'Boğazımıza sansür uygulamalıyız'

  • Giriş : 06.08.2006 / 00:00:00

Üç altın kural: Acıkmadan sofraya oturmayın, ölçülü yeyin ve doymadan sofradan kalkın.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Nöroloji uzmanı Dr. Ali Akben çok bilinen ama uygulanmayan bir nasihatı hatırlatıyor: “Acıkmadan sofraya oturma, ölçülü ye ve doymadan sofradan kalk.” Diyet programlarına karşı olan Akben, ezber bozacak tavsiyelerde bulunuyor: Detoksu oruçla destekleyin ve dua etmeyi sakın unutmayın!

Sağlıklı beslenme bir tür moda ve trend mi? Her gün önümüze sürülen onlarca yeni seçenek bir sektör ise biz asgari şartlarda neye dikkat emeliyiz?

Sağlıklı beslenme çok geç kalmamıza rağmen binmek ve sığınmak zorunda olduğumuz bir gemi gibidir. Ne yersek o oluruz. Doğru yanlış bilgilerin adeta havada uçuştuğu bir dünyada kurunun yanında yaş da yanar. Böyle bir dönemde boğazımızdan girenleri sansürlemeliyiz. Az, öz, ölçülü ve dengeli bir beslenme programı, hem beden hem ruh sağlığımız için gereklidir.

En çok tükettiğimiz gıdaların besin değerlerinden, fayda ve zararlarından bahseder misiniz? Bunları ne sıklıkla yemeliyiz? Ya da hiç mi yememeliyiz?

Bilimsel kabul görmüş sağlıklı bir beslenmede karbonhidrat, yağ ve protein dengesi olması gerekiyor. 50 karbonhidrat, 30 protein, 20 yağ oranları ideal olanıdır. Ancak yediklerimizin oranlaması kadar içerikleri de çok önemli. Mesela beyaz şeker, beyaz un, patates gibi hızlı karbonhidratlardan az miktarda yesek bile ciddi zararlar görebiliyoruz. Bunların glisemik endeksi çok yüksek olduğundan alındıktan sonra kan sistemine hızlı geçişleri nedeniyle kan şekerini hızlıca yükseltiyor. Fastfood beslenme tarzı gibi daha birçok vazgeçilmezlerimiz bizi çok sayıda hastalığın ağına düşürüyor. 19. yy’a kadar sadece domuzların beslenmesi için üretilen patatesin insanlar tarafından da tüketilmeye başlanması ile birlikte şeker hastalığı yaygınlaştı. Ekmek yapımında kullanılan buğdayın en yararlı ve besleyici kısmı olan kabuğunu alıp hayvanlarımıza ikram ederken en zehirli kısmını ekmek yapımında kullanıyoruz. Unlara daha da beyaz olması için katılan hidrojen peroksit durumun vahametini artırıyor.

Ee ne yapalım, evde ekmek mi yapalım?

Ekmeğimiz ne kadar işleniyor ve ne kadar beyazlaştırılıyorsa o kadar sağlığımızdan kaybediyoruz. Aslında evde ekmek yapmak mümkün. Evde yapılan ekmeklere ceviz, buğday, fındık, fıstık, zeytinyağı, zeytin gibi daha birçok zenginleştirici katabiliriz. Evde ekmek yapamayanlar ise doğal köy ekmeğinden tüketebilirler. Maalesef birçok fırında üretilen kepekli ekmek de sahte ve sağlıksız. Beyaz unla kepek karıştırılarak yapılan kepekli ekmekler sağlığımıza zarar verir.

Yiyeceklerin raf ömrünü uzatan maddeler zararlı mı?

Besinlerdeki katkı maddeleri ne olduğu tam olarak bilinemeyen kimyasallardır. Bu maddelerin bilinen en önemli zararları alerjik reaksiyonlar ve kanserojen etkili olmaları. Katkı maddeleri, gıdaların tadında ve görüntüsünde albeni sağladıklarından kilo yapma potansiyelleri olan kimyasallar olup sağlığımızda ciddi sorunlar oluşturabilir.

Tereyağı ve et, kalp düşmanı mı?

Bu ikili aslında düşman falan değil. 80’li yıllarda sanayi üretiminin hidrojenize yağları piyasaya vermesi ile bu süreç başlatıldı. Sağlık sektörü bazen ilaç tröstlerinin bazen ise gıda sektörünün acımasız etki alanına girebiliyor. Daha çok tüketen ama daha az çalışan insanlar olmamızın bedelini ise hastalıklar olarak ödüyoruz. Bu durumun oluşmasında modern Ortodoks tıp dininin payı da yadsınamaz. Modern tıp mantığında da bir kavram kargaşası var. Modern tıp dinî mantığı bir anlamda şunu diyor: Ey insanoğlu sen yeter ki hastalan! Cebinde de muhakkak tetkikler ve tedavileri karşılayacak paran olsun. Ben seni tedavi ederim.

Uluslararası ilaç, kozmetik ve beslenme tröstlerinin bütün insanlığa dayattığı temel alışkanlıkları en çok siz doktorlar desteklemiyor musunuz? Bunları destekleme konusunda yapılmış gizli bir yemin mi var?

İlaç endüstrisi tamamen kimyasal formüller üzerinden insanların dertlerine çare arıyor. Oysa laboratuvar şartları hiçbir zaman insan bünyesi ile aynı sonucu vermez. Onun için invivo-invitro kavramını konuşuruz aramızda. Bu şu demek: Ürettiğin şey kâğıt üzerinde ideal olabilir. Ama hücrelerimizin ve organlarımızın buna cevabı nedir? 30-40 yıl kadar önce mucize diye sunulan bazı ilaçları bugün lanetliyoruz. 30-40 yıl sonra, şimdi mucize dediğimiz ilaçların başına aynı şeyin gelmeyeceğini kimse garanti edemiyor. Modern tıp teknolojisi bilim mantığını kullanarak kâr-zarar hesabı yapıyor. Sağlıkta bazen bu mantığın sınırlarının zorlandığını görüyoruz. Hekimlik mesleği sadece bilimsel parametrelerle icra edildiğinde bir tarafı eksik kalır.

Yurtdışında maden suyu çok tüketiliyor. Bizde ise ‘mideye dokunur’ diye kimse çok fazla içmiyor. Çok soda içmek mideye zarar verir mi?

Hayır. Maden suyunun ciddi bir zararı olmaz. Ancak bazı nadir böbrek hastalığında içinde taşıdığı ilave minerallerden dolayı daha dikkatli kullanmak gerekebilir. Esas zararlı olanlar kola, gazoz ve konsantre meyve sularıdır... Çünkü bunlar zararlı şekerler yanında çeşitli zararlı katkı maddelerini içermektedir.

Gelelim diyete... Çağın en önemli buluşu bu sanki. Diyetten ne anlıyorsunuz bir doktor olarak? Diyet taraftarı mısınız?

Eskiler can boğazdan gelir derdi. Şimdi koro halinde hep bir ağızdan ‘Can boğazdan çıkıyor.’ diyoruz. Son 30 yılda belki de modası geçen 30 çeşit diyet var. Peki nerede hata yapıyoruz? Hatayı kendimizi tanımakta yapıyoruz. Gören, koklayan, dokunan, tadan ve nefsi ile bunları bir şekilde yaşayan insanlar olarak öyle diyetlerden medet umduk ki... Ben ciddi diyet programlarına ve gramlı, miligramlı formüllere baştan beri uzak kalmış bir klinisyenim. Tabletlerle, otlarla, yosunla, sauna ile karpuz ya da kavunla yapılan diyetlere hep direnmişimdir. Formül şu: Acıkmadan sofraya oturma, ölçülü ye ve doymadan sofradan kalk.

Vücudumuzda biriken toksin maddelerden kurtulmak için pazartesi ve perşembe oruçları ile dua kürü öneriyorsunuz. Bu konuyu biraz açar mısınız?

Bilerek ya da bilmeyerek yaptığımız sayısız hatanın bedelini öncelikle hücrelerimizden ödemeye başlıyoruz. Hemen her insanın muzdarip olduğu halsizlik, yorgunluk, uyku düzensizliği, yaygın ağrılar gibi birçok şikayetin altında hücresel zehirlenme vardır. Hücresel arınma anlamına gelen detoks ile de insanlar hem dinçleşiyor, zindeleşiyor hem de birçok hastalığa karşı daha dirençli hale geliyor. Detoks tedavi programının vazgeçilmez aracı ise oruç. Bu gerçekler Peygamberimizin pazartesi-perşembe orucunu hatırlatıyor bizlere. Onun için özellikle bu tür şikayetleri yoğun yaşayan insanların bol su, bol salata ve çorba ile gıdalarını destekleyip pazartesi-perşembe orucu ile kendilerini tazeleme, gençleştirme imkanlarını kullanmaları gerekiyor. Dua kürüne gelince: Bizdeki bazı önyargılar nedeni ile bu konu ile ilgili çalışmalar da maalesef Batı orijinli. Özellikle Amerika, Kanada ve Avustralya gibi gelişmiş ülkelerde yapılan sayısız bilimsel çalışmalar bize dua yolu ile hem kendisi ile hem de yaratanı ile barışık yaşayan insanların sağlık sorunlarının üstesinden daha çabuk geldiğini gösteriyor. Niçin bu tedaviler kural olmak yerine istisna kabul edilsin?

Doktorlar arabalarına da kendilerinde de iyi bakmaz

Su içsem yarıyor deriz şişmanlığımızın bahanesi için. Doğru mudur?

Bazı insanların hücresel rölantileri o kadar yavaş ki, hakikaten az da yeseler harcadıkları enerji de azsa kilo veremezler.

‘Hastalık hastası’ bir hastalık mı, Moliere’nin bir oyununun adı mı?

Özellikle kendini çok dinleyen ve bedensel meraklarını baskılayamayan insanlarda bazen duygu ve düşüncelerin hayalen ürettiği hastalıklar kişiyi rahatsız edebilir.

Beynimiz cidden karıncalanır mı?

Beyin karıncalanmaz, bu bir duygu algılamasıdır. Oksijen, glikoz ve mineral dengesi bozulursa bu hissi yaşayabiliriz.

Doktorlar reçeteleri niye kargacık burgacık bir yazıyla yazarlar?

Her yiğidin yoğurt yiyişi nasıl farklı ise reçete de hekimlerin hastalıklarla mücadelesinde kullandıkları önemli bir silah. Önemli olan şikayetleri yok edebiliyor mu?

Damar damar üstüne biner mi?

Binmez. Hastalıkların ismi de genellikle Latince. Hekimlerin bir kısmının hastalarının daha iyi anlamaları uğruna uydurdukları teşhislerden bir tanesi de bu.

‘Doktordan araba’ diye niye ilan verilir? Doktorlar insanlara baktığı gibi arabalarına da iyi mi bakarlar?

Aslında doktorlar arabalarına değil kendilerine dahi bakamazlar. ‘Marangozun kapısı sırımla bağlı olur’muş ya o hesap. Ancak şu da bir gerçek, doktor arabasının kilometresi araba yaşına göre oldukça genç olur. Doktorlar arabaya binecek zamanı pek bulamazlar. Gerçekten mesleği ile evli doktorlar arabalarına bakamasalar da hastalarına bakarlar.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious