Bu limanlar meselesi nedir?

  • Giriş : 06.12.2006 / 00:00:00

AB meselesi, son zamanlarda genel olarak Kıbrıs konusu ve daha özel olarak da limanların karşılıklı olarak Kıbrıs Rumlarına açılması meselesi nedeni ile tıkanmış bir görünüm veriyor.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Aralık 2006, AB devlet ve hükümet başkanlarının yapacağı zirvede kaç müzakere başlığının açılacağı ve limanlar meselesinin bir "benchmark", bir ön koşul olarak kullanılıp kullanılamayacağı karara bağlanacak ve muhtemelen söz konusu başlık sayısı AB Komisyonu'nun önerdiğinin altında kalacak. Bizim basında teknik konuların tartışması bazı ilginç görünümler alabiliyor; bunların en barizi müzakerelerin askıya alınma ihtimali üzerine yaşandı. Bu konuyu ilginç buluyorum; zira AB resmî belgelerinde bir aday ülke ile, Türkiye ile müzakerelerin nasıl askıya alınacağı yazıyor, bu iş "vahim insan hakları ihlaline" dayandırılmış.

Limanlar meselesi bir "vahim insan hakları ihlali" olmadığı, olamayacağı için zaten AB hukukuna göre görüşmeleri bizim rızamız olmadan tek taraflı askıya almak mümkün değil. Müzakerelerin askıya alınmasının gerekçesi oluşsa dahi, askıya alınma sürecinin çok da kolay olmayan bir karar çoğunluk mekanizması mevcut. Yapılacak olan, gümrük birliği konusunu ilgilendiren başlıkların bir bölümünün açılması için limanlar meselesinin önkoşul haline gelmesi. Limanlar meselesinin kaç başlık için önkoşul hale geleceği ise AB devlet ve hükümet başkanları zirvesinde karara bağlanacak.

'Almadan vermeyelim'ciler...

Limanlarımızın Rum gemi ve uçaklarına açılmasına bazı arkadaşlar "almadan vermek" mantığı ile karşı çıkmaktalar. Bendenizin böyle bir mantığı anlaması mümkün değil; bu mantığı anlamakta temel zorluğum limanlarımızın Rumlara açılması ile neyi verdiğimizi idrak edemememden kaynaklanıyor. Türkiye Kıbrıs'a 1974 senesinde askerî olarak müdahale etti ve o tarihten 1998 senesine dek limanlarımız Rum gemilerine açıktı ve bu süre zarfında ülkemizin Rumlara ya da Avrupa Birliği ülkelerine ne verdiği belli değil. Kıbrıs adasından askerlerimizi ve büyükelçimizi çekmediğimiz sürece Ada'da geriye dönüşü olamayacak bir taviz vermiş olmamız zaten olanaksız.

Anlamakta çok zorlandığım aynı mantığın devamında bu "almadan vermeyelim"ciler bugün limanların açılması ile Kıbrıs'ta başlayacak taviz verme sürecinin çok kolaylıkla Ada Türklerinin azınlık statüsüne indirgenmesine dek uzanacağını ileri sürmekteler. Bu sütunda ve başka yerlerde yazılı ve sözlü olarak defalarca ifade etmeye çalıştığım gibi Kıbrıs Rum gemilerine ve uçaklarına deniz ve hava limanlarımızı açmamız bir taviz değildir, 1996'nın başından bu yana içerisinde olduğumuz ve ülkemize çok şeyler kazandırmış gümrük birliği sürecinin teknik bir zorunluğudur.

Üstelik bu süreci geri çevirmemiz yani AB sürecinin AB karar mekanizmaları tarafından kesilmesi halinde aynı limanları Rum gemi ve uçaklarına yeniden kapatmamız işten bile değildir. Bu iş Ada'dan çekeceğimiz askeri oraya tekrar konuşlandırmak gibi bir şey hiç değil, bunu unutmayalım. Bugün, KKTC'ye ticari izolasyonların kaldırılma talebimiz gibi haklı olduğumuz bir konu ile teknik ve hukuki açıdan haklılığımız çok su götürür limanlar meselesini aynı kefeye koyarak haklı olduğumuz alanda daha gür bir sesle haklılığımızı dile getirme imkanını yitiriyoruz, bu da işin başka anlamsız bir yönü.

AKP iktidarının dört senesi en azından ekonomik alanda başarılı geçmiş ve bu dönemde yani on altı çeyrekte ekonomi hızlı ve pozitif bir büyüme sürecini yakalamış, bu süreç enflasyonun düştüğü, bütçe açıklarının Maastricht Kriterlerini yakaladığı bir ortamla da çakışarak başarı daha da anlamlı hale gelmiştir. Muhalif siyasal partilerin ve siyasi parti benzeri davranan bazı devlet kurumlarının temel muhalefet yapma biçimini laiklik eksenine kaydırmış olmaları gibi sağ partilere 1950'den beri uygulanan bu muhalefet etme biçiminin hiçbir zaman sonuç vermemiş olması, iktisadi başarı ile birlikte düşünüldüğünde Kasım 2007 seçimlerinin muhtemel galibinin AKP olacağı gerçeğini ortaya koymaktadır.

AK Parti tuzağa düşmemeli...

AKP'nin 2007 seçim başarısını engelleyecek yegâne konu 2007 senesi içinde yaşanabilecek ciddi bir ekonomik krizdir. Bugün büyüme süreci süreklilik kazanmış gibi durmaktadır; ama büyümenin yarattığı cari açık ancak AB sürecinin sağlıklı işlemesine bağlı dış kaynak ve ağırlıklı olarak da doğrudan yabancı sermaye yatırımları ile finanse edilebilmekte ve bu konu bir krize dönüşmemektedir. Limanlar meselesi gibi çok anlamsız bir konu nedeni ile aksayan AB süreci ve dış piyasaların ülkemizin geleceğine duydukları güvenin azalması cari açığın finansmanını imkansızlaştıracak ve cari açık belasından kurtulmak için ekonomi çok düşük, sıfır ve hatta negatif büyüme patikasına girebilecektir. Böylece cari açık meselesi çözülmüş; ancak kucağımıza fakirlik ve işsizlik gerçek belaları gelmiş olacaktır.

AKP de Kasım 2007 seçimlerine hızlı büyüyen ve özellikle tarım dışı işsizliğin azaldığı bir ekonomi konjonktüründe değil bir ekonomik kriz ortamında girmiş olacaktır. Limanlar meselesinin bizi ve AKP'yi taşıyacağı noktanın böyle olma ihtimali hiç de azımsanacak bir ihtimal değildir. Limanlar meselesini siyasal gündemin tam da göbeğine bir milli mesele olarak AKP'nin neden ve nasıl taşıdığını gerçekten bilemiyorum. Ama bu sürecin AKP'yi 2007'de kurulacak yeni TBMM'de iktidarda görmek istemeyenlerin ekmeğine yağ sürdüğü kesindir; ama kesin olmayan AKP yönetiminin bu tuzağa nasıl düştüğü ve AKP'yi bu yanlış politikaya kimlerin taammüden ittiğidir.

Türkiye Cumhuriyeti son yıllarda paradoksal olarak siyasi köken itibarıyla Cumhuriyet ile sorunlu bir gelenekten gelen bir kadro marifeti ile AB sürecinde Cumhuriyet tarihinin en büyük atılımlarını gerçekleştirmiş bulunmaktadır. Ekonomide gelinen çok olumlu nokta ve demokratikleşme alanında alınan mesafe ülkemizde ilk kez istikrarın kalıcı olacağı yönünde sinyaller vermektedir. Bu sürecin yanlış ve kasıtlı bir yönlendirme sonucu limanlar gibi sudan bir mesele nedeni ile tehlikeye atılmasını anlamak kolay değildir.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious