'Bir Sergen'e bir Tatlıses'e yanarım'

  • Giriş : 11.04.2007 / 00:00:00

22 yıl spor muhabirliği yaptıktan sonra köşe yazarı olan Kazım Kanat, artık hakem kökenli futbol yorumcularına inanmayacağını söylüyor.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Adı, Beşiktaş Kulübü ile özdeşleşenler arasında. Yüz yüze ilişkilerinde ‘karıncayı incitmekten bile çekindiğini’ söylüyor. Ama yazılarındaki eleştiri cümleleri son derece sert ve keskin. İfade ettiğine göre, Beşiktaş’ta oynarken yıldızlaşan 35-40’lı yaşlardaki futbolcuların neredeyse yarısında emeği var. Sekiz yıldır vücudunun birçok organında ortaya çıkan kanser hastalığıyla savaşıyor, 57 yaşındaki spor yazarı Kazım Kanat. Kendisine futbolla ilgili merak edilen soruları sorduk. Ayrıca, alternatif tıbbı ve hastalığını da konuştuk.

F.BAHÇE’Yİ G.SARAY’IN BÜYÜKLERİ KURMUŞ

-ATV’deki spor programında Aziz Yıldırım’ın entelektüelliği konusunda Ahmet Çakar’la polemiğe girdiniz. Bunu açar mısınız?


Toplum liderleri maske takıyor. O maskelerin ardında inanılmaz hoş ve güzel yönleri var aslında. Herkes, “Süleyman Seba çok ciddi.” der. Ama özel dünyasında müthiş şakacı ve entelektüel biridir. O asık suratlı Özhan Canaydın inanılmaz bir kültür yuvasıdır. En son programda, “Biliyor musun Fenerbahçe’yi Galatasaraylılar kurdurdu.” dedi. G.Saray’ın büyükleri, “Rakibimiz yok, karşıdan bir rakibimiz olsun.” diye F.Bahçe’yi kurmuşlar. Aziz Yıldırım, bana göre, ağabey ve baba rollerini üstlenen başkan tipinin en son temsilcisidir. Hoşsohbettir, entelektüeldir. Diyarbakırlıdır. Yoksulluktan gelmiş. Futbol oynamış zamanında. Bir lider özelliği var. Ahmet Çakar ise sokağa çıkmayan, maçlara gitmeyen, Beylerbeyi’nde yalısında oturan, arabasıyla korumasıyla programa gelen biri. Hayatı tekdüze. 30 senedir tanırım.

-Kendisini yakından tanıyorsunuz ama fikirleriniz hiç uyuşmuyor…

Evet, onunla dünya felsefemiz uyuşmuyor. Uyuşması da mümkün değil. Herkes diyor ki bilerek mi yapıyorsunuz?

-Çakar’la aranızdaki polemikler kurgu mu gerçekten? Spor programlarında yorumcular reyting uğruna restleşiyor sanki!

Nefret ediyorum. Ahmet Çakar’la hayatımda paylaşacağım hiçbir şeyim yok. Eskiden çok severdim.

-Hakemken mi?

Çok müthiş bir hakemdi. Akşam Gazetesi’ne hakem eleştirisi dâhil profesyonel yorumlar yazmasını önerdim. “İngiltere’de ve birçok ülkede, hakemlerin eleştirmenlik yapması yasak. Ben hakemim. Bu konuda bilirkişiyim. Bir şey söylersem, uzmanlık alanına girdiği için doğru derler ve hakem dünyası karışır. Ancak gazeteciler yorum yapabilir, onlar özgürdür.” dedi. “Ama Erman Toroğlu yapıyor.” dediğimde, “Hakemliği bıraktıktan sonra, belki televizyon yorumculuğu yaparım ama asla hakem ismini ağzıma almam.” dedi. Ama bugün hakemlerle mahkemelik. Geçenlerde hatırlattım bu sözlerini. “Öyle düşünüyordum, böyle yapıyorum.” dedi.

-Hakemlerin aynı pozisyon için farklı yorum yapmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir pozisyon için Çakar ‘penaltı’, Toroğlu ‘değil’, eski MHK Başkanı Bülent Yavuz ‘olur da olmaz da’, Metin Tokat ise ‘bu konuda karar veremedim’ diyor. Pozisyon ya penaltıdır ya değildir. Kararsızlık yüzde 3 ya da 5’tir. Futbol 17 kuralla yönetilen basit bir oyun. Böyle bir oyunda 4 hakem eleştirmeni ayrı düşünüyorsa o zaman bizi aptal yerine koyuyorlar.

-Neden böyle davranıyorlar acaba?

Tabii ki şöhretlerini devam ettirmek için… Dün yan yana düdük çaldıkları meslektaşlarının üstüne basarak bir yerlere geliyorlar. Utanç verici bir durum. “Gözün kör mü hakem? Tekmeyi görmedin mi?” diyen Erman Toroğlu, Trabzon-G.Saray maçında Okan’ın ayağının kırıldığı pozisyonda ‘devam’ dedi, sarı kart bile göstermedi.

YORUMCULARIN SÖYLEDİKLERİ REYTİNG İÇİN

-Yorumculuğun tabii sınırları zorlanıyor galiba…


Hakem eleştirmenleri bundan sonra “Allah bir” dese inanmam. Çünkü her söyledikleri reyting, tiraj ve para uğruna.

-Bu hep böyle miydi yoksa özel televizyonlarla çığırından mı çıktı?

Eskiden sadece radyo vardı. Coşkun Özarı anlatmıştı. Transistorlu radyolar yeni çıkmıştı. Spiker bilgiçliğini göstermek istiyor: “Top Metin Oktay’ın önünde, şöyle düzeltir, böyle düzeltir, iyi vurursa gol olur. Vurdu aferin gol.” Hâlbuki gol iki dakika önce olmuş. Statta radyosu olanlar durumu fark ediyorlar tabii ki. Mesleğe başladığım yıllarda şunu öğrettiler. O zaman Can Bartu İtalya’da oynuyor. Dediler ki, biz şunu yapardık: “Golü atmışsa, 11 kişiyi çalımladıktan sonra Can Bartu boş kaleye topu attı. Eğer o değil de takım arkadaşı atmışsa, Can Bartu 11 kişiyi çalımladıktan sonra, verdiği pası takım arkadaşı boş kaleye attı.”

-Kahraman çıkarmak o zaman da vardı yani…

Elbette. O zaman tele foto yok, fotoğraf yok, ajanslar yok. “Atlantik’te Transatlantik battı, bin beş yüz kişiyi köpekbalıkları parçaladı.” Böyle bir haber yapılacak. O dönemden bu döneme değişen sadece teknoloji. İnsanlar değişmedi. Televizyoncular, insanların gözünün içine bakarak yalan söylüyor. Bugün de gazeteciler kahraman çıkarma gayretinde. Tümer Metin Yunanistan’a gol atıyor: “Attığı şut nasıl da gol oldu!” Ben de yazdım şık bir gol. Ama tekrar tekrar izleyince ıslak zeminde kalecinin ayağının kaydığını gördüm. Şimdi güzel gol mü bu, yoksa rakip kalecinin hatası mı? Bakış açısını ortaya koymak için söylüyorum bunları. Maalesef gazetecilik ilkesiyle bakmıyoruz genelde.

-Spor basını da gazeteciliğin bir bölümü. Elbette eli kalem tutan her yetenekli insan, üretebiliyorsa bu işi yapabilir ama Türkiye’de işin ölçüsü biraz kaçtı gibi…

Can alıcı sorular soruyorsun. Genel yayın müdürü dostun, akraban, arkadaşın, arkadaşının arkadaşıysa üç günde gazetede başyazar olursun. Televizyonlarda başyorumcu olursun. Kimse senin nereden nereye geldiğini sormaz.

DAMAT ERCAN (SAATÇİ) PAŞA!

-Spor medyasının reytinge kurban gitmesinin bir sebebi de bu değil mi?


Lise sonda İskenderun’da gazeteciliğe başladım. Sonra İstanbul’a geldim. Üniversiteye girdiğimde Yeni İstanbul gazetesinde çalışıyordum. Şimdinin, iletişim fakültesi. Mektepten gazeteci çıkmaz diye okulu kapattılar. Büyük boykot olunca tekrar açıldı. Gazetecilik okulunda okuduğumu mezun olana kadar sakladım. O zaman usta çırak ilişkisi vardı. İyi gazetecinin yanında otururdun, getir götür işlerini yapardın. Arkadaşlar şu anda bana duayen diyorlar, sağ olsunlar iltifat ediyorlar. Ama Hürriyet’te ilk köşe yazısını 22 yıllık gazeteciyken 42 yaşında yazdım. Şimdi 42 günlük meslek eğitimi almamış bir gazeteci başköşe yazarı oluyor. Kimsin sen? Genel yayın müdürü’nün şeyiyim. Ben de alay ettim. Damat Ercan Paşa diye. Ercan Saatçi bir müzisyen. Spor servisine ancak çay içmeye gelir. Arkadaşını ziyaret etmek için. Ama Ertuğrul Özkök’ün damadı olduğu için Can Bartu ile yan yana Futbol eleştirisi yapıyor.

-Futbolu herkes konuşabilir ama mesele gazetecilik boyutu. Bu başka mı diyorsunuz?

Futbolu eleştirmek çok basit. Ama içinde inanılmaz boyutta detay var. Allah vergisi yetenek, çok çalışmak, tekrarlamak, takım oyunu, 11 kişiyle aynı duyguyu yaşamak, antrenörün verdiği taktiği yansıtmak, içinden geldiği gibi oynamak, seyirciyle bütünleşmek… Bunu ancak gazetecilik eğitimi almış biri yapabilir. O zaman okulları kapatalım. Bu çocuklar 4-5 yıl niye iletişim fakültesinde okuyor? Gazeteye staj yapmaya geliyorlar, üçüncü günde moralleri sıfır. Çünkü medya cahillerin, aptalların elinde.

-Fatih Terim’e bir yazınızda, “36’lık Tugay’ı al ve oynat.” dediniz. O da aldı ve oynattı. Terim’le aranızda bir empati ya da direkt bir irtibat mı söz konusu?

Terim ilkokul mezunu; ama müthiş bir entelektüel… Entelektüel hayatın içinden gelmek, arif insan olmak demektir. Oturmayı, kalkmayı, konuşmayı bilen insan. Aramızdaki empatiye gelince. Ben gencecik bir gazeteciyken, o 16 yaşında Adana karmasının santrforuydu. Takım kaptanıydı. Genç millî takım açıklanmıştı. Listede Terim yoktu. Hemen rahmetli Fahri Somer’e gittim. “Adanalı bir çocuk vardı Fatih, kısa boylu ama santrfor. Ne biçim goller atardı. Genç millî takımda yok.” dedim. “Çok mu beğendin?” dedi. ‘Bütün maçlarını seyrettim, çok beğendim’ dedim. Terim listeye alındı. 18-19 yaşındayım. Somer de 70’ine gelmiş, Türk futbolunun önde gelenlerinden biri. Fatih’i, tespih elde, cket omuzda, ceketi sırtına atıp ayakkabısının arkasına basıp gezdiği, emniyet müdürünü dövdüğü dönemden beri bilirim. Kendini geliştirdi. Türkiye’nin en büyük takımı Galatasaray’da oynadı. Kaptanlık yaptı. Millî Takım antrenörlüğü yapıyor. Zamanında ondan nefret edenler de vardı. Ama o, bu nefreti bir anda sevgiye dönüştürdü.

FATİH TERİM KENDİNE İNANAN OYUNCULARI OYNATIYOR

-Türk Millî takımı şu yakaladığı havayla nereye kadar gidebilir?


Havayla falan değil. Bizi arkadan itecek toplum gücü varsa bireysel sporların her dalında oluruz. Ama kolektif spora gelince ya çok anormal büyük işler yapıyoruz ya da rezil oluyoruz. Toplum olarak kolektif yaşamaya inancımız yok. Futbol kolektif bir oyun. Başkalarının hatalarını gidereceksin, yardımına koşacaksın. Hatalarını giderdiğin kişiyi asla aşağılamayacaksın. Sonra çıkıp kendi işini yapacaksın. Ve onun da sana yardım edeceğine inanacaksın. Futbolun ruhu bu. Ama toplum olarak böyle değiliz. Fatih Terim kolektif düşünceye önem veren biri. Bir futbolcu, Millî Takım açıklandığında, Fatih Terim için geldim diyebiliyor. Terim, bu sözü söyletiyorsa önemli bir adam.

-Terim, takımında yedek kalan ya da formsuz oyuncuları millî kadroya alıyor. Kaleci Volkan, Trabzon’dan Hüseyin gibi. Bazı yaşı ilerlemiş tecrübeli oyuncularda ısrar ediyor. Tümer gibi. Hakan Şükür’ü asla kesmiyor. Yunan maçının hakemi çok beğendiğini ifade ederken, bazıları Şükür yüzünden son iki maçta millî takımın 10 kişi oynadığını söylüyor.

Terim, öncelikle kendine inanan oyuncuları alıyor. Kendisine inanmayanları yok sayıyor. Ümit Karan’ı yedek bile yapmıyor, hiç gol atamayan Hakan Şükür’ü alıyor. Yok olmuş bir Tümer Metin’i alarak onu motive ediyor. Halil Altıntop Terim’e inanmıyor. Terim de ona… Terim şunu istiyor: Herkes kalbini ortaya koyacak, benim dediğimi yapacak, kral benim.

-Bu bir özgüven ifadesi mi yoksa tehlikeli bir özellik mi?

Tehlikeli bir durum ama hep bu inançla kazanıyor. Bu bir Terim modelidir. Fiorentina’da Rui Costa’yı yıldız yaptı, oyuncuları peşinden sürükledi. Aynı Terim Milan’a gitti. Birçok oyuncu karşısında oldu.

HAKAN ŞÜKÜR ASİSTİ DEĞİL ÖNCE GOL ATMAYI DÜŞÜNMELİYDİ

-Terim ile oyuncu arasında karşılıklı bir inanma mı söz konusu?


Futbolda antrenör oyuncu ilişkisi çok önemli. Gündüz Kılıç vardı Galatasaray’da. Takım topluca ona koşardı. Terim modelini saygıyla karşılıyorum. Hakan Şükür meselesine gelince. İnter’den niye kovuldu? Yunan maçından sonra Kayserili Gökhan, “Hakan ağabey boş koşular yaptı. Bana yollar açtı. Asist yaptı. Gol attım. Sakatlanmasaydım daha çok gol atardım.” dedi. İnter antrenörü de şunu dedi: “Sen herkese koşu yapıyorsun, boş alan açıyorsun. Asist yapıyorsun. Ama biz seni santrfor için aldık. Kimseye pas verme, git golünü at.” Hakan Şükür hâlâ takım için çırpınıyor. Halbuki o bir takımın santrforu, gol atmak zorunda.

-Hakan Şükür’ü geçmişte çok eleştirdiniz. Hakan Şükür’ün nesine karşısınız? Oyununa mı? Yoksa bazı kişisel sorunlar mı var?

Hakan Şükür’ü Futbol olarak eleştirmeye korkan bazı art niyetli insanlar olayı saptırdı. Yıllardır inandığım doğruyu söyledim. Şükür’ün ne özel hayatını, ne anasını, bacısını, kardeşini tek kelime yazmış adam değilim. Yaşam biçimi benim yaşam biçimime uymayabilir. Ben onun Futbol takımı içindeki, Galatasaray içindeki yaşam tarzına baktım. Mesela Hakan Şükür’ün olduğu dönemde Galatasaray ve ulusal takıma gelen hiçbir santrfor tutunamadı. Çünkü Hakan Şükür inanılmaz egoist. Ya ben varım, ya ben varım. Ya ben oynarım, ya ben oynarım diyor. Aramızda şiddetle savaş çıktı. Letonya maçında Şenol Güneş ‘yedeksin’ dedi. Tribüne çıktı. Yunanistan maçında Ersun Yanal ‘yedeksin, seni ikinci yarı kullanacağım’ dedi, ‘sakatım’ dedi, maçtan önce de 45 dakika, bir saat anormal bir antrenman yaptı gözümüzün önünde. O zaman oturdum dedim ki, Hakan Şükür’ü özellikle kastederek söylemedim, “Millî Takım’da oynamayı reddetmek vatan hainliğiyle eş değerdir.” Oyna diyorlar, oynamıyorsun. Hakan Şükür bunu yaptıysa o da vatan hainidir. Yani Letonya’ya, Yunanistan’a karşı yedek bırakıldığın için oynamıyorsun, rest çekiyorsun.

-Gerçekten çekmiş mi acaba?

Evet, maalesef. Ersun Yanal’la, Şenol Güneş’le konuşun. Sakat insan 45 dakika nasıl antrenman yapar? Hakan Şükür, Ersun Yanal savaşı çıktı bu ülkede, altı ay bir sene sürdü. Hakan’ın böyle bir hakkı yok.

-Bir futbolcunun dinî inançlarını yaşaması ve bunu yansıtması problem midir size göre?

Tam tersi. Herkes su ve enerji kaybı derken, ben sporcuların oruç tutması gerektiğini savunanlardanım. Spor dünyasında şunu gördüm ki başarılı olmak için birinci şart motivasyondur. 8 yıldır kanserle mücadele ediyorum. Kendimi inandığım değerlere motive ediyorum. İnançlı insanların tümüne saygılıyım. Gerektiğinden daha fazla saygı gösteririm.

-Hakan Şükür, size göre Türk futbolunda nasıl bir model ortaya koydu?

Hakan Şükür’ün Futbol başarısını eleştirmeye hakkım yok. Galatasaray’da, İtalya’da, İngiltere’de oynamış, leblebi gibi goller atmış. Ben onu takım içindeki uyumu uyumsuzluğu konusunda eleştirdim. Onu eleştirmekten korkan meslektaşlarım beni kullanarak, ‘Bak Kazım senin için bunu yazıyor’ dediler. 5-0 kazandığımız Moldova maçı öncesi açtım, sen ne zaman gol atacaksın diye alay ettim. Bunu bilerek yaptım. Çıktı dört tane gol attı. Gördün mü, dedi. Dedim ki o golleri ben attırdım. Gazeteci bu noktada sporcuyu motive eder.

REŞİT KARABACAK’I BEN ŞAMPİYON YAPTIM

-O sözleri motive etmek için mi söylemiştiniz gerçekten?


Tabii ki. 1983’te güreşçi Reşit Karabacak’ın Avrupa Şampiyonu olmasının kahramanı da benim. Antrenör Muharrem Atik, “Bir tek kişi şampiyon olabilir. O da Reşit. Senden bir şey rica ediyorum. Kamp süresince bunu eleştir. Yerden yere vur.” dedi. O biçim eleştirdim. Uçağa bindik. Türk kafilesi de geldi. Reşit Karabacak çay ya da suyu kafamdan aşağıya döktü. Açtı çantasını, “Bu yazılar ne? Avrupa Şampiyonu olacağım, bu gazeteleri de sana getireceğim.” dedi. Şampiyonluk madalyasıyla geldiği yemek salonunda beni görünce, “Bu gazeteci buradaysa ben yemek yemem.” dedi. Muharrem Atik sırrı açıkladı. “Böyle olduğunu bilseydim şampiyon olmazdım.” diyerek boynuma sarıldı. Gazeteci gerekirse sert eleştirileriyle toplumu yönlendirebilir, futbolcuyu motive edebilir.

-Başka örnekler var mı hatıralarınızda?

Sergen Yalçın’a inanılmaz saldırdım yazılarımda. Ama gollerden sonra foto muhabirlerine ‘Söyleyin bu golleri Kazım’a attım’ dedi. Hakaret eder gibi. Ama Hakan’dan asla böyle bir saygısızlık görmedim. Benim eleştirilerim biraz sert. Ne yapayım o da Kazım Kanat’ın özelliği.

SERGEN, REAL MADRİD’E KAPTAN OLURDU

-Sergen Yalçın müthiş bir yetenekti. Neden bu yeteneğin hakkını yeterince veremedi?


Hagi yeni gelmişti. Sergen, Hagi’den 5 gömlek daha iyi futbolcu diye yazdım. İlk karşı çıkan Sergen oldu. Bugün iki insana yanarım. Biri Sergen, Real Madrid’de takım kaptanlığı yapabilirdi. Diğeri İbrahim Tatlıses. İnsan olarak sıfır beğenirim ama o sesi yok mu… Opera söyleseydi, dünyanın en şöhretli ve saygın opera sanatçısı olurdu. Ama Sergen, “Ben Türkiye’de kralım arkadaş.” dedi.

-Neden dünyaya açılamadı?

Toplum. Onu kimse itmedi ki...

-Barselona’nın denediği 12 yaşındaki Muhammed için de böyle bir tehlike söz konusu mu?

“Bir an önce Türkiye’den kurtarılmalıdır, alın götürün” diye yazdım. Beşiktaş Türkiye’de tuttu. Sergen maçtan çıkıyor kumarhanede, bilmem nerede. Hiç kimse çıkıp da “Ne yapıyorsun arkadaş sen?” demedi. Süleyman Seba, “Sergen kumarhaneye gidemez.” diye kumarhanecilerle pazarlık yaptı. Gizli gizli gitti. Bütün parasını kumarda kaybetti. Yazık değil mi şimdi? Oysa İspanya, İtalya ve İngiltere’de rahatlıkla oynardı. 12-13 yaşındayken, “Küçük Can Bartu geliyor” diye yazmıştım. Sergen ilk kazandığı parayla arabasını aldıktan sonra babasına gitmedi, bana geldi. O kadar çok severdi beni. “Sen benim her şeyimsin. Bana doğru yolu gösteriyorsun.” derdi. Ama öyle bir noktaya geldikten sonra, Sergen’e yol gösterenler çıkarcı çevreler oldu.

-O zamanlar siz uyarmadınız mı Sergen’i?

Uyardık, mahkemelik olduk. Bana hakaret etti.

BAŞBAKAN ERDOĞAN ARAYIP SAĞLIĞIMI SORUYOR



Kesin tedavi yok. 8 yıldır bu işle uğraşıyorum. 7 ameliyat oldum.

-Spor dışı yazılarınızda alternatif tıbba ilişkin ipuçları veriyorsunuz. Size göre ihmal mi ediliyor?

Alternatif tıbbı yanlış kullanıyoruz. Doğrusu tamamlayıcı, destekleyici tıp. Bu konuda Türkiye bir cennet. Günde bir elma yiyen insan kolon, domates yiyen prostat kanserinden korunur. Keçiboynuzu pekmezi yemek akciğer kanseri riskini en aza indirir. Enginar, ısırgan otu karaciğer kanserinden korur. Çapa Tıp Fakültesi’nde bir merkez kuruldu. Oysa yıllardır İngiltere’de bunun merkezi var. Hastalığım boyunca gördüm ki, elbette modern tıp çok önemli. Ama destekleyici tıp da önemli. Bu ilaçlar nelerden yapılıyor? Buralardan. Sağlık sorunlarını gazeteye taşıdığımda Akşam 35 bin tiraj aldı. O günden sonra yaygınlaştı, gazetelerin sağlık sayfası oldu. Hayatımızın temeli sağlık.

-Hastalığınızla nasıl mücadele ettiniz?

Hastalığı yenmenin ilk şartı psikolojik destektir. Onkoloji bölümlerinde ‘moralinizi yüksek tutun’ diye yazar. Bu konuda ailem, çevrem, çalıştığım iş yeri hastalık masraflarını karşıladığı gibi büyük moral destek de verdi. Başbakan Erdoğan bile arayıp soruyor. İlk ameliyattan sonra, Şifo Mehmet’in son maçı için İnönü’ye gittim. 25 bin kişi “Kazım Kanat seninle gurur duyuyoruz” diye bıkmadan usanmadan bağırdı. İşte insanı bunlar motive ediyor.

HAYATTAN KOPMAK YOK

-Hastalık sürecinde hayata bakış açınızda değişiklikler oldu mu hiç?

Şu oldu. Eskiden hiç para sevmezdim. Hâlâ da sevmem. Bazen gerekiyor para. Düzgün yaptığın işler seni öyle yerlere getiriyor ki; hastanelerde sıra beklemiyorum, doktorlar muayeneden para almıyor. İnsanlar, “Hastamız var seni örnek alıyor.” diyor, hem tedavi oluyorsun hem moralin yükseliyor. Yürüyerek programlara, maçlara, gazeteye gidiyorum. Hayattan kopmak yok. Kimin ne inançta olduğu bilinmez. Kimin ne kadar inandığı da bilinmez. İnanan biriyim. İlk hastalandığımda çok kızdım, öfkelendim. İntihar etmeye karar verdim. 6’ncı kattayım. Yalnız başına düşünüyorum. Kendimi buradan aşağıya atayım, bu acılar bitsin. Bir yandan da diyorum ki, bu hayatımın dönüm noktası, niye bana bu hastalık geldi. Kimseyi incitmedim, kötülük yapmadım. Hep iyi insan oldum, hep inandım. Sonra düşündüm, bu bana bir şans. Hastalandın, seni kollarıma aldım ama iyileştireceğim diyor Tanrı. O arada Aksaray’da hastanedeyim. Sabah ezanı okunmaya başladı. Açık pencereyi kapattım. Dedim ki, “Tanrım sana teşekkür ediyorum, bana doğru yolu gösterdin. Ben mücadele edeceğim bu hastalıkla. Sen beni iyileştireceksin.” Duam o oldu. 8 yıldır hayattayım. Kolon kanseri oldum, karaciğer oldum, iki kere akciğer oldum, böbreğim alındı. Olmadık yerim kalmadı. Ama inanıyorum. Onun için kimsenin inancını sorgulamam. Yaşam biçimini sorgulamam. Ben şunu sorguluyorum. Yaptığı işi sorguluyorum. İşinle duygularını, işinle inancını karıştırıyorsun. Olay bu.

POPÜLİST MEDYA ERTUĞRUL SAĞLAM’I YOK ETMEK İSTİYOR

Beşiktaş’ı çok ağır eleştirdim, Rosenburg yenilgisinden sonra. Taraftara “Artık bu takım size ihanet ediyor” dedim. Stattan takım kaçırıldı. Rıza Çalımbay bildiri yazmış. Bildiriyi de Ertuğrul Sağlam okudu. Çok ağırdı: “Beşiktaş taraftarı gazeteci Kazım Kanat’a gerektiği cezayı verecektir.” Yani, Beşiktaş taraftarı aleyhimize yazan bu adamı döv, yok et. Futbolculara, “Rıza seni 11 yaşından beri tanıyorum. Takıma aldıran, kaptan yaptıran gazeteci benim. Ey Şifo seni Maraş’ta bulup Beşiktaş’a getiren benim. Sizde hakkım var. Hayatta yapmadığım şeyi ilk kez yapıyorum. Hakkım haram olsun. Ertuğrul Sağlam’a da sana da haram olsun” dedim. Çünkü, o ümit millî takımda stoper oynuyordu. “Niye hücuma çıkmıyorsun. Senin yerin forvet.” diye yazdım. Beşiktaş’a geldi mukaveleyi imzaladı. 100 tane gazeteci var. 70 milyar liraya gelmiş. İnanılmaz transfer rekoru kırmış. Ertuğrul o kibar temiz yüzüyle önünü ilikledi. “Kazım ağabey istediğin oldu mu, hem A millî takıma seçildim, hem de Beşiktaş’a geldim. Teşekkür ederim yazıların için.” dedi. Öyle diyen insan böyle bir bildiri okudu. O Ertuğrul Sağlam, geçenlerde Kayseri otobüsünün içindeymiş. Otobüsü durdurup boynuma sarıldı. “Bir şeye ihtiyacın var mı, sağlığın nasıl, yapabileceğim bir şey var mı?” diyerek. Şimdi acı olan şu. Masanın o tarafında oturan insanlar masanın bu tarafına gelip de benim yanıma geldiklerinde, yani sorumluluk aldıklarında, diyorlar ki Kazım Kanat hakikaten yazdıklarında doğruymuş. Ertuğrul Sağlam’ın teknik direktörlüğü pırıl pırıl. Ama maalesef popülist Türk medyası onu şimdiden yok etmek istiyor. Sezon başında büyük bir fedakârlık yaptı, Inter Toto’ya girdi. Giren her takım sorunlar yaşar. “Sezon sonunda seni göreceğiz, takım ligi iyi bitiriyorsa antrenör oldun demektir.” diye yazdım. Ama geçen gün bir demecini beğenmedim. “Şampiyonluk istiyoruz ama iki maç kaybedersek küme düşme hattındayız.” dedi. Daha büyük oynamalı. Daha fazla kitleyi takımı peşinden sürüklemeli. Bu konuda çok mütevazı, çok kibar. Sonradan öğrendim ki Beşiktaş’ın o elebaşları dediğimiz yaşlıların baskısıyla, ‘Sevilen bir futbolcusun, al bu bildiriyi sen oku.’ diye zorla okutmuşlar. Keşke okumayıp yırtsaydı. Veya ben okumuyorum, bu görüşe katılmıyorum deseydi. Ertuğrul’a fazla kızmadım, kırıldım, incin,dim içim acıdı.

MİLLÎ TAKIM İÇİN ŞİKEYE KARIŞTIM

Yıllar önce Polonya’da dünya güreş şampiyonası vardı. Salih Bora İtalyan rakibini 13-11 yendi. Fiat fabrikalarının güreşçisini. Yarım saat sonra hakeme itirazlar. Fiat hakemleri satın almış. Karar değişti. Salih Bora yenik ilan edildi. O zaman federasyon ne gezer. Türk gazetecileri aramızda para topladık. Polonyalı güreşçiye dedik ki, “İtalyan’ı yenersen Salih Bora finale çıkıyor. Kaç para istiyorsun.” Topladığımız parayı verdik. Bu bir şike. Polonyalı İtalyan’ı yendi. Bora finale çıktı.

Yunan bir güreşçinin maçını Türk hakem, Türk güreşçinin maçını da Yunan hakem yönetiyordu. İki güreş de aynı anda başlıyor. İkisi de yenerse finale kalıyor. Türk güreşçi Erol Kemah. Türk hakem Ahmet Köksal idi. Bu bir organizasyondur. Orada ben gazeteciyim. O tarihlerde Yunan hakemler Türk güreşçileri her fırsatta Kıbrıs’ın intikamını almak için yakıyorlardı. Yan gözle bakacak Türk hakem. Eğer sen Türk güreşçiyi yok edersen, o da Yunanlı güreşçiyi yok edecek. İki hakemi bir araya getirdik. El sıkıştılar. Dürüstçe yönettiler. Dürüstlükle ikinci çıktık.

STAT ALTLARINA MESCİT YAPILMALI

Ben hiçbir sporcunun inancına karışmam. İsrailli sporcular yumurta bayramlarında 24 saat oruç tutuyor. Sen onlara hoşgörülü davranıyorsun. Yabancı oyunculara Noel izni veriyorsun. Buna karşılık Ramazan ve Kurban bayramlarında maç oynuyoruz. Çok tehlikeli bir durum. Bunu söylediğimde vay gerici yobaz deniyor. Kardeşim o zaman niye ona verirken bana vermiyorsun. Benim inancım böyle, onunki böyle. İspanya’da bütün statların altında kilise var. Statlarda kilise de olsun mescit de. Bunu söyledim diye 40 yıllık komünist Kazım dindar oldu dediler. Yabancı çıkıyor haçını çıkarıyor. Sen çıkıp dua ettiğin zaman, oooo diyorlar.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious