Bizde 'Berlin'deki yargıçlar' hiç olmayacak mı?

  • Giriş : 06.05.2007 / 00:00:00

Ünlü sosyolog Max Weber'in Doğu toplumlarının modern kapitalizme geçemeyeceklerine dair ilginç bir tezi vardı: Kadı adaleti.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Yani Osmanlı bağlamında Doğu toplumlarında hiçbir zaman rasyonel kapitalizmin temel esaslarından olan hukuk objektif şekilde işleyemez ve yansız olamazdı.

Kadı'lar patrimonyal bir 'sultan'ın emir kullarıydı; kendi vicdanlarına dayanarak evrensel ilkelere göre karar veremezlerdi. Bu nedenle Doğu toplumlarında rasyonel düşünce ve kültür kendiliğinden gelişemezdi.

Batı entelektüel çevrelerinde çok yaygın olan bu görüşe ve teze karşı şahsen ben kendi ölçeğimde şimdiye kadar aslanlar gibi mücadele veriyordum. Bana göre Weber İslam toplumlarını sadece yüzeysel olarak biliyor ve tezlerini 19. yy oryantalizminin ağır baskısı altında geliştiriyordu. Bilindiği gibi 19. yy oryantalizmi fanatik bir İslam ve Türk düşmanlığı üzerinde yükseliyordu.

Hatta şimdilerde Avrupa'nın hemen her ülkesinden bir profesörün katıldığı (ben Avrupa Müslümanlarının temsilcisiyim) bir grupla EPOS (Avrupa'da Post-Seküler Toplum) Projesi çerçevesinde büyük bir çalışma yürütüyoruz. Proje çerçevesinde 2006 Mart'ında Almanya'nın Weusburg Üniversitesi'nde sadece projeye katılanlar arasında gerçekleştirdiğimiz üç günlük uluslararası konferansta Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılması durumunda ortaya çıkabilecek muhtemel gelişmeler de gündeme gelmiş; Türkiye'nin mevcut yapısının bırakınız Post-Seküler olmayı Pre-seculer (Seküler öncesi; irrasyonel; akıldışıcı; yandaşçı, dindaşçı, partidaşçı anlamında) olduğu ileri sürülerek AB'ye giremeyeceği dillendirilmişti.

Mahkeme kararı AB rotamızı sarstı

Ben de Türkiye'nin önemli bir ekonomik ve entelektüel zenginliğe sahip bulunduğunu; Türk küçük burjuvazisiyle Alman burjuvazisi arasında artık herhangi bir farkın kalmadığını; mesela Kayseri'nin Weusburg'dan daha sanayileşmiş olduğunu; politik hayatın demokratikleştiğini; hukukun liberalleştiğini; bağımsız yargıçların kendilerini hiçbir güce angaje etmediklerini ileri sürerek Türkiye'nin Avrupa Toplumu'na çok olumlu katkıları olabileceğini anlatmıştım. Hazirana kadar bitirip Avrupa Parlamentosu'na sunacağımız kitapta Post-Seküler Avrupa toplumunda İslam ve Müslüman'ı yazacaktım. Güya o kitapta yine Türkiye'yi ve İslam toplumunu savunacaktım: yargının bağımsızlığından, entelektüel özgürlükten, demokratik gelenekten, çok-dinli ve çok-kültürlü tecrübelerden söz edip Türk insanının sahip bulunduğu dini yorumun 'medeniyetler ittifakı' için çok elverişli olduğunu anlatacaktım. Ama şimdi ne yapacağım? Anayasa Mahkemesi'nin kararıyla adeta tepemden bir kazan sıcak su döküldü. Weber'in dediği gerçekten doğru muydu? Bizde de 'Berlin'deki yargıçlar' hiç olmayacak, olamayacak mıydı? Biz kendi kendimizi mi aldatıyor, avutuyorduk? Böyle bir şeyi biz asla başaramaz mıydık? Bizim topraklarımızda adalet ve hakkaniyet hiç olmamış ve bundan sonra da olmayacak, olamayacak mıydı? Batılı meslektaşlarımın göğsünü gere gere insan haysiyeti ve özgürlüğünden söz ederken ben ebediyen başım eğik mi gezecektim? Tek kelimeyle şimdilik umudum çökmüş, kafam karmakarışık ne yazacağımı şaşırmış durumdayım.

Başta Anayasa Mahkemesi'nin son kararı olmak üzere YÖK'ün tutumu ve üniversite rektörlerinin beyanatları bir şeyi inkarı mümkün olmayacak derecede gözümüze sokmuştur: günümüzde ülkemizde sosyal ve politik güçler arası denge tarihimizin hiçbir döneminde görülmedik şekilde bozulmuş, adeta mefluç hale gelmiştir. Yani günümüzde askeri bürokrasinin gücü ve etkinliği hem Fatih'in, hem Kanuni'nin, biraz garip gelecek ama hem de Atatürk'ün etkinliği ve gücünden çok daha artmış ve tekelleşmiş durumdadır. Başta yargı olmak üzere üniversiteler, bazı lafta sivil toplum kuruluşları, sivil bürokrasinin çok önemli bir bölümü tamamen askeri bürokrasinin hegemonyası altına girmiş, adeta bağımsızlığını kendi eliyle buharlaştırmıştır. Küçük burjuvazinin çekingen ve ne şiş yansın ne kebap tavrı da neticeyi değiştirmemektedir. Bugün bu tekelleşmiş gücün karşısında etkili hiçbir muhalefet söz konusu değildir. Parlamento, seçmen, verilen oylar, formel ve enformel kamu alanları önemini ve belirleyici niteliğini insanların gözünde yitirmiştir. Bireyin hukukunu koruyacak hiçbir mekanizma kalmamıştır. Sıradan vatandaşın hukukunun savunuculuğunu yapması gereken üniversite hocaları, entelektüeller ve onu fiilen güvence altına alması gereken yargıçlar maalesef bambaşka motiflerin etkisi altında çalışmaktadırlar. Bu durum tarihimizin en önemli krizi sayılmalıdır.

Laiklik dayatmasının perde arkası

Klasik Osmanlı dönemlerinde ulema (ya da ilmiye sektörü), esnaf, yeniçeri ve kadılardan oluşan anti-Bab-ı Âli koalisyonu kısmen de olsa bireyin hukukunu güvence altına alıyor, özellikle ulemayı bireyin hukukunun yılmaz savunucusu yapıyordu. Çünkü ulema tamamen bağımsızdı ve maaşını devletten değil vakıflardan alıyordu. Esnaf kendi örgütlenmesini lonca teşkilatı aracılığıyla yapıyor; kimin usta olacağından, kimin işyeri açıp açamayacağına; hangi ürünlerin nasıl ve hangi kalitede üretilip nerede satılacağına kadar lonca teşkilatı karar veriyordu. Aynı şekilde yeniçeri ocağı da Bab-ı Âli'ye kısmen bağımlı, genellikle ulemanın etkisi altındaydı. Yargı erki ise direkt şeyhülislama bağlı idi, dolayısıyla ulema ile direkt bir organik bağı vardı. Bab-ı Âli paşalarının haksızlıklarını, zulümlerini, kanunsuzluklarını, soygunlarını ve ahlaksızlıklarını bu dörtlü ittifak engellenmeye çalışıyordu. Bab-ı Âli haksızlıkları dayanılmayacak noktaya taşıdığında ulemanın işaretiyle medrese talebeleri hücrelerinden, yeniçeriler kışlalarından, esnaf dükkânlarından Bab-ı Âli'ye yürüyor ve sivil itaatsizlik başlıyordu: saray günlerce taşlanıyor, haksızlık ve kanunsuzluk yapan paşanın cezası verilinceye kadar dörtlü ittifakın insanları sarayın etrafından ayrılmıyordu. Olay padişahın da müdahalesiyle genellikle zalimin cezalandırılmasıyla son buluyor ve ulemanın önereceği yeni bir paşa idareyi devralıyordu.

Doğal olarak post-modern bir dönemde yaşayan bizlerin o eski klasik dengelerin aynen gerçekleşmesini beklememiz safdillik olur. Ama burada şunu da ifade etmeliyim: askeri bürokrasinin karşısında çok güçlü bir ekonomik burjuva, iyi kalitede bir üniversite sınıfı, özgür bir entelektüel sınıf, burnundan kıl aldırmayan yargıçlar konmadıkça, bunlar ağırlıklarını her an hissettirmedikçe askeri sınıf bugün Atatürkçülük ve laiklik adına; yarın milliyetçilik ve ulusçuluk adına; öbürsü gün de din ve mukaddesat adına aynı dayatmaları sürdürecektir.

Klasik Osmanlı dengesi gibi yepyeni bir dengeyi kurabilmemiz bugünkü şartlarda imkânsız gözüküyor. Elimizde kala kala sadece bir imkân kalmıştır, o da Avrupa Topluluğu'na girmemiz. Anlaşılan bizim o altın dengemizi onların zorlamasıyla kurabileceğiz. Kurulsun da kimin zoruyla kurulursa kurulsun noktasına geldik dayandık.

PROF. DR. BÜNYAMİN DURAN - ROTTERDAM ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ/FELSEFECİ - ZAMAN

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious