Beckett’ın yüz yıllık sessizliği

  • Giriş : 20.04.2006 / 00:00:00

Samuel Beckett, 1930’ların ilk yarısında çoğunlukla Paris’teydi ve çok mutsuzdu. Para sıkıntısı çekiyordu, bir türlü yazamıyordu, bir şeyler yazabildiği seyrek anlar hep ‘çok kötü yazdığı’, ‘bir türlü beceremediği’ duygusuyla zehirleniyordu.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Daha sonraki yıllarda yazdığı kitapları okuduğumuzda, bu dertlerden Beckett’ta en derin izi bırakanın ayak, bel ve boyun ağrıları olduğunu düşünebiliriz. Ve bu, ‘ne yazık ki’ doğrudur. ‘Büyük yazar’ların çektiği ızdırapların biz fanilerin sırrına çok da vâkıf olamayacağı, bulanık, metafizik dertler olması gerektiğine duyulan romantik inancı, Beckett muhtelif vesilelerle çürütmeye çalışmış; ama muvaffak olamamıştır. Pek çok röportajında, ‘Allah aşkına Godot kim?’ sorusu aynı bıktırıcı ısrarla bininci kere sorulduğunda, “Godot’nun kim olduğunu bilseydim, bunu oyunda söylerdim.” açıklamasını yaptıktan sonra, hep aşağı yukarı şunu söylemiştir: “Kitaplarımda ne söylediysem, kastettiğim şey de tam ve sadece odur. Ne eksiği ne fazlası. Başka bir şey kastetmek isteseydim, o başka şeyi söylerdim.” Ama Godot’yu Beklerken’den önce yazdığı Watt’ın son sayfasındaki beddua da kâr etmemiştir zaten: “Yazdıklarımda simgesel anlamlar arayanların boynu altında kalsın.”

Otobiyografisi ‘Gelecek Uzun Sürer’in bir yerinde, Althusser, bir sohbetleri sırasında, şu ‘beden’ mevzuunu biraz abarttığını söyleyince, Merleau-Ponty’nin ‘Ama hepimizin birer bedeni var’ gibi bir cevap verdiğini anlatır. Bu basit, apaçık ve sıklıkla ihmal edilen gerçek, Beckett’ın kitaplarının üzerine kurulu olduğu derin gerçeklerden biridir: Ayağımızı sıkan lanet bir pabuç, sızlayan bir diş ya da felaket bir boyun ağrısı, gündelik hayatımızda pek çok metafizik soruyu aşar, içerir, önemsizleştirir ya da unutturur. Godot’yu Beklerken’de, oyun boyunca ayakkabısını çıkarmaya çalışan Estragon’un ‘çabası’ ya da ağır ve biçimsiz bir çuval gibi oradan oraya sürüklenen Molloy’un, bir çukurda kıpırtısız yatan Malone’un ve ünlü üçlemenin Adlandırılamayan başlıklı son cildindeki, bir sesten ibaret anlatıcının bedenlerinin içinde kısılıp kalmışlıkları, Beckett’ta tespit edebileceğimiz, ‘simgesel’ olmayan belki de tek anlamdır.

Mevcut biyografilerinden, Beckett’ın 1920’lerin sonunda tanışıp bir süre asistanlığını yaptığı James Joyce’tan çok etkilendiğini, hatta bu etkilenmenin Joyce’un bazı tavırlarını -giyim tarzı, sigarayı tutuş- taklit etmeye kadar vardığını öğreniyoruz. II. Dünya Savaşı’ndan -ve Joyce’un 1941’deki ölümünden- sonra yazdığı kitaplardaki, Joyce’unkinin tamamen zıddı üslubu ve yazar tutumunu, başka sebeplerle birlikte bu etkilenmenin büyüklüğüne de bağlayabiliriz: Etki o kadar derindi ki, tedavi etmek farz olmuştu.

İşin başında, Beckett’ın, hemen hiçbir kitabı okuyucusunu dilinin gücü ya da güzelliğiyle etkilemez. Hiçbir kelimesi ya da cümlesi, Joyce’taki gibi mümkün olduğunca fazla ‘şeye’ karşılık gelmeye, dünyanın mükemmel bir dilsel muadilini oluşturmaya çalışmaz. Joyce’un savurgan kelime sarfiyatının yerini Beckett’ta pintice bir kelime tasarrufu almıştır. Beckett’ın eserleri kronolojik olarak kısalır, küçülür, büzüşür, suskunluğa biraz daha yaklaşır, mutlak sessizliği dile getirmenin teknik yollarını arar ve bunun imkansızlığıyla sona erer. “Dille istediğim her şeyi yapabilirim.” diyen Joyce’un Beckett üzerindeki etkisinin, uzun bir evrim sürecinin sonunda ve büyük bazı kopuşların ardından “Dille yapabileceğim pek bir şey yok”a dönüştüğünü görürüz. Çok eğip büktüğü Descartes’çı kadim akıl-beden ikiliği, Beckett’ta yığılıp kalmış kıpırtısız bir bedenle, ondan kopup uzaklaştıkça dili de beyhude bulma noktasına gelen çaresiz bir aklın, bir natürmorttaki iki meyve gibi öylece yan yana duruşlarına dönüşür. Akıl, geriden bir yerden, bir zamanlar içinde kıpırdadığı, varoluşunu garantilediği bedeni hüzün ve çaresizlik içinde, sessizce seyreder. Orada anlatılamayacak kadar yoğun ve bıktırıcı bir ağrıdan, sımsıkı bir cendereden, olduğu yerde kıvranıp duran bir yığından başka bir şey göremez.

Yüzüncü doğum yılında Beckett’ı yâd etmenin en iyi yolu, belki de bu yüzden, ölümüne sevinmek olmalı; çünkü, ne de olsa, nihayet, bütün o uykusuzluklardan, nefes darlıklarından ve ayak, bel ve boyun ağrılarından kurtuldu.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious