Aşka dair bir kaç söz

  • Giriş : 16.08.2006 / 00:00:00

Aşkı bir 'sanat' olarak tanımlayan Erich Fromm'a göre, aşktaki mutsuzluğun sebebi "insanın kendi yalnızlığının kölesi olması"...

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


AŞK DEDİĞİN LAF DEĞİL

1788'de Danzig'de dünyaya gelen ünlü filozof Arthur Schopenhauer, "Aşkın Metafiziği"nde, aşk serüvenlerine farklı bir bakış açısıyla yaklaşıyor. Schopenhauer'e göre, aşkın gizli amacı, iki insanın birbirine yaklaşmasının ardında yatan istek, gelecek kuşakları ortaya çıkarma isteği. Yazar, doğanın insanlara hoşluklar yaptığını, ana amaca ulaşımın "renkli" kılındığını savunuyor. Cinsel içgüdülerimizle eşlerimizi seçtiğimizi, üreme ve var olma isteğiyle hareket ettiğimizi anlatıyor.

Üreme isteği

Gelişim psikolojisinin mihenk taşları, belirli bir yaş grubunda, her insanın üreme ve yeni nesil yetiştirme isteği duyduklarını yineliyor. Erik Erikson'a göre, her insan yetişkin çağına gelince, yeni bir nesil yetiştirme isteği duyuyor. AÇEV'in kurucu üyesi, Boğaziçi Üniversitesi'nden Prof. Dr. Sevda Bekman'a göre, Erikson'un "yetişkin" tanımlamasına giren ve çocuk sahibi olmayan duyarlı insanlar da, gene bu gelişim seviyesinin bir sonucu olarak başka şekillerde gençliğe katkıda bulunma yollarını arıyorlar.
"Kimsesiz çocuklara yardım, eğitim desteği, aslında yeni neslin gelişmesi için yapılan her tür destek; bu seviyedeki bir yetişkinin beklenen sağlıklı davranışıdır" diyor Prof. Bekman.
Bilişsel gelişim teorisyeni Piaget, kişilik gelişim sürecini mantık ve neden-sonuç ilişkisi kurabilme yetileriyle açıklayan, bu konudaki teorileriyle literatürde yer alan bir psikolog. Freud ise, aşkı ölüm ve yaşam içgüdüsü olarak açıklıyor. Freud'a göre aşkın temeli libido. Oral ve anal fiksasyon, anne ve babaya olan bağımlılık, daha sonra da Electra ve Oedipus kompleksi... Freud'a göre, ilk aşk anne ve babayla başlıyor.


Erich Fromm ve Aşk Sanatı

1900'de Frankfurt'ta dünyaya gelen Erich Fromm, mutsuz bir çocukluk geçirdi. 25 yaşında intihar eden yakın aile dostları ve Birinci Dünya Savaşı'nın kaotik ortamı, Fromm'u psikoloji okumaya itti. Almanya ve ABD'de eğitim gördü, yıllarca Meksika'da öğretim üyeliği yaptı. Dindar bir Yahudi ailesinin çocuğu olmasına karşın kendisini "ateist" olarak adlandırdı. Fromm, buna karşılık Mevlana Celaleddin Rumi Batı'da popüler olmadan çok önce, eserlerinde Mevlana'dan alıntılar kullandı.
Fromm, Sevme Sanatı'nda, "Tanrı-birey" ilişkisini inceler. Aşk için atılan adımların çoğunun tökezlediğini anlatır.
Fromm, kitabında aşkı bir sanat olarak tanımlar ve her insanın aşk için çaba sarf etmesi gerektiğini söyler. Aşktaki mutsuzluğun sebebini de "insanın kendi yalnızlığının kölesi olması" şeklinde yorumlar. Aşkı "almamız ve vermemiz gereken bir hediye" olarak anlatan Fromm, gerçek anlamda aşkın içine dalabilmek için de tüyolar veriyor:
Kendi aile alışkanlıklarınızdan ve kültürel paradigmalarınızdan fedakârlık edin!

Doç. Dr. Erol Göka:

Aşk farklılıktır

"Aşk söze dökülemez; aşk anlatılmaz, yaşanır" denir. Bu durumu Proust, sevilen kişiye bakarken takınılan araştırıcı, kaygılı ve titiz tavra bağlamaktadır. Gözümüz, kulağımız, tüm duyularımız ondadır; onun ertesi güne randevu verip vermeyeceğini, umutlarımızı ortadan kaldırıp kaldırmayacağını merakla bekler dururuz. Âşık kişi için anlamak seyretmekten önce gelir; sevgilinin sözleri her zaman görüntüsünden daha önemlidir; yüzün görsel çekiciliği yargılardan sonra gelir. Tüm duyularımız ve hayal gücümüz aynı anda harekete geçtiğinden dikkatimiz ürkekleşmiştir. Ondan bize kalan, her zaman iyi çıkmamış fotoğraflardır.
"Her nereye baksam biraz sana benziyor" ya da "Ne kadınlar sevdim zaten yoktular" deriz demesine ama sevdiğimiz kimsenin yüzünü bir türlü tam olarak betimleyemeyiz. Aşırı dikkat âşığın bakışını bulanıklaştırdığından ondan kalan hatıra resme tekrar tekrar bakılır. O yüzden "Yanımdayken bile hasretimdin" denilir. Aşk, betimlemenin yasak olduğu yüz dinidir (Finkielkraut).

Onu 'o' olduğu için sevmek

Âşık, betimleyemeyen olduğu kadar niye sevdiğini de bir türlü bilmeyendir. Bir gün Pascal gibi sevgilisini kişiliğinden dolayı değil, hasletlerinden dolayı sevdiğini düşünür; bir başka gün Hegel gibi sevgisinin nedenini sevilen kişinin hasletlerinin çok ötesinde arar, onu "o" olduğu için seviyordur, yarın bir keder gelse tüm güzelliklerini, tüm özelliklerini alıp götürse onu yine sevecektir. Oysa ne kişilik, ne haslettir aşkta belirleyici olan; önemli olan tek şey onun bizden daha farklı olması, bize eşit olmamasıdır. Bir insanın özelliklerini, güzel, çirkin, histerik, takıntılı olup olmamasını ancak âşık değilsek saptayabiliriz. Aşk, tüm bunları siler, herkesin sevgilide gördüğünü âşık görmez; herkes için sıradan biri olan sevgili onun için herkesten farklıdır; önemli olan gerçekten bir fark olup olmaması değil, bizatihi "fark"tır.
Aşkta yalnızca "fark" görüldüğü için aşkın gözü kördür. Göremeyen âşık öngörüsünü de yitirmiştir. Psikozdadır kısacası ama sıradan psikozdan farklı olarak gerçeği değerlendirme yetisini yitirme nedeni, ilişki kopukluğu değil, karşılaşmadır; "öteki"nin unutulmasına değil, benliği işgal etmiş olmasına bağlıdır.

ATEŞTEN BİR DENİZİ MUMDAN KAYIKLA GEÇMEK

Aşk bir turşudur. Yiyenin midesini bulandırır, yemeyenin ağzını sulandırır!
İşte çocukluk yıllarından dilimizde kalmış bir tekerleme: Aşk bir turşudur...
Madem böyle bir şey, madem sonu hüsran, arada bolca acı, gözyaşı; hatta eski Türk filmlerinden gördüğümüz kan kusmalar, vereme tutulmalar, Avrupa'ya yollanmalar; madem sonunda başka biriyle evlendirmeler; neden o zaman? Aşk nedir o zaman? Bir sado-mazo duygu, bir kendini cezalandırma, bir "en imkânsızı isteme", en olmayacak eşleşme mi?
Çevremdeki insanlara sordum, internette yazılanlar arasında dolaştım. "Aşkın tarifi"ni nasıl yapabilirim diye kafa patlattım. Sonunda başkalarının tanımlarından bir sonuca çıkmanın en doğru yol olacağına karar verdim. Aşk nedir?
Aşk, kırık bir kalp demektir.
Aşk, ölümüne sevgidir.
Aşk, umutsuzca beklemektir.
Erişilemeyen, erişildiği zaman da bitendir.
Aşk, âşık olunanı dünyanın en güzeli/en yakışıklısı zannetmektir.
Aşk, uğrunda ölümü göze almaktır.
Aşk, karşındakini bulunmaz hint kumaşı sanmakla, zavallı bir kişi olduğunu anlamak arasındaki zamandır.
Enayiliktir.
Ateşten denizi, mumdan kayıkla geçmektir.
Aşk anlatılmaz, yaşanır.
10 şişe 70'lik içip ayakta kalmaya çalışmaktır.
Üç günlük heyecandır, gerisi boş yani...
Başka dünyalara sürüklenmektir.
Aşk bir Futbol topuna benzer; sürüklendikçe sürükler, tekmeyi yedin mi her şey biter!
Acı çekmenin en güzel yoludur.
Hasret, sevgi, nefret; yani yaşarken ölmektir.
Aklından bir saniye çıkmayandır.

Aşk olmasaydı eğer...

Aşk olmasaydı eğer, dünya böyle dönmezdi; kesin. Ağaçlar yapraklarını bu kadar güzel açmazdı, ilkyaz bu kadar kışkırtıcı kokmazdı... Ay ışığı kesinlikle böylesine parlak olmazdı.
Aşk olmasaydı, Katarina, Baltacı Mehmet Paşa'yı ikna edemezdi. Kleopatra, sevgilisi Antonius ile bütün güzel sahillerde buluşmazdı. Gala olmasaydı, Salvador Dali de olmazdı. Juliet'e rastlamasaydı, Romeo belki de uzun, sakin bir hayat yaşardı. Martha Bernays, büyük aşkı Sigmund Freud için hayatını adamazdı...
Aşk olmasaydı, dünya bu kadar anlamlı ve anlamsız olmazdı. Bu kadar çok kitap yazılmaz, bu kadar çok şarkı yapılmazdı. Dans edilmez, film çekilmezdi...

Aşk ki gerçek değilse, tutkusu olmaz
Ateşi köze döner, kokusu olmaz
Âşık olan gün, gece, ay ve yıl yanar
Güneş, ışık, rahat ve uykusu olmaz


Ömer Hayyam aşktaki tutkuyu yıllar önce böylesine güzel anlatmış. Özdemir Asaf, "Sevgi bir kişiyi ikide yarım kılar/Aşk iki kişiyi birde" diyerek o büyünün gizemli tarifini yapıvermiş. Attilâ İlhan, hem çok istenen hem de kapıp koyvermekten duyduğumuz korkuyu, "Aysel git başımdan"da ne de güzel anlatmış...

Aysel git başımdan, ben sana göre değilim
Ölümüm birden olacak seziyorum
Hem kötüyüm, karanlığım, biraz çirkinim
Aysel git başımdan, seni seviyorum.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious