH EDİLEMEZ

Türk milleti demokratik, lâik ve siyasal gelişimini kimi olumsuzluklara
rağmen büyük bir özveriyle sürdürmeye devam etmekte, demokrasi ve lâiklikten birinin diğerine tercih edilmesinin bilimsel açıdan yanlış, siyasal yönden de tehlikeli olduğunu çok iyi bilmektedir. Dinin Devlet yönetimi ve siyasetten arındırılarak özgün yapısı içinde korunması, farklı inanç ve dinlerin ya da inançsızlıkların bir arada yaşamasının temel güvencesi olan laiklik bir büyük “barış projesi” olarak Türk toplumunun koruması ve güvencesi altındadır. Bireyin siyasal yapının oluşumuna özgürce ve eşit olarak iştirak edemediği, bir azınlığın ya da çoğunluğun inançları nedeniyle siyasal katılımdan uzaklaştırıldığı yerde demokrasi olmayacağı gibi lâiklikten de söz edilemez. Özgürlükçü ve çoğulcu demokrasi farklı olanı yani “öteki”ni kendi varlığının ve var oluşunun teminatı olarak görmeyip onu yok edilmesi gereken bir “düşman” olarak nitelediği müddetçe, çağdaş demokrasinin muhtaç olduğu hoşgörü ve çoğulculuğu sağlamak mümkün değildir. İşte tam da bu noktada laik devlet gücüne yaşamsal değerde ihtiyaç duyulmaktadır.

Çoğulcu ve katılımcı devlet, bir orkestra şefi gibi farklı sesleri ahenkli hale getirme becerisini gösteren, maskeli toplum ve ikiyüzlü birey ahlakının oluşumuna izin vermeyen devlettir. Sayın Cumhurbaşkanım, Gücünü özgürlüklerden alan demokrasinin özgürlük alanını genişlettikçe bağışıklık sistemini de güçlendireceği açıktır. Toplumu kendi içinde ayrıştıran, onu devletine karşı soğutan, insanlık onurunu işkenceye tabi tutan bir yönetim anlayışı çağdaş dünyada yer bulamayacaktır.

HUKUK DIŞI GÜÇLER ÜLKEYİ BATIRIR

Hukuk dışı yollardan güç alarak rejimi ya da ülkeyi kurtarma girişimlerinin ülkenin batışını hızlandırmaktan başka işe yaramayacağı bilinmelidir.
Çağın kenar mahallesinde yaşamamak için uygar dünyayla tanışmak
ve kimliğimizi kaybetmeden bütünleşmek zorunluluktur. Evrensel kavramlara farklı anlamlar yükleyerek evrensel dilin ortadan kaldırılması çağdaş dünya ile bağlantımızı koparacaktır. Bugün sorunları çözmek için harcanması gereken çabadan daha çok, sanki çözülmemesi için büyük çaba sarf ediyoruz. Sorunlar ötelenmekte gerginlik tırmandırılmaktadır.
Toplumun siyasal, etnik ve dinsel kesimleri arasında ciddi bir güven bunalımının olduğu saklanamaz bir gerçektir. Güvensizlik kavgayı ve dayatmaları da berâberinde getirmektedir. Gücü elinde bulunduranlar karşı düşüncedekilerin güvensizliğini ve korkularını ortadan kaldıracak çözümleri üretmediği sürece bu çatlak derinleşecektir. Hissedilen korkular göz ardı edilemez. Yaşanan hayat tarzlarının ideoloji haline geldiği bir dünyada duyulan güvensizlik ve korkular âcilen değerlendirilmeye alınmalıdır. Aksi hâlde, her şeyin rejim sorunu haline getirildiği ülkemizde birlikte yaşama koşulları daha da ağırlaşacaktır.

ŞİMDİ BİRLİK OLMAZ ZAMANI

Şu günlerde, kişisel, toplumsal ve kurumsal uzlaşmaya her zamankinden
daha fazla ihtiyaç duymaktayız. Anayasal sorunlarımızı çatışmayla değil, hukuk kuralları çerçevesinde karşılıklı diyalog ve uzlaşma yoluyla çözmek zorundayız. Siyasi kutuplaşmaların bu ülkeye ağır bedeller ödettiği hepimizin malumudur. Demokrasi ve hukukun üstünlüğü temelinde çözülemeyecek hiçbir sorun yoktur. Demokrasi kurum ve kurallar rejimidir. Kurumlar, kurallara uyarak görevlerini yaptığında kriz olarak görünen sıkıntılardan da demokratik hukuk devleti güçlenerek çıkar.

HEPİMİZ AYNI GEMİDEYİZ

Önceki nesillerden devraldığımız medeniyeti, kültürü ve geleneği yıkıcı ve olumsuz unsurlardan arındırılmış bir şekilde gelecek kuşaklara devretmek hepimizin ortak görevidir. Unutmayalım ki tek bir Türkiye var. Kaptanından güvertedeki yolcularına kadar hepimiz aynı geminin içindeyiz. Bu geminin sağlam, güvenilir ve huzurlu bir şekilde yol alması hepimizin en büyük amacı olmalıdır. Gün, ayrılıkları öne çıkarma, toplumsal ve siyasal kutuplaşmaları körükleme günü değildir.
Gün, farklılıklarımızı zenginlik kabul edip bir arada, refah ve özgürlük
içinde yaşamak için elimizden geleni yapma günüdür. Gün, demokratik,
lâik ve sosyal hukuk devleti olarak çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için bir adım daha atma günüdür."

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious