"Bayan Cumhur"un sancılı yolculuğu

  • Giriş : 27.08.2007 / 11:05:00

"Abdullah Gül, Köşk yoluna çıkarken, gözler kendisinden çok eşinin üzerinde

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Abdullah Gül'ün nasıl bir Cumhurbaşkanı olacağından çok, Hayrünnisa Gül'ün nasıl bir First Lady olacağı tartışılıyor. Bu konuda herkesin bir fikri var ama ortalıkta pek az bilgi var."

Onun Köşk'te kocasının ardına saklanmış, kendi halinde bir gölge kadın olacağını sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Çünkü yaptıkları yapacaklarının garantisi...

Abdullah Gül, Köşk yoluna çıkarken, gözler kendisinden çok eşinin üzerinde... Abdullah Gül'ün nasıl bir Cumhurbaşkanı olacağından çok, Hayrünnisa Gül'ün nasıl bir First Lady olacağı tartışılıyor.
Bu konuda herkesin bir fikri var ama ortalıkta pek az bilgi var.
Bu yazıda, ona dair kimi kişisel gözlemlerden, kimi çevre bilgilerinden derlenmiş bazı izlenimler aktarmak istiyorum.
Bu izlenimleri okuyunca onun "Köşk'te kocasının ardına saklanmış bir gölge kadın" olmayacağını siz de tahmin edebileceksiniz.

"Lider olabilir"
Bu gözlemin ilk işaretine, Hayrünnisa hanımın ortaokul karnesinde rastlıyoruz.
Koca Ragıp Paşa İlkokulu'ndan sonra Çemberlitaş Kız Lisesi'ne geçen Hayrünnisa Özyurt, ortaokulu 1978-79 döneminde bitirmiş.
3-C sınıfının 1141 numaralı öğrencisi Hayrünnisa, okul birinciliğine adaymış. Yıl sonu karnesinde 9'un altında notu yok. Dönem ortalaması 9,3...
Bu gözkamaştıran karnenin altına sınıf öğretmeni şu gözlem notunu düşmüş:
"Çok başarılı. Lider olabilir."
O notu düşen öğretmenle konuştum. Şunları söyledi:
"Benim iftiharımdır. Çok kıymetlidir benim için. Evladım gibidir. Terbiyeli, üstün başarılı, iyi bir aile çocuğu... Son derece kararlı, iddialı bir kızdı. Herhangi bir dersten notu biraz düşük gelse üzülürdü. İftiharlık öğrenciydi. Çok severim kendisini..."
"Keşke okuluna devam edebilseydi" diye bitirdi sözlerini...

"Daha çok küçük"
18 Ağustos 1979'da 15 yaşına bastı Hayrünnisa Özyurt...
Şimdiki oğlu Mehmet'in yaşındaydı yani...
Kökleri Kayseri'deydi ama o doğdu doğalı İstanbul'da oturuyordu.
Bazı yazlar, aile büyüklerini ziyaret ya da düğün için Kayseri'ye gidiyorlardı.
O yaz da, kendi kuzeni, Abdullah Gül'ün kuzeniyle evleniyordu.
Düğünde uzun zamandır oğluna bir kısmet arayan Adeviye Gül'ün gözüne takıldı.
Adeviye hanım aradığını bulduğunu düşündü. Özyurtlar da "mazbut bir aile" idi. Aileyle görüştü. Daha önceki talipleri reddetmişlerdi. Bu kez "Olabilir" işareti çıkınca konuyu oğluna açtı.
Abdullah Gül 30 yaşındaydı.
Gelin adayının henüz 14'ünde olduğunu öğrenince "Daha çok küçük" diye itiraz etti.
Ancak Hayrünnisa hanımla tanışınca fikri değişti. Karşısında çocuk yaşta ama aklı başında bir kız vardı. O da "konudan", düğünden sonra haberdar olmuştu.
Evlenme fikrine itiraz etmedi. Zaman istedi ama damat beklemeye niyetli değildi. Mecburen kabul etti.
Tek koşulla: "Okula devam edecekti."
Koşul kabul edildi. Sözlendiler.

Evlilik yasak
Medeni Kanun'a göre 15 yaşını doldurmadan evlenmesi yasaktı. Mecburen bekleyeceklerdi.
Abdullah Gül, Sakarya Üniversitesi'nde asistandı ama evi İstanbul'daydı. Bu süre içinde İstanbul'da da görüşeceklerdi.
Hayrünnisa hanım zannedildiği gibi o günden sonra örtünmedi; daha önceden örtünmüştü. Muhtemelen okul kapısında başını açıyordu.
O yılın eylülünde okulunun lise bölümüne kaydoldu.
Sözlendiğini okula haber vermeden, eğitimine devam etti.
Çünkü lise çağında sözlenmek, nişanlanmak büyük disiplin suçuydu; hele evlenmek okuldan atılma sebebiydi.
Lise 1 karnesi yine başarılıydı: Kimya 9, cebir, 9, fizik 8, biyoloji 8, İngilizce 8...
Bu kez sadece bir tek 10 vardı: Din bilgisi...
Beden eğitiminden ise "raporlu"ydu.

Balayında baskın
18 Ağustos 1980 Pazartesi günü 15'ini doldurdu Hayrünnisa hanım...
Yasal engel kalkmıştı. O gün evlendi.
Kayseri adetince pazar günü büyük bir yemek verildi.
Pazartesi karşılıklı hediyeler ikram edildi.
Salı kına gecesi vardı.
Çarşamba günü de resmi nikah yapıldı.
Üç hafta kadar Kayseri'de kaldılar.
Sonra Erenköy'de hazırladıkları evlerine yerleşmek üzere İstanbul'a gittiler.
Kötü bir gündü; gelinin babası kalp krizi geçirmişti. Hastanedeydi.
Tarih 10 Eylül 1980'di.
O evde bir gece kalabildiler.
Daha bavullarını bile açmamışlardı.
Ertesi gece darbe oldu.
12 Eylül sabahı saat 6'da kapıları çalındı.
Bir astsubay "balayındaki" Abdullah beyi götürmeleri gerektiğini söyledi.
Abdullah bey hazırlanırken o, salonda bekleyen astsubaya kahve pişirdi.
Ardından kocasını götürdüler. Yeni evindeki ikinci gününde yapayalnız kalmıştı.
Gözyaşına boğuldu.
Az sonra kapısı çaldı.
Gözyaşlarını kuruladı. Sakinleşti. Kapıyı açtı. Komşusu gelmişti.
Hiçbir şey yokmuş gibi davrandı. Ama komşusu her şeyi görmüştü:
"Yalnız kalmayın, kızım sizinle kalsın" dedi.
Teşekkür etti. Kızın yanında bile ağlamadı.
O günden sonra, durumdan habersiz, tebrik için gelenlere de eşinin gözaltına alındığını söylemeyecekti.
Balayını yalnız geçiren gelin, daha sonra eşi Cidde'deyken ilk çocuğunun doğumunda da yalnız olacaktı.

"Okumama sen mani oldun"
Ya okul? Bu bölüm üzücü gerçekten:
Evlilik, onu çok başarılı bir öğrencilik hayatından koparıp aldı.
Okul yönetmeliği evlenmesine imkan vermediğinden mi?
Bazı okul yöneticileri evlendiği için onu affetmediğinden mi?
Okula girerken başını açmayı reddettiğinden mi?
Kocası okula gitmesini istemediğinden mi?
Ev işleriyle okulu bir arada yürütemeyeceğinden mi?
Her nedense bırakmıştı işte...
O kadar başarılı iken bıraktığına da çok üzülüyordu.
Durumu en sevdiği öğretmenine korkarak açtı. Ama o öğretmeni cesaret verdi:
"Üzülme. Sen kendini kanıtlamış bir öğrencisin. Okulu dışardan da bitirebilirsin" dedi.
Kararlıydı. Derslerini evde çalışıp okulu dışarıdan tamamlayacaktı.
1981 ve 82 yıllarında hep çalıştı. Nihayet 1982'de sınava girdi. Ama girdiği gibi salondan çıkarıldı.
12 Eylül döneminde okulda başörtüsü konusundaki kurallar sıkılaştırılmıştı. Başörtüsüyle sınava alınmadı. Kendisi de çıkarmadı.
Ve diploma düşü böylece bitti.
Ömür boyu eşine, "Okumama sen mani oldun" diye kızacaktı.

Arabistan'da direksiyon kursu
Ama yılmadı. Aradan yıllar geçse de yarım kalan tahsilini unutmadı.
Ve 17 sene sonra, dışarıdan liseyi bitirmek isteyenler için kredi sistemi getirilince, başarılı notları sayesinde pek az fark ders vererek diploma alabileceği bir fırsat buldu.
Erbakan hükümetteydi; başörtüsüyle sınava girebildi.
Hiç dershaneye, kursa vs. gitmediği halde fark dersleri verebildi.
Ve oğlu Mehmet'in ilkokula başladığı sene, 17 yıl gecikmeyle lise diplomasını alabildi.
Hemen üniversite sınavına girdi. Çünkü o zaman başörtüsüyle üniversite sınavına girmek de mümkündü.
Dil Tarih'te Arapça Dili ve Edebiyatı okumak istiyordu. Eşinin görevi dolayısıyla gittiği Cidde'de biraz Arapça öğrenmişti.
Arapça kursu dışında, İngilizce ve bilgisayar kursuna da gitmişti.
"First Lady"nin kararlılığına dair bir işaret daha:
Cidde'de Abdullah Gül gündüz çalışırken Hayrünnisa Gül evde Ahmet'le Kübra'ya bakıyordu. Sonra, akşam eşi eve geldiğinde çocukları ona bırakıyor ve kursa gidiyordu.
Gittiği sürpriz bir kurs daha var: Direksiyon kursu...
Evet, kadınların araba kullanmasının yasak olduğu Arabistan'da Hayrünnisa Gül direksiyon kursuna gidiyordu.
Bütün gün evde kocasının işten dönmesini beklemekten sıkılmıştı.
Sürüş hocası olan kocasıyla tatil günleri sabah erkenden şehir dışında bir bölgeye gidip gizlice direksiyon çalışıyorlardı. Bu tehlikeli derste Hayrünnisa hanım, Abdullah beyin sıraladığı bidonların arasına Toyota arabasını park etmeye çalışıyordu. Türkiye'ye döndüğünde ilk sınavda ehliyet aldı.

"Aslan burcudur"
Dönelim üniversite sınavına...
Hayrünnisa Gül yine kurssuz, dershanesiz girdiği üniversite sınavında istediği bölümü kazandı. Ancak nasıl tam lise mezuniyet sınavına gireceği dönemde 12 Eylül patlamışsa, tam üniversiteye gireceği dönemde de 28 Şubat patladı.
Eşi ve onlarca kamerayla birlikte gittiği DTCF'de başörtülü fotoğrafla yaptığı başvuru kabul edilmedi.
Ve üniversite düşünü gömmüş oldu.
Tamamen mi?
Bir danışmanı "O, Aslan burcudur"diyor: "Asla yılmaz. Rızası olmadan bir şey yapmaz. Ve bir işi yapıyorsa en mükemmelini yapmaya çalışır."
Yarın üniversitede türban yasağı kalkarsa Cumhurbaşkanlığı Köşkü'nde bir üniversite öğrencisi olur mu?
Olabilir.
Yazıyı yeni "First Lady"nin kayıp yıllarının ardından, bu hafta evlenecek kızı Kübra'ya lise çağında verdiği direktifle bitirelim:
"Okulu bitirmeden asla evlenemezsin."

Kabineyi bastığı gün

Hayrünnisa Gül'ün Çankaya'da pasif kalacağını sananlara, çevresinden dinlediğim birkaç sahne aktaracağım.
İlkinin tanığı bir bakan:
Abdullah Gül'ün Dışişleri Bakanlığı dönemi...
Hayrünnisa hanım gelen yabancı konukların eşlerine Türkiye'nin gözde mekanlarını gezdiriyor.
Ve gezdirirken utanıyor.
Konukları ağırladıkları Ankara Palas dökülüyor.
Sultanahmet, Dolmabahçe bakımsız.
Tarihi eserler de öyle...
Bir şeyler yapmaya çalışıyor ama mevzuat engel; ödenek yok. Bakanlar Kurulu ilgilenmiyor.
Ve bir gün, Hayrünnisa hanım "Kabineyi basmaya" karar veriyor.
Bakanlar Kurulu toplantısı başlamadan salona giriyor.
İçtenlikle bakanlara derdini anlatıyor:
"O tarihi binaların hali sizi de utandırmıyor mu? Lütfen yardımcı olun, sponsor bulun ya da ödenek ayırın; şu görüntüyü düzeltelim" diyor.
İstediğini söküp alıyor.

Kırılan topuğa itiraz
İkinci sahne bir resmi kurumda geçiyor.
Bankodaki görevli önündeki kuyruğun sonunda bir süredir bekleyen kadını görüp tanıyor:
"Hanımefendi, hayırdır" diye soruyor.
"Bir ayakkabı almıştım. Alır almaz topuğu kırıldı. İade için gittim. Gereğini yapmadılar. Şikayet için başvurmaya geldim" diyor.
"Niye kendinizi tanıtmadınız, hemen gereğini yapardık" diyorlar.
Ses etmiyor.

Şantiye şefi gibi
Yakınları onu asıl, Başbakanlık ve Dışişleri konutlarındaki tadilat çalışmalarıyla tanıyorlar.
Bu iki önemli mekana çekidüzen verebilmek için şantiye şefi gibi çalışıyor Hayrünnisa Gül...
Yabancı konuklara verilecek hediyeler için resmi antetli paket kağıdı tasarlamaktan yemek mönülerini yenilemeye, Ankara Palas'ın deposundan getirtilen koltuklara yeni kumaş kaplatmaktan masa örtüleriyle sofra takımlarını kayıt altına alıp arşivlemeye, duvarlardaki tabloların ve bahçeye diktiği meyve ağaçlarının envanterini çıkarmaya kadar her şeyle ilgileniyor.
Yabancı bir ülkeye gideceği zaman orada görüşeceği partnerinin kimliğini ve ülkenin özelliklerini araştırıyor.
Şimdi tekrar soralım:
Bu sicille, Köşk'te pasif bir First Lady olacağını söyleyebilir misiniz?

Siyaseti hiç istemedi

1991 yılında Hayrünnisa hanım üçüncü çocuğuna yedi aylık hamileydi.
O yaz bir sünnet düğünü için Cidde'den Türkiye'ye geldiler.
Biraz kalıp döneceklerdi. Sonra da doğuma kadar uçağa binemeyecekti.
Ama hiç beklenmedik bir şey oldu.
Abdullah Gül milletvekilliği teklifi aldı.
Hayrünnisa hanım eşinin siyasete girmesini hiç ama hiç istemedi. Son ana kadar direndi. Israr eden arkadaşlarına sitem etti. Eşini vazgeçirmeye çalıştı. Hatta bir ara vazgeçirdi.
"Tamam yarın dönüyoruz" sözünü aldı.
Ama o sözü aldığı akşam, eşinin ismi televizyonda aday listesinde anons edildi. Tatsız bir emrivaki ile karşılaşmışlardı.
Partinin şansı hiç yok gibiydi.
Kayseri'deki oy oranı yüzde 9'du. Yüzde 25 il barajı vardı.
Sadece bir dayanışma gösterisine benziyordu.
Abdullah bey Cidde'de çalışmakta olduğu İslam Kalkınma Bankası'ndan bir ay ücretsiz izin aldı.
Hayrünnisa hanım doktoru dönüş izni vermeyince gidiş biletlerini iptal etti.
Çocuklar, geçici misafir öğrenci belgesi ile okula yazdırıldı.
Nasıl olsa kazanamayıp döneceklerdi.
Ama bir mucize oldu.
Kazandılar.
Hayrünnisa hanım doğumu Türkiye'de yaptı. Cidde'de okuyan diğer iki çocuğunu Ankara'daki okullara yazdırdı.
O haliyle evini kapattı.
Cidde'de yaşadıklarından çok daha küçük bir lojmana, Cidde'de kazandıklarından katbekat az bir maaşla döndüler.
Daha önemlisi, Cidde'de sekiz yıl boyunca düzenli bir mesaiyle çalışan Abdullah Gül'ü kaybetmişlerdi.
Gül o günden sonra siyasetin tünellerine dalacak ve çocuklarının nasıl büyüdüğünü hatırlamayacaktı.

Can Dündar-MİLLİYET

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious