![]() Cengiz ŞİMŞEK
|
Beklentimiz hep taşımış olmasından yana. Büyük Osmanlının zihin, bilim, teknik ve strateji mirasının üzerine konmuş olan Türkiye “yüz yıl” olmasına az kalmış bir projeyi uyguluyor. İnsanları, yaşam biçimi, teknolojisi, yatırımı, fikir dünyası, bilim ve sanata bakışı, yatırımı, ticareti, yardımlaşması, sivil toplum örgütlenmesi, hukuku ve daha sayamadığımız ama hayatımızın tamamını kapsayan ve birçok alanda karşımıza çıkan her şeyiyle yeni bir şablon bu.
Atatürk ve beraberindekiler bu projeyi hayata geçirirken hayalleri hep müreffeh olmak, gelişmiş ülkeler seviyesine erişmek, dünyadan kopmamak, hep modern (çağdaş) kalmak, sahip olduğumuz o ruhu ilerilere taşımaya gayret etmekti. Bu nedenle de öğretmenlere “Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri” ve “Öğretmenler Birliği Kongresi”nde şu istikametleri veriyor:
- Öğretmenler!... Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.
- Öğretmenler!... Cumhuriyet
ilmen
- Öğretmenler; Yeni nesli
- Cumhuriyet sizden "fikri hür
- Öğrenci ne yaşta ve sınıfta olursa olsun
- En mesut olanlar
Son günlerde Teknik Eğitim ve bu vesileyle teknik öğretmenlere yönelik bir takım düzenlemeler yapılmaya başlandı. Bu aralar öğrencilerim final sorularımdan şikayet ediyorlar ama ben yine de affınıza sığınarak ek soru sorayım: Atatürk'ün Cumhuriyet'i kurarken dile getirdiği bu hedeflere hala erişememiş olmamız neyin göstergesidir? a.) Atatürk'ün ne kadar da mefkuresi yüce bir insan olduğunun b.) O günden bugüne kadar onu dinleyen bizlerin ne kadar da bön olduğumuzun c.) Her ikisi d.) Hiçbiri.
Eğitim sistemimizin içinde bulunduğu hale bir bakacak olursak yukarıdaki soruya doğru bir cevap verme şansımız artacaktır. Bir devlet olarak genç neslimizi nasıl bir kişinin yetiştirmesi gerektiği, gençlere nasıl bir eğitim vermemiz gerektiği ve bunu yetiştirirken nasıl bir halet-i ruhiyenin içinde olmamız gerektiği defalarca belirtilmiş. Sadece bu üç kriter bakımından sistemimizi, öğretmenlerimizi ve müfredatlarımızı incelemek ve gerekiyorsa bir hedef yenilemesi yapmak gerekiyor. Hani malum, öğrenciler şimdi bir sınav hengamesindeler. Bir de öğretmenler ve sistem olarak kendimizi sınava tabi tutsak.
Sistemin bir çıkmazı olarak “Öğretmenler; Yeni nesli
Her yıl 700 bin civarında ortaöğretim mezunu veriyoruz. Üniversiteye girmek isteyen sayısı ise eskilerle birlikte 600 bin civarında. Bunların sadece 400 bini üniversiteli olabiliyor. Geri kalanlardan kızlar evleniyor, oğlanlar ya “gelecek sefere” umudunu geliştiriyorlar ya da bir baltaya sap olmaya çalışıyorlar. Bu amaçla yurt dışı turları, işçilik, tatil beldelerinde Alman, Fransız ve Rus kızlarına her türlü hizmet erliği vs. İlhamlarını nereden ya da kimden alıyorlar bilmiyorum ama bazı öğrencilerimiz sitemin onları dışarıda tutmasına razı olmayıp şansını kendi ülkesinin dışında arıyor, ta ki, “Öğretmenler!... Cumhuriyet
2004 OECD raporuna göre 143 milyon nüfuslu Rusya'nın yurt dışında okuyan öğrenci sayısı 22 bin, 127 milyon nüfuslu Japonya'nın 55 bin, 60 milyon nüfuslu İngiltere'nin 25 bin ve 70 milyon nüfuslu Türkiye'nin de 45 bin yurt dışına resmi yoldan öğrenci gönderdiği görülmektedir. Burada dikkat edin, eğitim amaçlı Türkiye'den yurt dışına ciddi bir kaçış var. ABD, Almanya, Rusya, Bosna, Azerbaycan, Kırgızistan, Kazakistan, Gürcistan gibi ülkelerde okuyan öğrencilerle sık sık sohbet etme ve eğitim adına dertlerini dinleme fırsatım oldu. Hayata bir şekilde atılmayı kendine iş edinmiş bu öğrencilerimizin hepsinin gözleri sürmeli(!) Ana kuzuları. Yine birçoğu bir şekilde okullarını bitirmek ve ülkesine hizmet etmek aşkıyla yanıp tutuşanlar. Üniversite seçme sınavından aldıkları puanlar Türkiye'de okuma imkanı vermiyor. Bu nedenle aynı puanlarla yurt dışındaki üniversitelerde şanslarını deniyorlar. Mezunlar YÖK'ten denklik alıp hayata “yurt dışı görmüş eğitimli insanlar” olarak devam ediyorlar. Bu gençlerimiz kendini her şeye rağmen şanslı hissedenler. Ve haklılar da.
Gidip, okudukları okullarda dertleşmenizi, hasret ve hayallerini dinlemenizi isterdim. “Tek amacım ülkeme ve ana babama hayırlı bir insan olmak” diye başlarlar sözlerine. Bosna'da Türk Dili Edebiyatı bölümünde okuyan Ayşegül'e istediğiniz kadar anlatın İstanbul'u yine de gözündeki dumanı silemezsiniz. Türkiye'de anne ve babasıyla görüşme imkanım oldu. Bir babanın kızına bir kelime bile söylemeden yıkılasıya ağladığını ilk defa gördüm. İki kelime dökülüyordu dilinden “hocam…, siz….” ve bir de ikiye katlanmış mektup zarfı…. vesselam.
Bosna'da dökülen göz yaşları, kurulan hayaller ve İstanbul Boğazı…. Hayal etmemek, heyecan duymamak, “ülkemmmmmmm” deyip burun kemiklerinizin sızlamaması mümkün değil. Ve ardından hasret şarkı olup takılır dilinize “Aaaaaahhh İstanbul, İstaaaanbuuuul… Kara gözlü sevdalımsın, Sabahları gözlerimi yıkadığım, martılarıyla dertleştiğimsin, Hani o simitçilerin, günde beş vakit ezanların var ya… Aaaaah İstanbul İstaaanbul…”
Bu hasreti Rusya'da, Ukrayna/Kırım'da okuyan öğrencilerden de dinledim. Tıp Fakültesi okumak için çocuğunu gönderen bir babanın ikide bir “Hocam… gözünü seveyim bak… hani bir şey olursa…” diye başlayıp, bir gelecek kazansın diye sıraladığı cümleler hala kulaklarımda.
Evet, kimileri tarih yazmaktan bahsediyor ama ben “bir tarih yaşanıyor” diyorum. Kızıyla kızanıyla bir hayal uğruna ta yaban ellere gidip, hasreti iliklerinize kadar çekmek ne delice bir şey değil mi? Eğitim, gençlik, ümit, gelecek… Bunlar bir ülke için var olmak demek. Bu gözü sürmeli insancıklara umut olmak o kadar muhteşem ki… “Belki bir daha görüşemeyiz” düşüncesiyle bir öğrencime “Sende ciddi bir eğilim ve potansiyel var. Lütfen kendini harcama. Daha başlangıçta planını yap.” demiştim. Öğrencimi ondan sonraki zamanlarda fazlaca meşgul gördüm. Dertli, telaşlı ve dalgın hale gelmişti. Bir ara teneffüste yanıma gelip “hocam bende değerli ne gördünüz?” deyip ardından gözlerinin dolması önemli bir sıkıntıyı işaret ediyordu: “Bu zamana kadar iş bilmez, zaten işe de yaramaz görüldük hocam.” Evet dert bu. Öğretmenlik biraz dertlenmeyi ister. Ufku çizen çizmiş evvelinde. Sitemi işlemez hale getiren bizler neslimizi maalesef atıl kıldık. Zamana boca ettik anlayacağınız. Bakıyorum, çoğu aile çocuğunu el yordamıyla bir yerlere sevk ediyor. Yani düşe kalka. Osmanlıya kadar gidip de tarihi dilendirmek istemiyorum fakat Cumhuriyetimiz de az yaşlı değil ki. Bu kadar tecrübe bizi artık ayaklarımızın üzerine dikmeli değil mi?






