BEDİRHAN GÖKÇE 'ŞİİR'İ ANLATTI

BEDİRHAN GÖKÇE 'ŞİİR'İ ANLATTI.92720
  • Giriş : 27.02.2008 / 13:00:00
  • Güncelleme : 29.06.2008 / 17:34:09

Bedirhan Gökçe'yle şiirin ve şairin bugünkü yerini ve değerini konuştuk.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Bedirhan Gökçe'yle röportaj yapmaya gidiyorum. Kulağımda Yedi Karanfil’den Fazilet, dinleye dinleye yürüyorum. “Çok güzel sorular sormalıyım ki çok güzel cevaplar karşısında utanıp kalmamalıyım” diye de söylenip duruyorum.

 

Gün akşama doğru dört nala koşuyor, bense Bedirhan Gökçe’nin sorularıma vereceği cevabı merak ediyorum.

 

O iyi bir yorumcu olduğu gibi, iyi de insan. Röportaj bitince bunu daha iyi anlıyorum!

 

***

Röportaj: Muaz Kalaycı, Genel Yayın Yönetmeni

Redakte: Tuğba İskeçe

 

— Sizce şiirin okura karşı sorumluluğu nedir ve son dönem Türk şiirinin okura karşı sorumluluklarını yerine getirdiğini düşünüyor musunuz?

 

Şiirin bir sorumluluğu olmaz olsa olsa şairin sorumluluğu olur. Her yazan kendine yazar bir kere, her yazan kendine ve kendini yazar… Kendinde bulduğu şeyi ortaya koyar, okur da onun içinde ne kadar kendini bulursa o şiir o kadar yaşar. Bir şair sorumluluk duygusuyla yazar mı yazmaz mı sanatçı bu tür şeylerin baskısı altında yaşamayı sevmez. Sanatçı hür yaşamak ister, yazmak istediğini hür anlatmak ister. Bu yüzden de bazı toplumsal değerleri dikkate alarak yazar. Eğer militarist bir şair değilse, eğer bir isyanı yoksa bu tür tavırlara dikkat eder. Zaten diğer duruş da onun duruşunu gösterir. Bu yüzden de “okura karşı sorumluluğu var mıdır?” sorusuna yanıt verecek olursak her iş yapanın insana karşı bir sorumluluğu vardır zaten. Karşıda anlamını bulduğu sürece ve anlam yüklendiği sürece bu anlam bulur ve yaşamaya devam eder. Bu yüzden de “bu sorunun moda mod cevabı şudur” diyemeyeceğim. Karşılığını bulmayan, anlamını bulmayan ve kabul görmeyen hiçbir iş zaten iş olarak kalmaz. Ha keza şair yazar, Bedirhan Gökçe de okur, dinleyen de beğendiğini alır.



 ŞAİR TARİHE NOT DÜŞER

 

— Dünyada kan gövdeyi götürüyor. Bir tarafta açlık diğer tarafta lüks yaşamlar…vs  Dünyada tüm bunlar olurken şiir nerede duruyor, nasıl duruyor, nasıl durmalı?

 

Şiir burada elbette isyanda durur. Şiirin kendi iç dünyasında zaten militarist bir yapı vardır. “Suskunsa şairi bir milletin, Düşmüştür içine devasız illetin” diye sevgili Mehmet Çetin’in bir şiiri var. Bir de Mehmet Emin Yurdakul bir şiirin de derki; “Bırak beni haykırayım, susarsam sen matem et!” Şairleri haykırmayan bir millet sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir. Şair sadece yaşadığı devrin fotoğrafını çeker. Bazen geçmişten örnekler sunar ve belki de birilerinin kitaplarca anlatamadığı şeyleri iki mısranın, bir kıtanın içerisinde anlatır. Şairin duyarsız olması mümkün değil. Yani ne açlığa duyarsız kalabilir, ne de dünyadaki zulme duyarsız kalabilir. Neden birilerinin pervasızca yemesine içmesine duyarsız kalsın ki şair! Zaten yazmaya başladığı andan itibaren yüreği ve kalemi ona böyle bir görevi biçmiştir. Örneğin “Adam kavgada belli olur” albümümdeki “Kerkük çığlığı” şiirini okumamın sebebi budur. Kerkük’te yaşanan dramı anlatır. İnsan balık hafızalıdır ve tarihi zaman içinde unutur. Dün Bosna’da, Kosova’da yaşananları nasıl unuttuysa bu millet yarın da unutacaktır ve şair burada unutulmamak adına tarihe bir not düşer. Bu yüzden de şair etkilenir, şiir de etkilenir, millet de orda anlamını bulur ve belki de sanatlar içerisin de kayıtsız kalamayan tek sanat burada şiirdir.

 

KURAN-I KERİM’İN İNİŞİNDE BİLE ŞİİRSEL BİR KAVGA VAR

 

— Şiirlerinizde duygusal bir yoğunluk görünüyor. Duygusal ağırlık taşıyan şiirlerin, olaylar karşısında da aşırı duygusal kalma ihtimali yok mu? Aşırı duygusallık, şiirin olaylar karşısında somut bir duruş sergilemesine engel değil midir?

 

Şiir bir sonuç bildirgesi değildir. Şiir, insanlara bir şeyleri haykırır. Siz buna ama uyarsınız ama uymazsınız. Şiir, yazılı tarih içerisine geçen bir genelge değildir. Yazılı tarih içerisine düşmüş bir nottur, gönül notudur. Haliyle şiir bir duygudur ve duygusal bir not düşmek zorundadır. Ama bu duygusal notun yine karşı taraftaki anlamını bulmasıyla harekete geçer. Dünya tarihine, İslam tarihine baktığımız zaman Kuran-ı Kerim’in inişinde bile şiirsel bir kavga var. İslamiyet öncesi Kâbe’nin duvarlarına asılan şiirlerle birlikte ayetler gelmeye başladığı zaman insanlar diyor ki; “Bu normal bir beşer kelamı, bu normal bir insan sözü olamaz. Bunları bir insan yazamaz”. O dönem içerisinde şiirleri kapışıyorlar ve şiirlerin kapışıldığı yerde inen ayetlerdeki şiirsel güç öyle bir yüksek noktada ki, belagat öyle bir üst noktada ki orda ki bütün şiirleri alt üst ediyor. Şiirin her dönem insan üzerinde etkisi vardır. İnsanoğlu var olduğu sürece insanın iç dünyasını haykıran, feryat eden bir duruşudur şiir. Bu yüzden de o ne kadar duygusal anlatılırsa anlatılsın duygusal bir şiir olarak kalmaz. Mutlaka karşılığını bulur. Bazen kavimler, bazen insanlar bir şiir yüzünden birbirine girer. Tarihte olmuştur bu.



HERKES ŞİİR OKUMAZ, ŞİİRİ YORUMLAMAK DA ÖNEMLİ

 

— Son yıllarda  şiirin okunmaktan çok dinlendiğine şahit olduk. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce şiir dinleyicilerinin şiir okuyucusundan farkı  ya da farkları ne? Şiir dinlemek mi, şiir okumak mı?

 

Şiir okumak farklı kesimin işidir. Herkes şiir okumaz. Zaten okumayan bir milletiz. Ama şiir okunulabilirliklerin içinde en kolay ve en basitidir. En uzun şiiri okumak insanın beş dakikasını alır. Ama şiirleri biz okuduğumuz zaman çoğu dinleyiciden şu sözleri duyuyoruz: “Ben bu şiiri yıllardır okurum ama ilk defa anlamını yakaladım” Yani şiirin bir de güzel anlatımı var. Özdemir Asaf  diyor ki; “Bir şiiri anlamasan da olur, Ama onu kötü okuma ne olur” Bir şiiri iyi okuyup şiirin hakkını verdiğiniz zaman Erdem Beyazıt’ın ifadesiyle şiirin her bir mısrası tankın paletleri gibi geçer insanın üzerinden. O duyguyu verdiğiniz zaman anlamını bulur. Şiiri bu noktadan yakaladıktan sonra dinleyici de bu şiiri okumaya başlayacaktır. İyi bir şiiri iyi bir yorumdan duyan dinleyici onu mutlaka bulup bir de kendi gözleriyle okumak ister.

 

…İNSANLARIN HAYAL DÜNYALARINI YIKABİLİRDİK!

 

— Son yıllarda şiirlere klipler çekiliyor. Çekilen kliplerin okurun hayal dünyasına bir müdahale olduğunu düşünüyor musunuz?

 

Elbette düşünüyorum. Bu sadece şiirlere değil şarkılara çekilen klipler için de geçerli. Konulu şiirler var, konusuz şiirler var. Mesela bizim “Sol Yanım Acıyor Anne” de şiirin içinde bir konu var. Biz bu şiire çektiğimiz klipte anneyi göstermedik. Herkes kendi dünyasından bir anne koysun istedik. Eğer klipte bir anne oyuncu oynatsaydık belki de insanların hayal dünyalarını yıkacaktık. Kiminin annesi sarı saçlıdır, kiminin kara saçlıdır. Kiminin saçı kapalıdır, kiminin annesi köylüdür. Kimi batılıdır, kimi doğuludur. Bir anne portresi çizemezdik. Baba ve çocuk rolünü Türk standartlarında bir baba ve çocuğa oynattık. Ben bu noktada da izleyiciyi çok yönlendirdiğimize inanmıyorum. 



AŞK, İMKANSIZI İSTER

 

— Aşk ve şiir… Son dönemde neredeyse tüm sanat alanlarında, ortaya konan eserlerde aşkın her geçen gün biraz daha fanileştirildiğine şahit oluyoruz. En azından biz böyle düşünüyoruz. Aşk ve şiir… Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

 

Ağustos ayında oruç tutan bir adamın içtiği suyla bir kış mevsiminin ortasında elinin altında sürekli su dolu  bardakla su içmesinin arasındaki fark neyse dünden bugüne aşkın ve aşığın durduğu durumda budur. Siz birine âşık olacaksınız, onun saçının perçemine şiir yazacaksınız. Çünkü bir tek saçının perçemini görebiliyorsunuz. Sevdiğinizi bir tek bakkala giderken, çeşme başında suya giderken, pazara giderken görüyorsunuz. Uzaktan evinin penceresinin perdesine şiir yazıyorsunuz çünkü orayı görüyorsunuz ve onun arkasında onun olduğunu biliyorsunuz. Hep böyle bir uzaklık var ama ne zaman ki bu aradaki uzaklıklar kısalmaya başlıyor, ne zaman ki insanı ilişkilerdeki vuslat dediğimiz yelpaze daralmaya başlıyor, yani bugün seviyorsun ertesi gün görüşüyorsun, beş gün mesajlaşıyorsun, altıncı gün el ele yan yana diz dize geliyorsun… işte o zaman aşk çıkar aradan, çünkü aşk imkansızı ister, aşk zoru ister… Cep telefonu ortamın da mesajlaşmalar, yüz yüze görüşmeler, çok çabuk el tutmalar, çok çabuk sarılmalar insanın o aradaki vuslatını, hayal dünyasını ortadan kaldırıyor. Yani bir paketin içinde ne var diye düşünmek başka bir şey, o paketi açıp içindekini görmek başka bir şey. Paketin içini hayal etmeli, onu başka bir yere koymalı. Bu devir de neden bir tane Kerem çıkmıyor dağları delsin? Aşk, imkansızlıklara ulaşılmasının zoruyla oluşan çok sıcak bir duygudur. İmkansızlık bittiği andan itibaren harareti söner.

 

ŞİİR, MİLİTARİST DUYGUYA ÇOK YATKINDIR

 

— Şiirin sosyal ve ahlâki bir görevi olduğunu düşünüyor musunuz? Şiir bir ideolojinin taşıyıcısı olmalı mı?

 

Ahlaki bir görev taşıdığına inanırım. Bütün sanat dallarının taşıdığına inanırım. Toplumuna ters düşen, toplumun değerlerini hiçe sayan, bir kesimi yok gören bir sanatın ben sanat olduğuna inanmıyorum. Kendi durduğun yeri belirginleştirirsin, altını çizersin, değerlerinin sesini daha farklı seslendirebilirsin ama bu bir başkasının varlığını yok kabul etme ya da hiç kabul etmeme anlamını içermez. Şiir, röportajın başında dediğim gibi militarist duyguya çok yakındır. Bu yüzden de çok rahat o kılıfa girer. Ancak şahsen senelerdir bu ülkede şiir programı yapan ben Bedirhan Gökçe olarak bunun olmamasına özen gösterdim. Şiir çok güzelse bunun Nazım Hikmet tarafından, Necip Fazıl tarafından yazılmış olmasına bakmadım. Şiirin şiirsel gücünü paylaştım. Şiirin etkileyiciliğini paylaştım. Bu yüzden şiir ideolojiye çok yatkındır ama olmalı mıdır? Bence hayır.



 MSN DENİLEN YAZIŞMA ORTAMI AR PERDESİNİ KALDIRDI

 

— Bugünün şiiri 80 sonrası olarak adlandırılıyor. 80 sonrası Türk şiiri edebiyatımıza neler kazandırdı, neleri kaybettirdi?

 

Ben buna 80 sonrası bile demem, özel televizyonlar sonrası derim. O da 90 sonrasına gelir. Bu milletin değerleri içerisinde kendisini var eden ahlaki değerleri vardı ve bu milletin ahlaki değerleri ne yazık ki televizyonla beraber kaldırıldı. İnternet ortamı ve msn denilen o yazışma ortamı oluştuktan sonra ar perdesi tamamen kalktı. İnsan, sevdiğine sevdiğini gözlerinin içine baka baka hayatta söyleyemezken yazarak çok rahat söyleyebiliyor.


                
 İNTERNET KONTROLSÜZ BİR ORTAM

 

Köy kent ilişkisini ortadan kaldıran televizyon ve internet ortamı öyle bir hal aldı ki; millet ne köylü kalabildi ne kentli olabildi. Aileler, çocukları Anadolu kültürü yaşasın isterken çocuk şehrin kültürü içerisinde büyümeye başladı ve baba oğul, ana kız arasında ki ayrımlar netleşmeye başladı. Ama 2020 itibari ile zaten şehir kültüründe yetişmiş ve ahlaklı kalabilmiş insanların çocuklarının çok daha aydın olacağına inanıyorum. Bu yüzden de 80 sonrası değil 90 sonrası özel televizyonların oluşmasıyla beraber sadece şiir değil sanat çok ciddi yara almıştır. Ben bu ülkenin değerleri içerisinde yükselmek adına magazin programları içerisinde görünmemeye inadına dikkat ettim. Ha belki magazin programlarında boy gösteren insanların tanınma açısından 10 sene gerisinden geliyorum ama sağlam ve idealist bir yere geldiğime inanıyorum. Üniversitelere gidip bu gençleri gördüğüm zaman diyorum ki; “Evet boşuna değil, bu gençler de bu çizgiden gelecekler”

 

…bitti!

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious