Ankara uzun zamandır bir sorunun cevabını arıyor

  • Giriş : 22.10.2007 / 08:13:00

Soru şu; Bu işin sadece PKK’nın başının altından çıktığını düşünmek mümkün mü?

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Bir ayda 50’den fazla şehit vermemize rağmen Ankara’nın gösterdiği sabrı zayıflık olarak görmek niyetinde değiliz. Böyle zamanlarda eleştiri maneviyatı büsbütün sarsar ki, o bize yakışmaz. Unutulmamalıdır ki, sabır da mücadelenin ve stratejinin bir parçasıdır.

Ankara uzun zamandır bir sorunun cevabını arıyor. Soru şu; Bu işin sadece PKK’nın başının altından çıktığını düşünmek mümkün mü? Bir örgüt, yuvalandığı her taşın altının üstüne getirileceğini bildiği halde hasmını bu kadar tahrik eder mi?

Öyleyse bir başka soru da şudur; Şu süreçte PKK’yı asıl olarak kimler kullanıyor ve bu unsurlar Türkiye’ye ne tür bir mesaj vermek ve ne yapmak istiyorlar? Hedefleri, planları stratejileri ne? Eğer niyetleri Türkiye’yi karşı bir hamleye zorlamaksa, bunun şümulü, istikameti, niteliği ve nihai amacı olarak neyi planlamış olmamalılar? Kısacası Türkiye’nin ne tür bir hata yapmasını bekliyorlar?

Dünya çapında yapılan araştırmalara göre, Türk ordusu sayısal bakımdan dünyanın en iyi ordularının başında gelmesine rağmen, bir orduyu güçlü kılan tüm bileşenlerle birlikte değerlendirildiğinde dünyanın en iyi ordusu olarak gösterilmektedir.

Örneğin terörle mücadelede 1 teröriste karşılık 3 asker kaybı ortalama bir başarı kriteri olarak verilmektedir. Bugüne kadar en iyi Ordu bile 1 teröriste karşılık 1 asker kaybı yaşamıştır. Ancak Türk ordusunun PKK ile mücadelesinde 11 teröriste karşılık verilen şehit sayısı 1 askerdir.

Söylemek istediğimiz şu; Türk ordusunun gücünü dünyada en iyi bilen herhalde PKK örgütüdür. Durum böyleyken nasıl oluyor da Türk ordusunu tahrik edecek bu çapta eylemlere imza atabiliyor.

Arkadaki eller…

Geçtiğimiz hafta yazdığımız bir yazıda, hükümetin gerek Meclis’e gönderdiği tezkere metninde, gerekse de devlet erkânının konuya ilişkin değerlendirmelerinde, son olayları sadece PKK eksenli değerlendirmelerinin eksiliğine dikkat çekmiş, bu örgüte çanak tutan unsurların da göz önünde tutulması ve gözdağı verilmesi gerektiğine işaret etmiştik.

AP ajansının Hakkâri’deki son saldırıyla ilgili geçtiği haberde, PKK’nın karakollarımıza ağır silahlarla saldırdığı ifade edildi. PKK silah üretmediğine göre, son teknoloji ürünü bu ağır silahları örgütün eline tutuşturan çevrelerin (veya ülkelerin) hangileri olduğu sorgulanmadığında ve bu konuda atılması gereken adımlar ona göre atılmadığında sorunu kökten çözmek zordur. Bugün Türkiye’yi huzursuz etme görevini PKK’ya ihale edenler, yarın ismi cismi başka örgütlere bu işi havale etmeyeceklerinin garantisi var mı?

Oyalama taktikleri sürüyor…

Üzülerek ifade edelim ki, dost bildiğimiz Amerika, PKK’yı bölgeye yönelik çıkar hesaplarında stratejik bir unsur olarak görme düşüncesinden vazgeçmiş değildir. ABD’nin geçtiğimiz yıl bugünlerde Türkiye ile karşılıklı devreye soktuğu terörle mücadele koordinatörlüğü de Türkiye’yi oyalamaya taktiklerden biriydi. Bu girişimin olumlu sonuç vermediğini ABD Dışişleri Bakanı Rice geçtiğimiz hafta Moskova’ya yaptığı ziyaret sırasında itiraf etti. Ama olan Türkiye’ye oldu. Geçen zaman içinde çok sayıda şehit vermeyi sürdürdük.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül son terör saldırıları üzerine basın mensuplarının sorularını cevaplandırırken, “Barzani muhatabım değil” demek suretiyle önemli bir noktanın altını çizdi. Aslında çok geç kalınmış bir açıklamaydı. Ankara’nın bugüne kadar en önemli yanlışı, Irak yönetiminden PKK’ya yönelik adım atmasını beklemek oldu. Hâlbuki Talabani’yi Irak devlet başkanlığına, Barzani’yi Kürdistan Bölgesel Hükümeti başkanlığına getiren ABD’den başkası değildi. Anadolu deyimiyle, işin anası dururken hep danalarıyla vakit geçirdi Ankara. Türkiye’ye ikide bir akıl veren ve Kuzey Irak’a girmemesini öneren Başkan Bush, bir kez bile olsun Iraklı yetkililere dönüp PKK’nın faaliyetlerinin engellenmesi çağrısında bulunmadı.

Son bir ay içinde Türkiye’nin karşılaştığı olayların onda biri bir başka ülkenin başına gelseydi nasıl davranırdı acaba? Maalesef Ankara işin bu boyutunu dünyaya anlatamadı.

Silahlar kimden…

Kaldı ki her Türk vatandaşının şunu sorma hakkı var; Acaba aynı anda iki karakolu birden basan, iki karakol arasındaki ulaşım ve iletişim bağlantılarını koparan örgüt militanları, bu konuda gerekli istihbaratı ve uydu destekli haberleşme imkânlarını hangi kaynaktan temin ediyorlar. Çevre karakollardan yardıma gelen Türk askerinden daha hızlı hareket edip nasıl kaçabiliyorlar. Bilemiyoruz ki bu militanlar operasyon sonrası geri hatlara nasıl taşınıyorlar, ya da hangi kılık ve kisve altında nerelerde barınıyorlar. Biraz kurcalansa, konunun çok farklı boyutları bile ortaya çıkabilir.

Ankara teröristlerle uğraşmak kadar bu örgüte her türlü lojistiği sağlayan unsurlara karşı da aynı dik duruşu sergilemediği sürece daha çok can yanmaya devam eder.

Bize göre Ankara’nın cevabını araması gereken temel soru şudur; PKK’nın arkasında kimler var?

Ve dahi Başbakan Erdoğan, PKK’ya yönelik kararlı beyanlarını duymadığı sürece Başkan Bush’la yapacağı görüşmeyi askıya alabileceği yönünde mesajlar vermeyi de ihmal etmemelidir. Yoksa bu görüşme Türkiye’ye yeni zaman kaybettirmekten başka bir işe yaramayabilir. Başbakan’ın, “kimseden izin almaya ihtiyacımız yok” sözlerinin içi muhakkak daha net mesajlarla doldurulmalı, PKK’mı, yoksa Türkiye’mi sorusunun cevabı muhakkak daha net olarak alınmalıdır. Üstelik ABD, düne kadar kendisini en yakın stratejik ortak olarak gören Türk halkının güvenini bu kadar hızlı nasıl kaybettiğini de ciddi biçimde sorgulamalıdır.

Referandum oyunu…

Son olarak kafaları kurcalayan bir başka nokta da şudur; Referandum tarihi yaklaştıkça PKK saldırıları ivme kazandı ve bu önemli oylamayı Türk kamuoyuna unutturma stratejisi izlendi. İnsan sormadan edemiyor; Cumhurbaşkanını halkın seçmesi, Atatürk’ün ifadesiyle, hâkimiyetin kayıtsız şartsız milletin olması gerçeği içerideki unsurlardan başka dışarıda da kimlerin oyununu bozuyordu acaba?

İddialara göre, referanduma katılımın yüzde 50’nin altında kalması sağlanabilirse, çıkan sonucu tümden iptal etmeye yarayacak çark da kurulmuş ilgili mahfillerde. Tıpkı 367 müsameresinde olduğu gibi. Zaten son günlerde bu yönde hazırlıklar gözlerden kaçmıyordu. Egemenliği millete bırakmamak için ne işbirlikleri göze alınıyor. Sahi, sandığa gitmeyerek referandumun içeriğini protesto edenleri bir de bu açıdan düşünün? Kavganın boyutu çok derinlerde olmasın. İçeriden ve dışarıdan bir kuşatılmışlık kokusunu sizler de alıyor musunuz? Tam olarak neler oluyor acaba? 22 Temmuz seçimleri öncesi de PKK’nın eylemlerini siyasi ranta çevirmek isteyenler olmamış mıydı? Millet referanduma beklenmedik yüksek katılımla bir kez daha oyun bozdu.

Dileriz, Çankaya’da yapılan terör zirvesinden çıkan kararlılık terörün ardındaki kirli elleri de deşifre etmeye imkân verir.

Umudu yitirmemek lazım... Biz milletçe ne sorunların üstesinden geldik, bunlar daha ne ki? Sadece sabır…

Notun notu: 8 Ekim tarihli yazımızın altına not başlığıyla aşağıdaki satırları koymuşuz. Hiçbir kelimesine dokunmadan aynı satırlarla bitirmek istiyorum.

Not: Yazıyı yazdıktan sonra, Şırnak’ta 13 askerimizin şehit edildiğini öğrendim. 10 gün önce yine Şırnak’ta 13 vatandaşımız şehit edilince, geçtiğimiz pazartesi günü Turgut Özal’dan bir hatıra nakletmiş ve “Ben olsam vururdum” başlıklı yazı yazmıştım. İlgililerin gereğini yapmaktan öte o bitmek bilmeyen “kanı yerde kalmayacak” türü hamasi nutukları karşısında da “Bu konuşma tam 30 bin kez yapıldı” başlıklı başka bir yazmıştım. Arzu edenler onlara göz atabilirler. Terörü önlemek için, Atatürk’ün yaptığı gibi gerektiğinde tüm dünyaya meydan okumayı göze almak lazım. Yoksa sadece konuşur dururuz.

Osman Özsoy- Haber 7

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious