Bir şehir efsanesi şehri altüst etti

Bir şehir efsanesi şehri altüst etti.6561
  • Giriş : 26.10.2008 / 14:08:00
  • Güncelleme : 05.09.2016 / 18:20:59

İstanbul’a doğru yola koyulan bir yolcu otobüsü Kızılırmak yakınlarında ortadan kaybolur.Şehir,15 yıl sonra otobüsün görüldüğü dedikodularıyla çalkalanır...

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Fırtınalı bir gece… İstanbul'a doğru yola koyulan bir yolcu otobüsü Kızılırmak yakınlarında ortadan kaybolur. Arkalarında hayatları alt-üst olmuş insanlar bırakarak kaybolan yolculardan bir daha haber alınamaz.

On beş yıl sonra… Otobüsün yola çıktığı şehirde inanılması güç bir söylenti yayılır: Kayıp otobüs bir gece görülmüş ve şoförü birine yol sormuştur.

Söylenti küçük şehri çalkalamaya, kapanmış yaraları yeniden dağlamaya başlar. Konuyu haber yapan şehrin küçük gazetelerinden biri satış rekorları kırar. Şehir kaynayan bir kazana döner. Unutulan anılar yeniden canlanır. Kapandığı sanılan hesaplar yeniden açılır.

Dostluk, yoksulluk, umut, acı, öfke, şiddet ve aşkla bezeli bu gizemli roman öyküsünü yalın bir dille anlatıyor. Fakat bu öykünün katmanlarında efsaneleri, gerçeği ve gerçek ötesini irdeleyen şiirsel bir dokunuş var:

Bahar yağmurları sürekli yağıyor. Toprağın kokusu sözcüklere tutunarak sayfaların arasından adeta süzülüyor. Bir tepenin zirvesine tırmanıyor ve oradan asude bir uykuya uzanmış gibi görünen ama çılgınca bir serüven yaşayan şehre bakıyorsunuz. Kutsal bir ateşin büyüsünde kendinizden geçiyor, ufka dalıp Tanrı ile konuşan bir adam görüyorsunuz. Dudaklarınız sevgilinin dudaklarında serinliyor ve gök biteviye gürlüyor.

Necati Göksel'in üçüncü romanı olan KAYIP YOLCU ilginç bir edebi eser. Temiz ve duru bir Türkçe ile yazılmış olan roman su gibi okunup gidiyor. Bununla birlikte eser farklı okumalara açık birçok alt katman içeriyor. Roman oldukça ilginç bir öyküyü bize aktarırken kimi gizemli ipuçları da barındırıyor. Özellikle rüyalarla hayatın gerçekliği arasında ince bir çizgi olduğunu bazen apaçık bazen sezdirerek anlatırken doğu felsefesinin hatta tasavvufun kimi ezoterik konularına değindiğini hissediyorsunuz. Rüya olgusu yazarın önceki iki romanında da üzerinde durulan konulardan biriydi. Fakat bu eserde, yazar kahramanlarından birine tıpkı rüyalar gibi hayatın kendisinin de tabir edilmesi gerektiğini söyleyen cümleler ettiriyor. Burada tasavvufun belki de en önemli siması olan İbn Arabî'ye kadar uzanan önemli bazı ipuçları var.

Kitabın temel örgüsünde bir aşk hikâyesi duruyor. Fakat Necati Göksel bir aşk öyküsünü anlatıyormuş gibi yaparken aslında aynı anda iki aşk öyküsünü birlikte anlattığını da aniden gözünüze sokuyor. Kahramanın asıl aşkının altında ikinci bir aşk öyküsünün yattığını gördüğünüzde şaşırıyorsunuz, ama yine de bu hoşunuza gidiyor. Hatta bir orta Anadolu kentinin kasvetinde genç bir adamın kendisinden beş yaş büyük ve abla diye hitap ettiği biriyle sarmaş dolaş olması okurken tuhaf bir haz veriyor.

Romanın asıl kahramanlarından birinin de doğa ve doğanın yarattığı atmosfer olduğunu adeta iliklerinizde hissediyorsunuz. Yazarın tüm eserlerinde yağmur dramatik anların altını çizen bir etken gibi kullanılmış. Fakat bu romanda dağların, bulutların, otların, toprağın, havanın, iklimin ve coğrafyanın bir romanın temel altyapılarından birini nasıl oluşturduğunu hissediyor, romanı okurken romanın geçtiği çevrenin havasını soluyor gibi oluyorsunuz.

Romanda genç bir adamın yanılgılarını, acılarını, umutlarını, tutunma çabalarını, sevilme isteğini izlerken, tüm bunların etrafında insafsızlığı, tamahkârlığı, hayal ve gerçek arasındaki gidip gelişleri, metafizik öğeleri, iç içe geçmiş kimi insan öykülerini de birlikte okuyorsunuz. Çoğu eleştirmenin dediği gibi iyi bir eseri eser yapan şeyin onun birçok alt katman barındırması ve farklı okumalara imkân vermesi olduğunu fark ediyorsunuz.

Not: Yazar Necati Göksel'in 'İmza Günü' 2 Kasım'da TÜYAP Kitap Fuarı, Altın Kitaplar Standında 15:00-18:00 arası...

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*