Anneannem bir halk filozofuydu

  • Giriş : 03.09.2006 / 00:00:00

Hülya Koçyiğit’e göre mutluluğun sırrı karşılıklı sevgi, saygı ve özveride.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Koçyiğit’in manevi yönünün Belirlenmesinde ‘hayatta en etkilendiğim insan’ dediği anneannesinin çok büyük rolü olmuş. Koçyiğit’e ve iki kız kardeşine sürekli Kur’an’dan ve hadislerden hikâyeler anlatırmış.

Aile kurumu ve bağları giderek zayıflıyor. ‘Evlilik’ çatısı altında bütünleşmeyi neredeyse ‘maraz’ görecek kadar aşırıya kaçanlar bile var artık. İlişkilerini ‘birliktelik’ ya da ‘beraberlik’ kelimeleriyle nitelendiriyor böyleleri. Ne yazık ki medya da çanak tutuyor bu sosyal çözülmeye. Sanat, spor ve iş dünyasındaki meşhur kişilerin özel hayatları örnek teşkil ediyor topluma. Her yaptıklarına özenilen bu insanların aile kavramı konusundaki söz ve davranışları bir hayli önem taşıyor. Meşhurlar arasında aile kavramına ve ailesine son derece özen gösterenler de yok değil. Türk sinemasının duayen oyuncularından Hülya Koçyiğit bunlardan biri. 20 yaşındayken dönemin en popüler milli futbolcularından Fenerbahçeli Selim Soydan ile evlenen Koçyiğit, eşi, kızının ailesi ve iki kız torunuyla aile çatısı altında mutluluğu yakalayanlardan. “Tanınan insanlar olarak, sadece iş değil bütün hayatımızla da öğrenmeye açık insanlara doğru örnekler verebilmeliyiz. Yani özü ile sözü bir olabilmeliyiz.” diyen Hülya Koçyiğit ile ‘aile’ teması üzerine konuştuk.

-Nasıl bir aile ortamında büyüdünüz?

Çocukluğum İstanbul Kuzguncuk’ta geçti. Üç kız kardeşiz. Annem ev kadını. 16 yaşında anne olmuş. Eğitimine devam edememiş ama kendini çok iyi yetiştirmiş.

-Anneniz nereliymiş?

Annemin babası Kavala’dan (Yunanistan) göçmüş. Anneannem ise Giresunlu. Babamın babası Bulgaristan Sofya’dan 1920’lerin başında göçmüş. Babaannem de oradan. Sofya’da çok büyük ve geniş bir aileymişler. Geniş ve orta halli bir aileydik. Ama çekirdek aile olarak sürdürdük hayatımızı. Babam zahire tüccarıydı. Boğaz çocuğuyuz. Belimize ip bağlayarak koca araba lastikleriyle öğrendik yüzmeyi. En büyük çocuktum. Annem çok özenerek yetiştirdi beni. ‘Sana bu kadar emek veriyorum; sen kardeşlerin için iyi bir örnek ol’ derdi.

BABAM SOYU YÜRÜSÜN DİYE HEP ERKEK İSTEMİŞ

-Kardeşlerinizle aranızda ne kadar yaş farkı var?

Ortanca kardeşimle bir buçuk, küçük kız kardeşimle ise 6. Küçük kardeşimize evlat gibi baktık. Kardeşlerime çok düşkündüm. Hâlâ öyleyim. Annemin yetiştirirken verdiği değerler böyleydi. Ablalığın sorumluluğunu çok erken yaşta öğrendim.

-Annenizin ne gibi kriterleri vardı?

Babam her defasında ‘soyum yürüsün’ diye erkek istemiş. Bu özlemle belki de üç doğum yapmış annem.

-Babanızın soyadını mı kullanıyorsunuz?

Koçyiğit’in kızıyım. Sanatçı olmaya karar verdiğimde Koçyiğit soyadı yadırganmıştı. Hem koç hem de yiğit fazla dediler. Babam değiştirmemi istemedi. Annem de babama ‘sana öyle evlatlar yetiştireceğim ki soyun Türkiye var oldukça yürüyecek’ diye çok iddialı konuşmuş. Bize dosdoğru bildiklerini, insanı insan yapan en büyük özellikleri aşıladı. Toplumda hiçbir zaman kız çocuğuz diye boynumuz eğilmedi.

-Mahallenizdeki sosyal hayat nasıldı?

Kuzguncuk neticede bir boğaz köyüydü. Herkes çok yakındı birbirine. Sinagog, kilise ve cami aynı mahalledeydi. Ekalliyet denen (azınlıklar) vatandaşlarla beraber büyüdük, oynadık. Dinî farklılığı hiç hissetmedik. Biz kiliseye giderdik onlar da camiye gelirlerdi. Her önemli günü birlikte paylaşırdık.

MANEVİ YÖNÜMÜZÜ ANNEANNEM BELİRLEDİ

-Böylesi dinî günlerde büyükleriniz neler aktarırdı size?

Anneannem bizim manevi yönümüzü çok belirlerdi. Kur’an’dan, hadislerden bahsederdi. Oradaki insanı çıkarırdı ortaya. Yardımlaşma, saygı, inanç güzelliği gibi duygular daha çok onun telkinleriyle gelişti.

-Anneanneniz neden bu kadar hayatınızda etkili oldu?

İlk torunuyum. Annem tek çocuğu. Onun küçücük yaşta anne oluşuna şahit olmuş. Kendi evinde dünyaya gelmişim. Babam iş hayatını düzeltene kadar yaklaşık bir yıl anneannem ile beraber yaşamışız. Anneannemin büyüttüğü bir çocuğum. O kadar severdim ki, ziyarete geldiğinde çantamı hazırlar beni de götüreceksin diye diklenirdim. Annem çok erken felç geçirdiği için anneanneliğini pek hissedemedi. O yüzden torunu Gülşah ile arzu ettiği iletişimi kuramadı. Ama şimdi anneannemin yaşadıklarını ben yaşıyorum.

-Anneannenizin ailesi anaerkil miydi?

Çok demokrat bir aileydi. Baba tarafım da öyle. Dedemin çok dışa dönük bir hayatı var. Ticaret yapıyor, şehirlerarası seyahat ediyormuş. Kalabalıkla yaşamayı seven biriymiş. Anneannem çok yalnız kalıyormuş, belki de bu yüzden kızını bu kadar erken evlendirdi. Anneannem bir köy çocuğu. Babasız büyümüş. Küçük yaşta köyden ayrılıp bir ailenin yanına evlat olarak verilmiş. Kendi kendini yetiştirmiş. Okumayı kendi kendine öğrenmiş. Adeta bir halk filozofu diyebileceğimiz yoğunlukta bir entelektüeldi. Bizim ailede kadınlar çok okuyor. Anneannem, annem, şimdi de ben.

-Diğer kardeşleriniz hayatta değil mi?

Hayattalar. Annem de hayatta. Ama çok ağır yatalak hasta. Dikkati çok az, bizi gördüğünde kısa bir süre çok mutlu oluyor. Sonra tekrar dalıyor. Annem ailedeki tek dominant karakterdi. Aynı özellik bir nesil sonra kızımda ortaya çıktı. Annem gibi otoriter, aşırı disiplinli ve çok kuralcı. Ben onu öyle yetiştirmedim. Onun için çok şaşırıyorum. Tamamen genetik.

-Okul yıllarında ne olmak istiyordunuz? Anneannenizin tavsiyesi var mıydı?

Kendi çabasıyla okuma yazmayı öğrenip hayatı kitaplardan tanıdığı için benim mutlaka yüksek tahsil yapmamı ve bir meslek sahibi olmamı istiyordu. “İnşallah yüksek tahsil yapacaksın ve doktor olacaksın.” derdi. 5,5 yaşında okula başladım. 6-7 yaşlarında müziğe yeteneğimin olduğunu belirleyen öğretmenlerim sanat eğitimi görmem gerektiğini söylediler. Israrla anne ve babamı motive ettiler. Annemin ruhunda da sanat vardı. Bir gün sanatçı olabileceğim düşüncesi bile onu mutlu etti. Ankara Devlet Konservatuarı bale bölümü imtihanlarına girdim. 310 talebeden 9’u yetenekli bulundu. 8 yaşında kendimi okulda buldum. Benim için hayatla ilk tanışma ve tecrübeydi. Sabahları ilkokula, öğle sonrası konservatuara devam ettim. Annesinin şımarttığı, pohpohladığı, saçını taradığı, ayağına çorabını giydirdiği bir çocukken, artık her ihtiyacımı kendim karşılıyordum. Küçük olduğum için (konservatuardaki) ablalarım getir götür işinde kullanıyorlardı beni. İstanbul’da belediye konservatuarı açıldı. İstanbul Şehir Tiyatroları çocuk bölümü kuruldu. Oraya girdim. Muhsin Ertuğrul ile tanıştık. Annemin amcası da tiyatro denemiş, çok genç yaşlarda ölmüş. Acaba hatırlar mı diye kartvizitini götürmüştük Muhsin Ertuğrul’a. Ağlamaya başladı, gözleri doldu, çok erken kaybettik diye. ‘Hülya bu işi yapacaksa Ankara’da tavsiye edeceğim konservatuarda eğitim görsün’ dedi. İkinci Ankara yıllarım başladı. Bu sefer tiyatro. Çok da severek eğitim görüyordum. İkinci yılın yaz tatili için İstanbul’dayken ‘Susuz Yaz’ söz konusu oldu.

-Tiyatrodan sinemaya hızlı bir geçiş yaptınız o zaman!

Kardeşlerim de İstanbul’da tiyatro eğitimi alıyordu. Küçük kardeşim Nilüfer sarışın topaç gibi bir çocuktu. Metin Erksan, yapacağı bir çocuk filmi için tiyatroda görüp seçmiş Nilüfer’i. Bir yaz günü Erksan’ın setine gitmiştim annemle. ‘Ertesi yaz Susuz Yaz’ı yapacağım’ demişti. Annem de çok heyecanlanmıştı. Necati Cumalı’nın bir eseriydi. Erksan, bu filmin onun için çok önemli olduğundan, Türk sinemasını dünyaya açmak için filmi dünya çapında bir yarışmaya sokacağından söz etmişti. Bütün bunlar annemi çok heyecanlandırmış. ‘Büyük kızım da tiyatro oyuncusu, görmek ister misiniz?’ demiş. Bana sonradan söylüyor. Metin Bey uygun gördü.

BABAM ÖLÜNCE İŞ BAŞA DÜŞTÜ

-16 yaşındaydınız bildiğim kadarıyla...

16 bile değil; 15 buçuk. Yalnız babam, “Karar verme konusunda çok acele etmiyor musunuz? Tamam bu mesleği seçti ama daha çok küçük. Okul bitsin, ondan sonra düşünürsünüz.” dedi. Annem, ‘Metin Bey Türk sinemasının en önemli yönetmeni; yapacağı filme çok inanıyor ve güveniyor, her zaman bu kadar büyük bir şans olmayabilir Hülya için. Okuluna yinedevam eder.’ deyince ikna oldu.

-Konservatuarı bitirdiniz mi?

Bitiremedim. Filmi çektik. Galası yapıldı. O gün babam gripti. Çok ateşi vardı. Her şeye rağmen filmi görmek istedi, galaya geldi. Ertesi gün ateşi düşmeyince hastaneye yatırıldı. Üç dört gün sonra kaybettik. Nasıl yaşayacaktık, ne yapacaktık! Ciddi yeni film teklifleri gelmekteydi. Metin bey çok memnundu. Sinemaya devam kararı verdim. 1963’ten bu yana 43 yıl olmuş.

- İşleri o kadar yoğun bir sanatçıyken nasıl karar verdiniz evlenmeye?

Evlilik de erken oldu. Aile kurumunu çok önemsiyordum. Ama erkenden evlenmeyi düşünmüyordum açıkçası. Çok sonra diye düşünüyordum. Çünkü aileme bakıyordum, kardeşlerim okuyordu. Yolun başındaydım.

-Nasıl oldu da 20 yaşında dünya evine girdiniz peki?

Büyükada’da Akasya Oteli vardı. Sahipleri ailece değerli dostlarıydı annemin. ‘Sezon başı nasıl olsa kimseler yok, gelin’ diyorlardı. Kardeşimle birlikte iki üç günlüğüne dinlenmeye gittim. Ertesi gün bir Ordu insan geldi. Fenerbahçe Futbol takımı kafilesiymiş. Ercan Aktuna, Kuzguncuk’tan mahallelimizdi. Fanatik Fenerli babam da kendisini çok sever, iftihar ederdi. Ercan ağabey bizi gördü, ‘Çocuklar sizin burada ne işiniz var?’ dedi. ‘Sizin ne işiniz var?’ diyemedim. Çünkü çok kalabalık var. Selim de yanındaymış. ‘Aman sen nereden tanıyorsun Hülya Koçyiğit’i, beni tanıştır’ diyormuş. O da diyormuş ki, ‘Git oğlum işine, o senin bildiğin kızlardan değil. Ben onun ailesini tanıyorum.’ ‘Kötü bir niyetim yok, ben onun hayranıyım. Bir tanıştır.’ demiş. Nihayet tanıştırıldık. Bir ara dedi ki ‘Ağlamanız için gözlerinize soğan suyu mu sıkıyorlar?’ Sinirlerim bozuldu. ‘Ne münasebet efendim. Çok merak ediyorsanız sokaklarda film çekiyoruz, gelin seyredersiniz’ dedim. Kızdım ama. Film setlerinde karşıma çıkmaya başladı. Bu sefer setten insanlar rahatsız oluyordu. Gelen meşhur bir futbolcu. ‘Yani gördünüz herhalde’ diyerek bir daha gelmeyin demeye getirdim. ‘Benim niyetim çok ciddi. Âşık oldum, evlenmek istiyorum’ deyince büyük bir şok yaşadım. ‘Sizi tanımıyorum, sevmiyorum ki nasıl evleneceğiz’ dedim. O zaman izin verin kendimi size sevdireceğim’ dedi. Anneme söyledim. ‘Niyetleri ciddiyse ailesini göndersin’ dedi. İş ciddiye bindi. Annesi babası istedi.

-Ne kadar sürede oldu evlilik?

Çok kısa sürede. Nisanın başı tanıştık, ortası nişanlandık. 5 Temmuz’da evlendik.

-Selim Bey nereli?

Bildikleri kadar hep İstanbullular. Annesi Arnavutluk kökenli. Çok mükemmel bir karı kocaydı anne ve babası. Doğru bir örnekti onlar. Selim de hayatı boyunca o güzelliği görerek imrenmiş. Kendi ailesine tatbik ediyor. Gerçekten babası 25 yıl hasta eşine sevgiyle ve ihtimamla bakmış. Yatalaktı kayınvalidem. Evlendiğimizde nikâhımıza gelememişti. Dinî nikâhı onun yanında kıymıştık. Ama önce kayınpederim vefat etti, sonra kayınvalidem.

EVLİLİK SIRRIMIZ KARŞILIKLI ÖZVERİ

-Selim Bey size kendini sevdirdi. Vaatlerini yerine getirdi mi? Evlilikteki başarınızın sırları neydi?

Evliliğimizin bu kadar önemsenmesinin sebebi ikimizin de çok popüler olması. Toplumun sevgisiyle şımarttığı insanlardık. Anneannem, ‘Güvenme güzelliğine bir sivilce yeter, güvenme servetine bir kıvılcım yeter’ diye eğitmişti beni. Önce insan olmak. Önce mutlu olmak, sevgi ve saygı içinde paylaşabilmek hayatı. Tabii ki karşılıklı özveri. Sadece Selim özveride bulunsaydı; sevdiği bir kadın için her şeyi mubah görüp gözünü kapasaydı olmazdı. Yahut ben onun zaaflarına hoşgörüyle baksaydım olmazdı. İki taraf da birbirlerini saygı ve sevgi içinde dengelemeliler. Hobilerinden zamanla zevk almayı öğrendim. O da zevk aldığım şeylerden keyif almayı öğrendi. ‘Sen bunu yapacaksın, ben bu ailenin reisiyim böyle olacak’ demedi. ‘Ailemiz için böyle bir şey yapmayı düşünüyorum, senin fikrin ne?’ diye sordu. Ya da ben ona ‘Böyle bir fikrim var, senin düşüncen ne?’ diye sordum. Çocuğumuzu da böyle yetiştirdik. Ona da sorduk.

-Her ailede olduğu gibi sizde de bazı pürüzler çıkmadı mı hiç?

Çok derin değil ama zaman zaman birbirimize çıkışlarımız oluyordu. Şimdi daha rahat konuşuyoruz. Hep Gülşah ile ilgiliydi. Bugün Gülşah şöyle bir şey yaptı. ‘Böyle bir şey olur mu canım?’ Ben diyordum ki ‘Neden olmasın?’ Ya da benim hoş gördüğüm bir şeye ‘Sen ne yapmaya çalışıyorsun hanım?’ diye bağırır kızardı. İzah ederdim. Selim çok çabuk parlar, çok çabuk unutur. Bir anlıktır kızgınlığı.

-Sonradan değişik özellikleri ortaya çıkıyor insanın. Onda ya da sizde çok zor kabul ettiğiniz özellikler ortaya çıktı mı, çıktıysa bunları nasıl aştınız?

Yetiştirildiğim yıllarda bir erkek için en tehlikeli şey kumar, içki ve yabancı kadınlar diye anlatılırdı. Selim başka kadınlara hiçbir zaman ilgi duymadı. Hayatında içki içmedi, bugün de içmez. Biranın tadını bilmez. Maalesef üç kötüden biri kumar alışkanlığı vardı. Futbolculuk döneminde arttı. Ailesi de bundan şikâyetçiydi. O zaman çok para kazanan bir insan. Hesabını bilmiyordu. Bir iki, üç beş...

-Bu sorunu nasıl aştınız?

Sorun haline getirmemeye çalıştım. Hatta tam tersi davrandım. Gece geç vakitte arkadaşlarıyla oyun oynamaktan geldiği zaman bile. Bunu mesele ve kavga mevzuu edip hem kendimi hem onu hırpalamak istemedim. Selim, böyle yaparak onu özellikle mahcup etmeye çalıştığımı düşünmüş. Ve hakikaten utanıyormuş. Sonunda bırakmaya karar verdi.

AYRILMAYI HİÇ DÜŞÜNMEDİK

-Ne zaman?

Daha evliliğimizin çok başlarında. İlk beş senenin içinde.

-Hiç ayrılmayı düşündünüz mü?

Çok şükür öyle ayrılmayı düşünecek herhangi bir şey yaşamadık. O da ben de öyle bir duruma hiç gelmedik.

-Evliliğe tahammül sanatıdır diyenler var. Sizde asıl tahammül eden kimdi?

Niye tahammül sanatı olsun ki? Sevgisiz, saygısız ve isteksiz bir birliktelik nasıl olabilir? Sevgi ve kadının ekonomik özgürlüğü yoksa, bir sürü çocuk doğurmuşsa o zaman ancak katlanıyordur. Ama bu güzel bir şey değil, olmaması gereken bir şey.

-Evlenmeyi düşünenlere neleri tavsiye edersiniz?

Bunun formülünü yakalayabilmek için önce gerçekten sevmek ve karşıdakini saçından tırnağına, eğitiminden ailesine, hobilerinden zevklerine kadar olduğu gibi kabul etmek gerekir. Kendinizden çok emin misiniz? Beğenileriniz, görgünüz, eğitiminizle yüreğinizdeki bir başka insana vereceğiniz mutluluğa, onunla paylaşarak yaşayacağınız hazlara hazır mısınız? Hayatın inişleri çıkışları olabileceğini; inişte paylaşma, çıkışta ise omuz verme yürekliliğini göstereceğinizi hissediyor musunuz? Evlilik o kadar kolay karar verilecek bir şey değil. İyi niyetle ve belki de aşkla karar veriyor insanlar. Onun için aileler hep heyecan duyarak sorarlar, ‘İyi düşündün mü, tanıdın mı?’ diye. Daha yakından tanımayı tavsiye ederler.
KÜÇÜKKEN 10 ÇOCUĞUM OLSUN İSTERDİM

-Çocuğa nasıl karar verdiniz?

Çok fazla çocuk seven bir yaradılışım vardı. Küçükken ‘Evlenince kaç tane çocuğunuzun olmasını istersiniz?’ diye sorulunca ‘Mümkünse 10 tane olsun’ derdim. Selim ile evlendiğimizde çok fazla çocuk sevdiğimi bilirdi. ‘Bir şeyi bu kadar çok istiyorum. Acaba böyle bir duygudan mahrum mu kalacağım, onun hissedişi mi bu?’ diye Selim’e de söylemiştim. ‘Dur bakalım’ derdi. Evlenir evlenmez hamile kalmışım. Selim’e açıkladığımda adamakıllı şaşırdı ve korktu. ‘Eyvah şimdi ne olacak?’ diye bayağı heyecanlandı. Ben de çok istiyorum ya, kayınvalidem ile kayınpederime gittim. ‘Büyük bir nimet bizim için. Biz ikna ederiz Selim’i’ dediler.

-Başka bir çocuk düşüncesi olmadı mı?

Zaman zaman düşündük. Bu kadar yoğun çalışan bir anne olarak ‘yapmamalıyız’ diye düşündük. Çocuğumu belli ki ben çalışırken başkaları büyütüyor. ‘Hakkım yok böyle bir şeye’ dedim.

-Aileler çocuklarıyla nasıl irtibat kurmalı?

Sevgi, gürül gürül mama verir gibi yemek verir gibi verilmeli çocuğa. Güven duygusu verilmeli, çocuk güveni bilmeli, fikrini söyleyebilmeli. Çocuk gözüyle görülmek de zaman zaman çocukları sıkıyor. Eğer içinde bulunduğu sıkıntıdan anneye babaya korkarak konuşamıyorsa o da çocuğu yanlış şeylere yönlendiriyor. Tabii ki ilginin de bir dozu var. İlgiyi baskı olarak yapıyorsanız o zaman da çocuğunuza hata ediyorsunuz. İlgiyi onun yeteneklerini ve ihtiyaçlarını fark ederek; özel günlerinde veyahut okul başarılarında onu yüreklendirerek gösteriyorsanız çocuğa katkıda bulunuyorsunuz. Öteki türlü çocuğunuzu ya eziyorsunuz ya da görmezden geliyorsunuz, onu daha olgunlaşmamış olarak düşünüyorsunuz.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious