Bizi ayıran nehir! HABER YORUM

  • Giriş : 05.05.2007 / 00:00:00

Ülkede gündem çok hızlı değişiyor. Daha bir olay anlaşılamadan bir başkası kendi tartışmaları ve taraflarıyla ortaya çıkıyor.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Dink, Malatya olaylarının ağırlığı sürerken Cumhurbaşkanlığı seçimleri kendine ilişkin kurallar, çağrışımlar ve güç ilişkileriyle birlikte gündemin sıcak konusu oldu. Tandoğan, Çağlayan mitingleri, Anayasa Mahkemesi, Genelkurmay'ın açıklaması sürecin yeni referansları olarak halkın önünde.

Haberlere üstünkörü bakan birisinin dahi endişelenmesi, kaygı duyması için her tür veri mevcut. Her olay farklı temalar üzerinden gelişse de temelde aynı kadastroya oturuyor. İkiye bölünme istidadındaki bir Türkiye'nin kadastrosu bu. Her olayla birlikte aramızdaki nehir büyüyor, derinleşiyor. Gündemleri birbirine bağlamak ve genel bir anlayış oluşturmak için kimi olayları "sıcağı sıcağına" söylenenlerin ötesinde daha sakin bir bakış açısıyla değerlendirmek lazım. Bu manada Malatya'daki olaya bakacak olursak, cinayetlere ilişkin resmi soruşturmanın sürdüğünü görüyoruz. Zanlılar yakalanmış durumda. Olayın perde gerisinde başkaları var mı, araştırılıyor. Kolektif belleğin geçmişteki benzeri olayları hatırlayarak Malatya olayını değerlendirmesi olağan, çünkü hepsi aynı ipe geçirilmiş halkalar gibi. Öldürülenlerin dinleri ve dünya görüşleri bu ülkedeki çok büyük çoğunluğunkinden farklı... Ayrıca bu insanlar inançları istikametinde faal olan, toplumla ilişkilerini bu yönde kuran insanlar. Her üç olayda da katillerin yaşı 17-25 arasında değişiyor. Yine her üç olayda da "milli ve dini değerlerin gayretiyle ve ülke için bu suçun işlendiği" yönünde beyanlar mevcut. Bütün bunlar bir araya getirildiğinde açıkça görülen, fanatik, hoşgörüsüz, kendi inancı dışında hiç kimseye hayat hakkı tanımamaya kararlı bir toplumsal damarda konumlanmış olan birilerinin bu cinayetleri işledikleridir. Nitekim bu yönde bol miktarda yorum yapılmış, kör gözüne değnek misali yol gösterici işaretlerden hareketle "adrese teslim" gerçekleşmiştir.

Hastalıklı alan...

Ortada din, inanç, yerlilik, yabancılık gibi ortak duyarlılık alanları söz konusu olunca bu tür cinayetlerden "adi cinayetlere" ilişkin bir rahatlıkla bahsetmek kolay değil. Adi cinayetlerde herkesin diğer tarafta olduğunu bilirsiniz. Ayrıca yine herkesin cinayete yönelik laneti, ortak kaygılardan ve paylaşılan ortak hayat anlayışından beslenir. Trafikte kendisini sollayan kişiyi az ilerideki kırmızı ışıkta vuran kişiyi haklı ve meşru gösterecek bir Allah'ın kulunu bulamazsınız. Öte yandan böyle bir olayı "politik" bir bağlama yerleştirerek buradan kendi çizgisine haklılık ve meşruiyet üretecek kişileri de bulamazsınız. "Din, inanç, kültür" alanlarına gönderme yapılarak işlenen cinayetlerde ise "nesnellik" zemini bu kadar net değildir. Bir kısım insanlar şüphesiz aynı akıl ve bakış açısıyla olmasa dahi, canilerin gönderme yaptıkları değerlere sahip oldukları için kendilerini "tuhaf" bir konumda hissederler. Bu insanlar bir yandan canilerle kendileri arasındaki mesafeyi korumaya çalışırlarken diğer yandan "ortak duyarlılık alanına" yönelik eleştirileri de göğüslemek isterler. Bu durumda ağırlıklı olarak "provokasyon" yorumu öne çıkar. Siyasal ilişkilerin özellikle kaotik zamanlarda provokasyonlara açık niteliği, bu tür yorumların tutarlılık ihtimalini yükseltir. Ancak sadece siyasetin karanlık yüzü değil, aynı zamanda kendilerini tuhaf durumda hissedenlerin "öyle olması gerektiği" yolundaki temennileri de bu ihtimale inancı yükselten bir başka nedendir.

Diğer yanda ise, bu tür kanlı olaylardan, vahşetlerden bağımsız şekilde, daha baştan bu ortak duyarlılık alanını paylaşmayan, buradaki var oluşu "rahatsız edici, tehlikeli, toplumsal ilerlemenin önündeki engeller" olarak değerlendirenler vardır. Bu kesimin konumlanması "olaylarla" değil sahip oldukları farklı değerlerle ilgilidir. Bu tür olayların yaşanmasından çok daha önce konumlanmış oldukları "karşı" yer, her türlü gelişmeyi nasıl okumaları gerektiğine ilişkin mihenk taşı rolünü görür. Değerlendirmelerin dayanağını şu şekilde toparlamak mümkündür: "Vahşet, ilgili duyarlılıkların tamamını kapsamasa da bu alanın içinde bir potansiyel olarak mevcuttur, böylelikle doğal olan gerçekleşmiş, bu duyarlılıklarda mündemiç olan kıyıcılık kendini sergilemiştir." Bu yaklaşımın zımni ifadesinde, bundan sonra oradaki "hastalıklı alan"a ilişkin bağlılık beyan edecek herkesin masumiyetini bir parça yitireceği tınısı vardır.

Toplum olma hali güncellenmeli

Bu saflaşma, ortak var oluşun temel değerlerine ilişkin çatışma, kimi toplumsal gerginlik noktalarının sürekli aktif fay hattı gibi çalışması yeni değildir. Malatya'daki olaylardan geriye doğru giderken herkesin hatırlayabileceği birçok çatışma konusu derinlerdeki bu saflaşmanın hem bir ürünü olmuş hem de onu sürekli güncellemiştir. 28 Şubat süreci, Susurluk olayı, faili meçhul cinayetler, türban tartışmaları, AB konusu hemen ilk elde sayılabilecek o ayrışma hattının önemli güzergâhlarıdır. Nihayet en son 14 Nisan günü Ankara'da ve sonrasında İstanbul'da yapılan mitingler, sonrasında çeşitli sivil toplum kuruluşlarının aksi istikametteki açıklamaları geniş bir nehir tarafından ikiye ayrılmış olduğumuzu ve birbirimizin karşı kıyısına dönüştüğümüzü göstermektedir.

Ortadaki bu tablo, olağan iktidar mücadeleleri çerçevesinde çözümlenip, toplum olma halinin esneklik sınırları içinde değerlendirilemez. Bir toplum olmak, ortak hayata ilişkin müşterekleri "kendimizi" ayrı topluluklar olarak hayal etmemize mani olacak ölçüde çoğaltabilmekten geçer. Toplum derken sürekliliği olan birlikten, geleceğe yönelik aynı yöndeki bir iradeden bahsedilmesi, ilişkiler ağını mümkün kılan ve başka toplumlardan onu farklı yapan ortaklıklara vurgu yapılması, esnek de olsa "farklılıkların" bir sınırı olduğunu söyler bize. Elbette aynı toplumun içinde değişik düşünceler, inançlar, yaşama biçimleri, olaylara dair yorumlarda benzemezlikler olacaktır; fakat mesele, ayrılıklarla benzerliklerin o belirsiz ama mutlaka var olan hattının nereden geçtiğidir? Türkiye'de yaşananlara baktığımızda bu manada herkesi kuşatan hattan daha belirgin bir başka hattın arada yükselmeye başladığını, "toplum"un iki ayrı topluma ayrıştığını görmekteyiz. Bu ayrışmanın ekonomik temelleri mutlaka var; büyük sermaye ile Anadolu sermayesi kavramlarının çağrışımları böyle bir alana işaret ediyor. Buna özellikle son yıllarda bir de uluslararası sermaye ile kurulan ilişkilerin niteliği eklendi. Elbette herkes somut olarak bu iki kesimden birine ait değil, fakat "hayali ilişkiler dünyasında" da olsa, bir saf seçimi söz konusu.

Bu ayrışmanın kültürel temelleri var. Bu ülkede neredeyse iki asırdır, tutarlılıkları, terminolojilerinin analitik gücü bir yana yerlicilik ve batıcılık gibi iki ana damar var. Nihayet İbni Haldun'un diliyle ifade edecek olursak, adeta yaşanılan yerden bağımsız olarak karşımıza çıkan "bedevilik ve haderilik" var. Bir bakıma köylülük ve şehirlilik diyebileceğimiz bu ayrımın zengin bir müktesebat oluşturduğunu biliyoruz. Olağan hallerde zaman içinde bu çelişmelerin azalması, saflaşmaların yumuşaması, benzerliklerin artması beklenir. Fakat bizde bu yöndeki eğilimin hemen yanı başında siyasal ilişkileri toplumsal mühendislik aracı olarak gören anlayışların güç verdiği ikinci eğilim, toplumun ayrışmasına ciddi bir ivme kazandırmıştır.

Şunu unutmamak lazım: Toplum olma hali kendiliğinden olup biten bir durum değildir, aksine sürekli güncellenmesi, desteklenmesi, politik, entelektüel ve ekonomik elitlerce bu yönde mihmandarlık yapılması gereken bir süreçtir. Bizim meselemiz, Malatya'daki vahşetle birlikte bir kere daha karşımıza çıkan "nasıl toplum olacağız?" konusudur. Herkesin açıkça böyle bir vahşeti reddedip telin etmesi adeta eşyanın tabiatı gereğiyken bunu bu kadar haykırarak yapmamalarının, reddetseler bile sessizleşmelerinin arkasında bizi ayıran nehrin bulanık suları vardır. Almanya'da bir Türk suç işlediğinde kolektif kimliğiyle onu tanımlayan haberleri "ırkçı" olarak değerlendiren bizler, Malatya'daki olaylar "dinci vahşet" diye anıldığında ortadaki aynı türden çarpıklığı hep birlikte görebiliyor muyuz? Ülkeye sevgisini ve bağlılığını ifade için silaha sarılan bir anlayış karşısında açıkça tavır alabiliyor, bu tür olaylarda "senden-benden" derdine düşmeden ortak ilkeleri gözetebiliyor muyuz? Sözler ve eylemler "toplum"un tümünün vicdanını dikkate alan bir bağlama yerleşmediği sürece, nehrin her iki yakasında olanlar yollarına devam etmek için kendilerinde daha fazla gerekçe ve güç bulacaklardır. Bunu istemiyorsak önce cesaretle kendi gerçek durumumuzla yüzleşeceğiz. Sonrası ise ayrı bir bahis...

M. NACİ BOSTANCI

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious