Bye bye De Niro

  • Giriş : 05.12.2006 / 00:00:00

Köstebek gösterimde, Leonardo DiCaprio da her Martin Scorsese filminde gövde gösteriyor olduğu gerçeğini tescil ettirmiş vaziyette.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Sinemayı biraz yakından takip edenler Scorsese ile Robert De Niro arasındaki bağı bilir. Acı ama gerçek, De Niro yaşlandı ve yönetmenin yeni vazgeçilmezi genç Leonardo DiCaprio..
Hollywood o eski, şaşaalı ve parlak günlerine oranla bugün çok daha derin girdapların pençesinde. Sadece artık anlatacak hikâye bulmak da değil mesele, endüstrinin ‘jön’ skalasında da çok ciddi bir çürük çarıklık hemen göze çarpıyor. Farkında mısınız bilmiyorum, 20’li yaşlarından 30’larına henüz zıplamış, genç sayılabilecek kalabalık bir oyuncu kuşağı dur durak bilmeden üretiyor. Bir setten ötekine koşmakla kalmıyorlar, sayıca fazla rakiplerini geride bırakabilmek için bayağı da ter döküyorlar. Gelgelelim, buna karşılık endüstri bu oyunun kendi kurallarının dışına taşmasına asla ve kat’a müsaade etmiyor.

Leonardo DiCaprio’yu şu sıralar Martin Scorsese’nin Köstebek filminde izliyoruz. Sinemayı biraz yakından takip edenler Scorsese’nin nasıl efsanevi bir adam olduğunu da ezbere bilirler. De Niro’yu bugün De Niro yapan adamın yanına son yıllarda genç bir jön olarak koluna DiCaprio’yu takmasını kimileri yadırgıyor. Nasıl yadırgamasınlar! Bu işbirliği Köstebek’le birlikte üç etti. (Diğerleri New York Çeteleri ve Göklerin Hakimi) Mamafih yolu Hollywood’a düşen bebek yüzlü her yıldız gibi DiCaprio’nun da poster çocukluğundan “star jön”e terfi etmesine belli ki pek kolay müsaade edilmeyecek. Oysa unutmayalım, daha küçücük bir çocukken What’s Eating Gilbert Grape gibi bir filmle “adam olacağını” ispatlamıştı. Bugün de kendi kuşağından oyuncular içerisinde bu meslekte iyi bir şeyler yapabilmek için boyuna çırpınıp duruyor (Yakında gelecek yeni filmi Blood Diamond da bu yönde bir tercih).

Kaldı ki, DiCaprio’ya gelinceye kadar kimler kimler var yerden yere vurulacak, çevirin kafanızı ve etrafınızdaki film afişlerine bir bakın! Komik olarak yutturulmaya çalışılan Matthew McConaughey mi istersiniz, duygusal macera filmlerine taze soluk olmaya namzet Ashton Kutcher mı, yoksa yepyeni “saf aksiyon adamı” olarak Ben Affleck mi? Evet, Amerika’daki film sanayii kendi kurallarını kendisi belirler dedik; gerçekten de yeteneği ve gişesi zayıf olanlar hemen vites düşürmek zorunda kalıyor. Pearl Harbor’dan sonra kariyeri epeyce kan kaybeden Josh Hartnett bunlardan biri örneğin. Halbuki 90’ların sonlarına doğru bıyıkları henüz yeni yeni terlerken Amerikan sinemasının aradığı “jön kanı”nı bulduğu yazılıp çiziliyordu her yerde. Doğru tahmin ettiniz bu, Josh Hartnett’tan başkası değildi. Ama aktör bir süreliğine sırra kadem bastı ve doğrudan video piyasasına düşen kimi filmlerde enikonu tutunmayı başardı. Son iki yıldır ise küçük çaplı bir yeniden doğuş yaşıyor, Şanslı Slevin, The Black Dahlia derken, Hartnett’ın işleri yeniden açılmış görünüyor.

Jude Law veya Matt Damon gibi daha yumuşak yüzlü; ancak hınzır oyuncular ise işin bir diğer cephesi. Açıkçası ikisinde de yıldız personası olup olmadığı tartışılır; fakat gene de tek başlarına projeler sırtlamayı bir şekilde beceriyorlar. Hele Damon’ın Bourne serisi akıllara durgunluk verecek bir başarının kapılarını araladı. Neredeyse piyangodan çıkan Ajan Bourne sayesinde Damon’un kariyeri bir süre yağ gibi akıp gidecek. Jude Law ise işin aksiyon kısmından inatla uzak durmaya çalışıyor. Ama galiba Closer veya yakında izleyeceğimiz The Holiday gibi “aşk-meşk-gönül” filmlerinden de uzak durmaya aynı oranda özen göstermesini bekliyoruz. Zira “güvenilmez kazanova” etiketini bir süre sonra üzerinden söküp atması kolay olmayacak, buradan hatırlatalım.

Heath Ledger’in ustası Mel Gibson

Kazanova demişken... 2006 model kazanovamız Heath Ledger ise galiba Avustralyalı atası Mel Gibson’ın izinden gidecek (Zaten geçmişte bir ortak filmleri de var, bilmiş gibi Vatansever’de Gibson’ın oğlu rolündeydi Ledger). Kazanova’ya bakarsak, Gibson’ın gençliğindeki cazibenin pek azına sahip ama ne yalan söylemeli onca ortalama rol ve performansla bugüne kadar gayet iyi idare etti Ledger. Ama aslında gerçekten oyunculuğunu ön plana çıkartabilecek çok sağlam kompozisyonlar sergilemediği sürece, böyle çok fazla devam edemez. Ne yapıp edip hasta, sakat veya yaşlı (veya hepsine birden sahip) bir adamı oynamadığı müddetçe, çaptan kademe kademe düşecektir, kuşkunuz olmasın.

Belki burada adını zikrettiğimiz onca oyuncudan bir iki yaş büyük olmasındandır, Ewan McGregor şu an popülaritesinin zirvesine tırmanmayı başardı. The Island’ın kimseden yüz bulamamış olmasına aldırmayın, Yıldız Savaşları serisinde, hem de Obi Wan ve elindeki ışın kılıcıyla hiç sırıtmaması çok önemli bir gösterge. Üstelik, McGregor yukarıdaki isimlerin çoğunun geçtiği evreleri yıllar önce gerilerde bırakmıştı, yani onlardan birkaç adım önde olmasında garipsenecek bir durum yok.

Tekrar başa dönecek olursak... De Palma, Scorsese, Lucas gibi baba yönetmenlere artık yeni jönler gerek. De Niro’lar, Redford’lar, Pacino’lar, Newman’lar ve elbette Brando’lar çok gerilerde kaldı. İster istemez bu baba yönetmenler de yola devam edecekleri genç arkadaşlarını el yordamıyla tespit etmeye çalışıyorlar. Scorsese ise anlaşılan o adamı buldu. Üstadın, DiCaprio’dan bir süre daha kopmayacağına dair bahisler oynayabilirsiniz. Varsın kopmasın, yeraltının acımasız dünyasından bulup çıkardıkları Köstebek’teki uyumları hayli memnun edici aslına bakarsanız.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious