Bize yakışmaz

  • Giriş : 01.12.2006 / 00:00:00

Benim babam 40 yıldır Cumhuriyet gazetesi okur.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Hayatı boyunca da CHP'ye oy vermiştir. Son yıllarda tıkanan CHP politikalarının, partisini düşürdüğü durumu üzüntüyle izlediği bir zamanda "Baba, belki de artık oyunu başka bir partiye vermeyi düşünürsün." demiştim ona. Babam "Kızım haklısın. Hakkını teslim edelim.



Halk Partisi'nden daha iyi siyaset üreten partiler var; ama onlara oy vermek bize yakışmaz." demişti. Babamın bize yakışmaz derkenki çaresizliğini, yüz ifadesini hiç unutamam. 'Biz' derken ne kast ettiğini, kafasındaki 'biz'in nelere tekabül ettiğini de anlamaya çalışıyorum. İlk bakışta babamın kafasındaki bu çok katmanlı 'biz'in, Kürtlük, CHP'lilik, Cumhuriyet gazetesi müdavimliği olduğu söylenebilir. Ama biliyorum, bundan daha üst ve soyut bir kimlik tarifi var babamın 'biz' tanımında.

Alevi, Kürt, Cumhuriyet gazetesi okuyan, oyunu CHP'ye veren, cumhuriyet değerlerine bağlı bir gelenekten gelen babam, tahmin edileceği üzere hiç dindar değildir. Hatta katı laik görüşleriyle din karşıtı olduğunu, dünyayı açıklama modellerinden biri olarak gördüğü dinin insanlığı geriye götürdüğüne inandığını da açıkça söyler. Ama bu saydıklarım ancak babamın 'kafasındaki dini', daha doğrusu zihinsel düzeyde 'var ettiği' ideolojisini anlatmaya yarar. İş gerçeğe gelince, orada ideolojinin hükmü biter ve ruhun ihtiyaçları belirleyici olur. Orada farklı bir din algısı ortaya çıkar. Din hakkındaki olumsuz sözlerine rağmen tüm Aleviler gibi babamın da hayatında hürmette kusur etmediği dedeler ve dinlemekten ibadet eder gibi haz aldığı deyişler vardır. Bir dua, bir arınmadır deyişler onun için. Deyişlerde adı geçen Muhammed Mustafa, Ali adlarının tarihsel kaynağından bîhaber olsa da, o adların ruhunda harekete geçirdiği duygunun ancak kutsallıkla açıklanabileceğini bilmese de, bu böyledir.

Bir Alevi olarak babam...

Babamın durumunun Türkiye'deki Alevilerin genel durumundan çok da farklı olmadığını düşünüyorum. Çoğu dine ve dinî değerlere mesafelidir; ama sahip oldukları büyük sözlü miras onları kutsal olana çağırır. Evet, Alevilerin gittikleri bir cami, sözünü dinledikleri bir hoca yoktur; ama saz ve sözleri vardır. Yüzyıllardan süzülüp gelen doğallıkla sahip oldukları bir terbiye, onlara, insanın her şeyin merkezinde olduğunu öğretmiştir. Öyle ya, Allah kâinatı insan için var etmiştir. O her fırsatta sözünü ettikleri 'eline, beline, diline hakim ol' öğretisi ve 'ben senim, sen de ben' anlayışı onlar için insana verdikleri değerin en somut göstergesidir. Yazılı kaynakları sınırlı olmasına rağmen, sahip oldukları muazzam sözlü gelenek Alevilerin hayatında bir tür kutsallığı her daim canlı tutar.

Bin yıla dayanan bu geleneğin Anadolu'daki mirasçısı olan Aleviler, demokrasimizin de gelişmesiyle kendini ifade arayışına girmiş görünüyorlar. Şimdi Alevilerin 'Biz kimiz?' sorusunu samimiyetle sorması gereken bir dönemden geçiyoruz. Samimiyet şunun için gerekli; yaratılan tüm gürültüye rağmen ne yazık ki, Aleviler için ortak bir 'biz' tanımı yok henüz. Bir Alevilik -Alevilikler belki de?- tanımı yokken kimin gerçeğini kıble edinecek Aleviler?

Alevilerin kendilerini nasıl tarif ettikleri konusunda bir mutabakat olmadığını, 'Alevilik İslam içidir, İslam dışıdır' tartışmalarından biliyoruz. Bu acil ve şiddetli kimlik arayışının şimdilerde Avrupa'da canlanan azınlık olma talebi ile sonuçlanması aslında sürpriz değil. Kendi toprağının, dolayısıyla doğal varlık koşullarının dışına düşmüş tüm göçmen topluluklar gibi Avrupa Alevileri de siyasallaşarak bir varlık zemini yaratmaya çabalıyorlar. Peki Avrupa'dakiler bu ihtiyaç içindeyken Anadolu'da yaşayan ve sayıları kimilerine göre 25 milyonu bulan Türk, Kürt Alevileri bu konuda ne düşünüyor? 'Türkiye'de yaşayan Aleviler kendilerini nasıl tanımlıyor?' sorusuna verilen cevap ne yazık ki, üç beş derneğin birbirine uymayan, kimi devlet yanlısı, kimi muhalif çeşitli politik çıkışından ileri gitmiyor. Hal buyken, 'Alevilik Ali'yi sevmekse ben de Alevi'yim' diyen siyasetçilerimizin bakışı da bu tarifin netleşmesine yardımcı olamıyor! Osmanlı'nın baş edemediği yegane sorun olan ve yüzyılların gecikmişliğini devralan Aleviliğin, Cumhuriyet Türkiye'sinde büründüğü ya da bürünebileceği biçim konusunda, Alevilerin Sünni Müslümanların düşürüldüğü hatalara (resmî ideolojinin tanımladığı Müslümanlık...) düşmemek için son derece dikkatli olmaları gerekiyor.

Avrupa Alevilerinin göremediği...

Diğer yandan, farklı etnik kökenden gelen Aleviler durumu daha da karmaşıklaştırıyor. Türkiye'deki Alevilerin çoğunluğu Türk'tür; ama ülke genelinde çok sayıda Kürt Alevi olduğunu biliyoruz. Büyük bir bölümü Avrupa'da göçmen durumda olan, diğerleri de katılırsa sayısı artan bu topluluğun Aleviliği bir üst kimlik gibi gördüklerinden kimsenin şüphesi olmasın. Aleviliğe samimiyetle bağlı bu insanların gözünde Alevi kimliği Kürt'lükten daha önemli. Her fırsatta 'Kürt Şafiîlerden ise Türk Alevilerle daha yakın sayılırız' demeleri bunun en açık göstergesi. Türk Alevilerle doğal akraba hissetmeleri, kız alıp vermeyi sorun görmemeleri Kürt Alevilerin kimliklerinin önceliklerini açıklıyor.

Kürt ya da Türk olsunlar Alevilerin 'Biz kimiz?' sorusuna verebileceği hazır bir cevapları henüz yok; ama kim olduklarını anlamamızı sağlayacak referansları var. Deyişleri bir kez daha hatırlayalım. Kalplerinin derinliklerinde yer eden deyişlerde dile gelen 'Meded ya Muhammed meded ya Ali', 'Muhammed Mustafa hakkı için' ifadeleri, Ehl-i Beyt sevgisi, Kerbela mirası sanılandan daha fazla o kimliğin koordinatlarını veriyor bana göre. Bu mirasla yeniden bağ kurmanın araçlarının neler olabileceği tartışılabilir. Ama deyişlerin ruh ikliminden çıkaracağımız yol haritasının kendimizi anlamamızda yeterli olacağına inanıyorum ben. Çünkü oyunu CHP'ye veren, 40 yıldır Cumhuriyet okuyan, kendisini dindar olmayan biri olarak tarif eden benim babam gibilerinin dahi bir dedenin meclisinde çalınan 'Meded ya Muhammed, meded ya Ali' dizesinden aldığı haz olmadan kendisini eksik hissedeceğinden benim kuşkum yok. Bu nedenle, tarihsel kaynağıyla bağlantısı kesilmiş bu sözlü mirasın kalplerde yarattığı etkiye kulak vermemiz gerekir. O etkiye kulak verirsek kendimizi daha doğru tarif edebiliriz. Çünkü isimler hayatımızda kalmışsa eğer, kalplerimizde o isimlere yer olduğu için kalmışlardır. Kalbin kendini açmadığı hiçbir adın varlık kazanmadığını Anadolu insanından daha iyi kim bilebilir? Ne mi demek istiyorum; Yezid adı neden yoktur bu topraklarda hiç düşündük mü? Ali, Muhammed yani Mehmet adının bu kadar yaygın olduğu bir coğrafyada Yezid adının anılmaması kalbin kapılarıyla açıklanmayacaksa neyle açıklanacak? Üstelik sadece Aleviler değil Sünni Müslümanlar da kullanmazlar bu adı.

Kerbela kültünün yarattığı mağlup olma, kefaret ödeme duygusu, 'bu dünyadan doğal bir tevazuyla geçip gideceğiz, mağrur olmamalıyız' bilgisi, Alevilerin ruhsal kıblesidir ve ancak bu kıbleye dönüldüğü takdirde 'Biz kimiz?' sorusu cevaplanabilir. Asıl önemlisi Avrupa Alevileri dahi bu duygusal mirasın kendi kimliklerinin kurucu unsuru olduğu gerçeğinden kaçamazlar. İsimler kaderdir, doğru. Ama azınlık olmak isteyen adları Hasan, Hüseyin, Mehmet ve illa ki Ali olan Avrupa Alevilerinin unuttukları şey, onlara hatırlatılması gereken, isimlerin sadece kader değil, aynı zamanda kalbî tercihler olduğudur. Bu vesileyle söyleyelim benim babamın adı Mehmet, annemin adı Hatice, erkek kardeşlerimin adları Ali ve Hüseyin'dir. Unutmayalım dünyamız adların dünyasıdır. Adlarımız elimizden alındığında dünyamız da alınmış olur.

BEJAN MATUR

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious