Camiler estetik değil, kesinlikle gitmem

Camiler estetik değil, kesinlikle gitmem.10413
  • Giriş : 17.06.2009 / 07:00:00
  • Güncelleme : 16.06.2009 / 23:38:55

Serdar Turgut, etrafında ahlaklı insan olmadığını söyledi. Serdar Turgut'tan çarpıcı açıklamalar...

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Serdar Turgut, Hülya Okur'un sorularını yanıtladı...

-Türkiye siyasetine hiç oy vererek katılım yapmayı düşünmüyorum...

-Akıl sağlığı yerinde birisi Genel Yayın Yönetmenliği yapmaması gerekir ama...

-Şov yapma yeteneğim biraz olsa hiç durmam...

-Pek ahlaklı insan görmedim etrafımda...

-Gazetecilikte ne ekmek var ne de hayat var artık...

-Ben hala profesör olmak istiyorum...

-Desturum da yok bağlı olduğum fikir de yok...

-Belki ileride Hasan Cemal yazar olur...

-Ertuğrul Özkök ile arkadaş olarak görüşüyoruz, yönetici olarak da arada bir özlüyorum...

“Aklını kullanamayan deliler direk cennete giderler diye bilinir peki diğer sağlıklı insanlar orada derler mi ki ben de deli olsaydım ben de sonsuz cennet hayatını kazanırdım? Böyle bir şey işte delilik. Ne seni özel kılar ne de her şeyden yoksun bırakır! Taşkınlıklarım nedeniyle çocukken bana da çok 'deli'denmiştir ama asıl önemlisi bununla hayatımı kazanma, takdir toplama, bir çok insana göre dahi yerine konma noktasında “mareşal”, “nirvana”, "Fenâfillah" mertebesinde de kendimi görebilmemdir.. Bu minvalde çok enteresan bir tecrübe oldu onu tanımak. Çünkü söyledikleri zıtlıklar üzerine kurulu. Tek başına oluşturduğu şerit, ne başka usarelerle yaşayabilen ne de onları seviyormuş, onlara işi düşebilirmiş gibi görünen bir tabiata sahip! Onun tabiriyle kendi apartmanına ismini yazdıran insandan, kendi adıyla kitaplar yazan insandan, kendi parodisi olarak yaşayan insandan çok daha önemli bir şey var, o da, 'her şey insanda bitmez” gibi ulvi bir felsefe. Bana göre o bir mitoloji otoritesi ve belli aralıklarla görmem gereken bir kişilik. Bu yüzdendir ki nerden geldiğini anlamaya çalışan insanın başlangıç noktası olabilir Serdar Turgut.”

“BİZDE GENETİK BİR DELİLİK VAR”

Bir soy ağacı çalışmanız vardı ama bir sonuca varamamışsınız çünkü hiç konuşmayan, ağzını sadece rakı içmek için açan bir dedeye sahipmişsiniz. Hatta komşunun tavuğunun boynunu koparmasından sonra da bir şey sormaya cesaret edememişsiniz. Peki resmi tarihinizin yanında gerçek tarihinizin içinde ne kadar bulundunuz? Gerçek tarihi içindeki Serdar Turgut nasıl bir çocuktu?

Babamın babası alkolik. (Burada babasına seslenir ) Baba- senin dirilerek ölen babandan bahsediyor. Bak herkes tanıyor onu. Çocukluğum rutin bir çocukluk. Orta halli bir aileydik. Ankara'da doğdum. Sağır Sokak diye bir yer vardı orada. İlkokul birinci sınıf hariç koleje (Ankara Kolejine) gittim. Eşim de oradan mezun ama orada tanışmadık ben ondan yaşlıyım. İlginç bir şey yok yani çocukluğumda, normal bir çocukluk.

Engin Ardıç'ın köşelerinde aile fotoğraflarını yayınlayan Ertuğrul Özkök ve size şu mesajı vermişti "Aşağılık duygusuna gerek yok” Ailenizin sizi düştüğünüz yerden kaldırması durumunu ne kadar yaşadınız?

O kişi hakkında hiçbir şey konuşmam, onun dediği laf hakkında da hiçbir şey konuşmam. Ne demek o?

Yani en zor zamanlarınızda aileniz yanınızda mı olsun istediniz?

Evet, Allah'a şükür hala daha sürüyor.

Babanız Amerika'daki öğrenciliğiniz sona erip eve dönünce size, ''Şunu unutma oğlum. Hayvanlar aleminde bir tek insan cinsi çocuklarının eve geri dönmesine izin verir. Umarım bu yanlış uygulama nedeniyle yanlış fikirler edinmiyorsundur...'' demiş. Eve geri dönmeniz en çok kimi memnun etti?

Ben mi yazmışım bunu? Allah Allah demiştir. İkisi de memnun oldular standart ama babam biraz delidir benim. Ciddi bir delilik, büyük bir ihtimalle genetik bir delilik var. Çünkü benim babamın babası tımarhanede öldü. Bizde kontrol altında bir delilik var, hayatımızın bir parçasında karşımıza çıkıyor. Babam da hayat tarzıyla çıkıyor, bu yaşında sevgilileri falan oluyor. İçki de bayağı içiyor, gündüz viskiyle başlıyor, gece de rakıyla devam ediyor ama dayanıklılığımız da var içkiye öyle gözüküyor ve büyük bir ihtimalle oğlum da içki içecek, çünkü beni ve dedeyi görüyor içki içerken. Benim deliliğimde yazılarda patlıyor.

“BELKİ DE ANARŞİSTİM”

1970'den beri politik düşünmeye başladığınızı aktarmıştınız. Solculuğunuzu güzel düşünen insanların solcu olması gerektiğine bağlayarak 1999 seçimlerde ÖDP'ye verdiğiniz oyu açıklar noktaya getirmiştiniz. Bugün de özgürlüğün dayanışması altında olduğunuzu söyleyebilir misiniz?

Alternatifi Faşist olmaktır, o da Türkiye'de böyle oluyor. Milliyetçi olunca Faşist oluyorlar bu da hoş bir tavır değil yani. Bugün ben Türkiye siyasetine hiç oy vererek katılım yapmayı düşünmüyorum. CHP'ye de, kendine ulusalcı diyen insanlardan da, onların karşısında olan insanlardan da, liberal midir, dinci midir onları da anlamıyorum ve iki taraftan da değilim. Bu bir şey demek değildir tabi, belki de Anarşistim bilmiyorum.

“İNSANLARIN BÜYÜK BİR KISMI AVAM KAFALI VE APTALDIR”

Amerika'da süpermarketlerinin giriş kapısının otomatik açılmasını kendisine özel bir durum olarak gören bir arkadaşınızın Türkiye'de önemli bir insan olduğundan bahsediyorsunuz. Bizde değer görmesini nasıl yorumluyorsunuz?

Amerikalılar daha aptaldır o kişiden, Amerika'da bir asansöre bindiğinde, içeride sessiz bir halde duran 20 kişilik bir grup gördüm, asansörün kendi kendine hareket etmesini bekliyorlardı, düğmeye bastım ben, kapı kapandı ve taşralı Amerikalılar;”Sen New York'lu olmalısın”dediler bana. Bu aptallıktır. İnsanların büyük bir kısmı avam kafalı ve aptaldır, bazıları aradan çıkar, birazcık beyinleri iyiyse onlar ön plana çıkar, bir kısmı dahi olarak gözükür, bir kısmı lider olurlar.

“ARKADAŞIM YOK, KİTAPLARLA YAŞIYORUZ”

'Huzurlu Olmak İstiyorsanız ufak şeyleri dert etmeyin (çünkü) Hepsi de Ufak Şeylerdir' adlı kitaptaki 'kendi cenazenize katıldığınızı farz edin' tavsiyesine, “cenazeme kimse omuz vermezdi, avluda yalnız kalırdım şeklinde göndermede bulunuyorsunuz. Gerçekten sevenlerinizi tüketmeyi nasıl başarmış olabilirsiniz?

Öyle tahmin ediyorum, çok benim arkadaşım yok, arkadaş guruplarında da olamıyorum, bir grup vardı beraber oturup konuştuğumuz, onlara bile tahammül edemedim. Grup halinde hareket edemiyorum. Ekabirlik değil, arkadaşım yok, babamın da yoktur, kitaplarla ve okuyarak yaşıyoruz.

Ama yalnızlığınızda biliyorum ki bir ortağınız var…”Aslında var olmadığını ispat etsem Nobel ödülünü alır mıyım?” diye sorduğunuz eşiniz Rana, hayatınızın kuruluş mu, durgunluk mu, gelişme mi döneminde mi yerini aldı?

Evlilik tabi arkadaşlığın yerini tutan bir şey değil, evlilik daha sonra sorun çözmek için var olan bir şey ve o boyutuyla da çok hoş bir şey değil. Durgunluk döneminde değildi, ben de gençtim, birbirimizi sevdik, istedik, olduk şimdi yaşlandık, şimdi durgunluk dönemindeyim herhalde. Gelişme döneminde Rana yanımdaydı.

“AKIL SAĞLIĞI YERİNDE BİRİSİ GENEL YAYIN YÖNETMENLİĞİ YAPMAMASI GEREKİR”

Henüz Hürriyet Yazarı iken neden Genel Yayın Yönetmenliğine kafayı taktığınızı, Genel Yayın Yönetmenizin aşırı sağlıklı yaşam felsefesinin sinirinizi bozuyor olmasına bağlamıştınız. Bir Yayın Yönetmeni için en büyük tehlike akıl sağlığı mıdır?

O espri. Akıl sağlığı yerinde birisi Genel Yayın Yönetmenliği yapmaması gerekir ama yapar tabi, çünkü o iş insanın karakter deformasyonu yaratıyor, belki karakter deformasyonlu insanları kendilerine çekiyor olabilir…

Sonradan bozulmamaktansa en başta katılmamak lazım belki de.

Yoo onun çekici yönleri var, güç veriyor insana, para imkanları sağlıyor, insan risk alıp gidiyor, kendini koruyabilirsen o faydaları kullanırsın ve benim yaptığım gibi bırakırsın.

“KENDİ ÇOCUĞUM DIŞINDA ÇOCUKLARI SEVMİYORUM”

42 yaşındaki değişimlerinizden bahsederken, çocuklar için cinayet işleme düşüncesinden, dövmeyi istemeye doğru değişen, eşiniz çamaşır makinesinin kapağını kırdığında onda suçluluk duygusu bırakmamak için kalan parçasını da sizin bozduğunuz durumdan, söylenmenize kadar değişen durumlarınızı yazmıştınız. Kendinizde gördüğünüz en hayret verici değişim neydi?

Çocuklar konusunda tavrım değişmedi, kendi çocuğum dışındaki çocukları sevmiyorum, hatta sıkılıyorum bile onlardan. Çünkü soyut çocuk sevgisi denilen şey bende yok, karımda daha çok var. İnsan sevgisi katiyen yok, insanlardan tiksindiğim bile söylenebilir. Özellikle gazeteci olduktan sonra bu tiksintim arttı, gazeteci insanlardan çok çok tiksiniyorum.

“ŞOV YAPMA YETENEĞİM BİRAZ OLSA HİÇ DURMAM STAND UP YAPARIM”

Yayın yönetmenliği mesleğinin yerine yılların hayalini gerçekleştirip stand-up komedyen olayım dediniz. Hatta Hürriyette gazetenin dağıttığı yemek takımlarının üretici firmasının adı Arcopal'un genel müdürü bile olmak istediğinizi yazdınız. Gazetecilik sizin için çaresizliğin bir ürünü mü?

Stand Up yapmayı isterim ama şov yapma yeteneğim biraz olsa hiç durmam, stand up komediyi ancak önceden esprilerini yaparak yapabilirim, Cem Yılmaz gibi zekaya bağlı doğaçlamayla yapamam, yazarsan espriyi çok da güzel yaparım, çünkü benim ekolümde şöyle bir stand up düşünüyordum ben: en berbat espriyi bile yüz suratımı hiç değiştirmeden yapacaktım. En berbat şeyi söylerken hayatta en doğal şeyi söylüyor gibi yapacaksınız. Var öyle Amerika'da. Bir gün imkan çıkarsa yaparım. Arcopal yazısını hatırlayamadım, ben öyle dokundururdum bazı gazetelere. Hürriyet bunu kaldırır bir müesseseydi. Gazetecilik çaresizliğimin bir ürünü değildi, yazma isteğine yakışır bir meslekti.

“GAZETECİLİKTE NE EKMEK VAR NE HAYAT!”

Janet Malcolm'un 'Gazeteci ve Cani' adlı gazetecilik etiğinin sorgulandığı kitabının konusunu, Balbay'ın günlükleriyle örneklendirmiştiniz. Gazetecilik ahlaklı adamın işi değil midir?

Benim deneyimim onu gösteriyor, ben pek ahlaklı insan görmedim etrafımda, ahlaklı insan bunu yapmasın..

Yani çocuğunuz için istemezsiniz.

Hayatta istemem. (Alp) Tarihçi olmak istiyor, müzeciliğe merakı var, İlber Ortaylı'ya gidiyor bu yaşında, ona ağabey diyor, onunla konuşmaktan hoşlanıyor, İnşallah olur. Sevdiği işi yapsın ama gazetecilikte ne ekmek var ne de hayat var artık.

“TAKİP EDİLMESİ GEREKEN TRENDLERİ YAZACAĞIM”

John Berger' in bakmanın önemi'ni anlatan bir kitap okuduğunuzdan bahsetmiştiniz. Bugün ülkemizin genel hal ve duruşuna baktığınızda neler görüyorsunuz?

John Berger gibi bakarsam berbat çünkü o öyle bakar, solcu Marksist olduğu, ayrıntılara baktığı için. Zaten başka türlü bir laf söylemek mümkün değil. Türkiye berbat, tartıştığımız konular televizyonlara bakıyorum, flaş haber olarak verdikleri haberler dünyada hiç önemi olmayan şeyler. Ben şimdi takip edilmesi gereken trendler diye bir şey yapmaya çalışıyorum, O tür şeylerin önemli haberler olduğunu kendi köşemde yazmaya başlayacağım artık.

“BEN HALA PROFESÖR OLMAK İSTİYORUM”

Hakan Akpınar'ın 'Nasıl Gazeteci Oldular' kitabında, ekonomi muhabiriyken Civaoğlu'nun daktiloyla yazdığınız yazıya 'de-da'bağlaçlarını ayıramadığınız için bu işi bilmiyorsun diye çıkışına sizde doktoranız olduğunu söyleyerek yanıt vermişsiniz. Ayrıca doçentlik için başvuruda bulunacağınızı, doktoranız olduğunu söylemek sizin için itiraf yerine geçti. Doktoranın sizin ukdeleriniz mi, şanslarınızdan biri mi oldu?

Çalışmıyorduk daha, ilk geldiği gündü, ben de fakülteden yeni atılmıştım, öğretim görevlisi hatt açıkça söylemek gerekirse asistandım, doktoram vardı benim ekonomi dalında, gazetede başladım, bu yayın yönetmeniydi, beni çağırdı yukarıya, ben tabi iyi bir haber çıkartıp yolladım yukarıya, ekonomi muhabirliği yapıyordum, aldı haberi, hızlı yazdığım için bir takım imla hataları yapmışım, bunu benim cahilliğime varan laflar söyledi, ben de onun fakülteden atılma doktoralı bir asistandım eskiden dedim, bakmadım arkama gidiyordum, üzüldü yaptığına, dur dur dedi, bana sigara ikram etti, daha sonra arkadaş olduk. Ben hala profesör olmak istiyorum, imkanım var çünkü. Şahıslardan soyutlayarak söylüyorum, profesörlük makamı benim saygı duyduğum bir yerdir, profesör insanlara saygı duyarım, Başbakanlık makamını duyuyorum ama Başbakan olan kişileri duymuyorum. Öyle bir şey.

“YAZARLAR, KÖY KAHVELERİNDEKİ, 'NE OLACAK BU MEMLEKETİN HALİ' TAVRINDALAR”

Türk basınındaki köşe yazarlarının “siyasî ıslak rüyalar” gördüğünü, yazı yoluyla, gerçekte var olmayan bir çoğunluğu var etme çabasına girmiş olduklarını yazmıştınız. En azından Başyazarlarda gerçeği yansıtması koşulu aranmaz mı?

Valla gerçek denilen şey, nerden tutulursa değişen bir şeydir. Dünkü olayı alıyorlar, dünkü olaya bir takım tepkiler geliyor, iktidardan ve muhalefetten, onlar iktidardan ve muhalefetten gelen tepkilerin yanlış olduğunu anlatan yazılar yazıyorlar ve “şöyle tepki verseler” daha mı iyi olur diye laflar söylüyorlar, bu yazarlık değil. Yeni boyut açmıyor insana, bu köy kahvesindeki konuşma. Köy kahvelerine gidin,”Ne olacak bu memleketin hali konuşması” Onun için yazar yeteneği, her yazdığı yazıda birazcık farklı bir boyut açabilmesi okuyan insanlara yada yeni bir fikir vermesi, onu da yapamıyorsa insanı eğlendirmesi gerekir. Veya güldürmesi, üçünü de yapmıyorsa, değişik değilse, farklı değilse yazı yazmasınlar.

“FATİH ALTAYLI, AYŞE ARMAN VE BEN HÜRRİYETİN SİTCOM ROLLERİYDİK”

Eğlenceli dediniz de size eğlenceli gelmeyen bir gazete var. “Arka sayfa güzeli kalkarsa bunalıma girmeyecek tek yayın yönetmeni Sedat Ergin'dir çünkü Milliyet dünyanın ve de belki tüm evrenin en sıkıcı gazetesidir. Okuyan üzerinde xanax etkisi yapar” demiştiniz. Peki en okunur, içi dolu ve eğlenceli gazete hangisi?

Takılıyorum onlara. Eğlenceli gazete hala Hürriyet. Çünkü Ertuğrul beyin dediği gibi ona bir sitcom olarak baktığını söyledi, çeşitli karakterleri var, O karakterlere iş yapmaya açıyor, Biz de orada başladık zaten bu mesleğe, benim başladığım dönemde Fatih Altaylı ve Ayşe Arman da başlamıştı. Aynı dönemde başladık ve biz o sitcom un rollerini iyi oynadık. Ve o dönemde Hürriyete bayağı canlılık getirdiğimizi zannediyorum ki, okunma oranlarımızı biliyorum, öyleydi, büyük bir iş gibi oldu o dönem.

“BENİM YAZI YAZARKEN UTANMA DUYGUM YOKTUR, HINCAL'I OTORİTE OLARAK GÖRMÜYORUM”

Hıncal Uluç Genel Yayın Yönetmenliği yaptığınız gazeteyi dünyanın en sıradan gazetesi ve sizi de penis yazarı şeklinde betimlerken “Bazıları yaparlar.. Bazıları da yazarlar”demişti. Yazdıklarınız, yaşadıklarınızın ya da yaptıklarınızın kaçta kaçı?

Hıncal'ı otorite olarak görmüyorum, Hıncal her yere ahkam kesiyor ama kendisi de bir işin başına oturmuş değil, sadece ahkam kesmekle hayatını sürdürdü. Yazıları da izlenime dayalı, izlenimci o, güzel yazıyor, o yazısının arkasında duruyor mu sormak lazım şimdi, şu an arkadaşlık falan yapıyoruz bakalım fikri değişmiş mi? Benim yazı yazarken utanma duygum yoktur, bunu karıma anlattım ve kabul etti, başka da açıklama yapmam gereken insan yok.

“DESTRUM YOKTUR, TUTARSIZIM”

Fatih Altaylı sizin Genel Yayın Yönetmenliğiniz sırasında birinci sayfadan diğer gazetelere bulaştığınızı yazarken, siz kamuoyu baskısıyla yaptığınız yanlışları sıralamıştınız. Bunlardan biri 'Aydınların ebesi' diğeri 'Nietsche kesinlikle haklıydı' cümlesi. Desturlarınızı neye göre belirlerdiniz?

Onları ben hatırlamıyorum. Desturum yok. Desturum da yok bağlı olduğum fikir de yok, siyasi görüşüm de yok, ben her olaya, o olayın sınırları içinde anlamaya çalışıp, tepki verip, ona göre tavır alıyorum, başka olaya geçtiğim zaman da burada aldığım tavırla çelişebilecek şeyler de yapıyorum, onun için de tutarsızlığım da olur, tutarsızım yani.

“FİKRİNİ DEĞİŞTİRMEYEN İNSAN APTALDIR”

Taraf yazarı Alper Görmüş: "Bence köşe yazarlığımızda 'tutarsızlık' en az 'vasatlık' kadar önemli bir problemdir demiş ve buna sizi örnek göstermiş.

Tutarlı insan ne yapar? Ankara'da öğretim görevlisi insanlarla tanışmıştım:”Biz otuz yıldır fikirlerimizi değiştirmiyoruz”dediler, kocasıyla kendisi, o zaman aptallar çünkü değiştirmeyen insan olmaz. Ertuğrul Özkök çok güzel bir şey dedi:”Fikir değiştirmeyen insan, her hafta kendi tuttuğu takımı öven spor yazarına benzer”dedi. Düşünün x takımını tutuyorsunuz, o berbat gidiyor, küme düşecek, oyun oynayamıyor, içinizden öyle geldiği için övüyorsunuz, ulusalcılar da öyle durumda şimdi, karşılarındakiler de öyle durumdalar, hiç bir öz eleştiri ve değişime girişimi yok, her insan değişmeli bence..

Yazılarınızın dümeni, kıblesi belirgin bir şekilde değişebilir.

Değişecek tabi, Değişiminizi iyi açıklamanız lazım, niye değiştiğinizi. Eğer makul şeyler söylüyorsanız okuyucu açısından ne farkı var bunun?

“'BİZ' DİYE YAZAN YAZARLARDAN NEFRET EDERİM”

Kendi dışında hiçbir şeye sorumluluğu bulunmayan, tutarlı olması gerekmeyen, tek referansını kendi keyif, niyet ve çıkarı gören bir insan kabul ediyorsunuz kendinizi peki bu toplumca benimsenen her şeyi reddetmeniz anlamına mı geliyor?

Öyleyim, egoist, kendini düşünen, kendi haz ve keyiflerini yazan, 'biz'diye yazan insanlardan nefret eden hatta tiksinen bir insanın. Çünkü biz yazısını, onlar bizim karılarımız mı diyeceklerdi acaba karılarını yazarken, o zaman diğer eşi kim diye sormak lazım!

Peki ama felsefede özgürlükle beraber gelen kural da vardır, kuralsızlık da vardır.

Toplumdan ne kadar kopuk yaşarsam o kadar iyi olacağını düşünüyorum. Ben toplumu ayakta tutma zorunluluğu ile gelmedim ki dünyaya. Hiçbir şey olmaz bazı bireylerin kopmasıyla hatta iyi de olur toplum.

“BELKİ İLERİDE HASAN CEMAL YAZAR OLUR"

Yazarlığın yanında yayın yönetmenliğin ağırlığını hissettiğiniz dönemlerden sonra, kendinize yazar değil yazıcı dediğiniz günlere geldiniz. Bundan sonra modeli olacağınız rol ne olur?

Bir rol modeli aramadım, hayat bana ne getirdiyse onu uyguladım

Modelini alacağınız rol?

Yazıcı olmaya devam edeceğim, yazar şöyle bir adamdır, Dostoyevski bir yazardır, bizler napıyoruz? Her konuda laf söyleyen yazıcıyız. Harlan Ellison diye bir adam var. Büyük bir bilim kurgucudur bu adam. Bir gün Amerika'da bir dükkanın vitrinine oturuyor, herkes bakıyor, napıyor bu diye, konuyu veren her insana kısa sürede mükemmel hikayeler yazıp veriyor, bu yazıcıdır, ben de öyle gibiyim, yazar değil bu, yazar; düşünür, çizer, masanın üstüne atar kağıtları, sancı çeker..

İlham kaynağı arar, feyiz arar..

Belki ileride Hasan Cemal yazar olur.

“ÇUKUROVA MEDYA GRUBU AKŞAM GAZETESİ MÜKEMMEL GİDİYOR”
Çukurova Medya Grubu'nda ekonomik kriz sonrası Genel yayın yönetmenliğinize son verildiğinde Oray Eğin,” Yoksa eskisi kadar görüşüp kavga edemeyecek miyiz?"demiş. Sizin yönetimizin eksikliği bir tek bu şekilde mi anlaşılabilirdi?

Yok. Şimdi daha çok kavga ediyoruz Oray'la. Hatta ölümcül kavgalar da ediyoruz. Çukurova Medya Grubu Akşam Gazetesi mükemmel gidiyor, yeni yönetmen tam ona uygun ve çok iyi yönettiğine eminim, çünkü kendinden tam istenilen şeyi veriyor onlara, ben kendisini takdir ediyorum.

“FAZLA TAKİP ETMİYORUM AKŞAM YÖNETİMİNİ”

Sizin zamanınızda Akşam'ın daha şehirli, modern bir görüntüsü olduğunu söylüyorsunuz. Peki bugün ilkellik örneği ise neden o yapı içinde bulunmaya devam ediyorsunuz?

Her şeyi tekrar ediyorum, şimdi ne istiyorlarsa onu veriyorum, o dediğimden de vazgeçmeyerek söylüyorum. İlkel demedim, fazla takip etmiyorum Akşam yönetimini, uzaktan bakıyorum, yazar ne kadar ilgilenirse o kadar bakıyorum, Patron memnun yeni yayın yönetmeninden, yeni yayın yönetmeni de korkunç derecede fazla çalışıyor, demek ki iyi şeyler oluyor.

“ULUSALCI YAZARLARLA UYUŞMUYORDUM”

Akşam Gazetesini eleştirdiğiniz bir yön var ama bunu öncelikle sizin zamanınızla ele almak istiyorum… Genel Yayın Yönetmenliğiniz sırasında pişmanlık duyduğunuz iki yazardan söz etmiştiniz, Nihat Genç ve Güler Kömürcü. Buna mukabil Ekrem Dumanlı sormuştu: “İnsan kendi yazarı hakkında bu kadar olumsuz düşünüyorsa niçin bu kadar katlanır ki?” Bu sorunun yanıtı ne olabilir bugün aynı durumda olanlar için?

Ona ne? Ekrem Dumanlı'ya ne? Babamın oğlu mu, onların avukatı mı, ona ne, kendi işine baksın. Bazen atmayı istersiniz bir insanı ama özel durumlarını bilirsiniz atamazsınız. Ben Güler konusunun uzun süre arkasında durmaya karar vermiştim, çok üzerine geliyorlardı, malum davalar açıldı, en son şeyde karar verdim, fantastik olabilecek bir magazinsel olay yaptı, içeride evlendi. Niye yapmasın, sana ne? diyor insanlar, doğru, bana ne? ama gazetenin taşıyabileceği bir yük olamadı, çok ağırlaştı, o dönemde karar verdim, zaten uzun süre yol ayırmayı istiyordum ulusalcı yazarlarla, onlarla uyuşmuyordum.

“AHMET İNAN DİYE BİRİ VAR NE YAZIYOR, NE YAPMAK İSTİYOR ANLAMIYORUM”

Akşam Gazetesi yazarlarını, 'Butch Cassidy and Sundance Kid' adlı filmde, 'Butch Cassidy' ve 'Sundance Kid'in peşlerine düşenlerin kim olduğunu anlayamadan sürekli kaçışlarına benzer bir durum yaşandığını, belli belirsiz yazarların sayılarının arttığını yazdınız. Bu eleştiri, sizin makamınızın yeterince dolmadığı düşüncesine mi yoksa yapıcı bir bakış açısına mı ait?

Onlardan kaçmıyorum da ne olduklarını da anlamadım o adamların. Mesela dün bir yazı okudum, Ahmet İnan diye biri var, o imtihanlar hakkında bir şey yazmış, lütfen açın bakın okuyun o yazıyı, sınav geçiriyormuşuz hayatımız boyunca. Kesinlikle saklayacağım, gizemli bir şey çünkü. Ben kişiyle, adamla konuşmak istesem, soracağım-ne yapmak istiyorsun ağam, bu nedir yani? Bunun okuyucusu olduğunu düşünüyorlarsa o zaman ben kendimi sorguluyum. Gazete yönetimi bunu çok tartışılmasını istemiyor ama yazarların kendi aralarında tartışması olmalı bence. Benim eleştirilerimi de beğenmiyorlarsa da açıp kendileri cevap verecek kaleme sahipler. Kimse etrafta ağlamasın, gidip şikayet etmesin.

“ERTUĞRUL ÖZKÖK'Ü, YÖNETİCİ OLARAK DA ARADA BİR ÖZLÜYORUM”

Şikayet derken, Ertuğrul Özkök'le nasıl uğraştığınızdan hatta siz orada yazıyorken gitmediğine pişmanlık duyabileceğinden bahsetmiştiniz. Peki sizinle uğraşanlar ve uğraştıkları konular oldu mu?

Ertuğrul Özkök, olgun, bilgili ve kültürlü bir adamdır. Bu çok önemlidir. Bilgi dağarcığı da çok önemlidir, onunla hala bir arkadaş olarak görüşüyoruz, yönetici olarak da arada bir özlüyorum çünkü önemli olgunlukları vardı çünkü bu tür şeylere yani yazarında çılgınlıklara izin vermenin hem kendisine hem gazeteye hem de yazara iyi geleceğini anlayabilecek durumdaydı. Hiçbir yazara benim aleyhime yazdığı herhangi bir yazısına dokunmam. Çünkü ben yazar olduğum için yazarın yazısını sırf bana laf söyledi diye dokunmam ama bir gün gelir ben de onun ağzına sıçıveririm. Atmam, idari işlem yapmam, yazı yazarım. O daha ağır olabilir.

“BEN YAZILARDA ZEKA ARIYORUM AMA BİZİM TÜRK İNSANI ŞİİR YAZIYOR”

Siz de Genel Yayın Yönetmeni iken, birinci sayfadan 'yazar olmak isteyenlere' başlıklı yazınızla, okurlara Türkiye'nin yeni yazarlarını bulup çıkarmak için "Yazılarınızı gönderin hepsini ben okuyacağım" çağrısında bulunmuştunuz. Bu sizi aynı kapıya çıkartmayacak bir uygulamamıydı?

Çok önemli bir bölümünü okudum. Bazen bir insan laf söyler o laf içimizde kalır. Bizim yazı işlerinde çalışan bir kız vardı, ismini vermeyeyim, bir gün başka bir meslektaşımız hakkında ki o adamın Türkçeci bozuktu, Kürt kökenliydi, Kürtçe de bilmiyordu, arada bir yabancı lisanları kullanıyordu(İngilizce, Fransızca)onları da kötü söylüyordu, o adam için durup dururken:”Hayatta ilk kez ana lisanı olmayan adamla karşılaştım” dedi. Bana çok komik geldi, 'Ana lisanı olmayan ilk insan' Bu kız mutlaka büyük yazar olur. Böyle cümleleri düşünen insanlar, böyle zeka arıyorum, o zekâda bir metin gelse hemen yazar yapacaktım hatta baş yazar bile yapabilirdim fakat daha çok şiir yazıyor Türkler. Şiire önem verdiklerini, şiirin böyle bir şey olduğunu zannediyorlar ama şiir böyle bir şey değil. Büyük şairler ne yapıyor? Bir parlak bir cümle geliyor, yazıyorlar, sonra o cümle üzerinde belki bin defa değişiklik yapıyorlar. Bizimkiler aşık oluyor, vızıldanıyor, ona şiir diyorlar. Her Türk şair.

“BİR LAF SÖYLÜYORUM GAZETEDE ALINIYORLAR, O ZAMAN DAHA ÇOK ALINIYORLARDI.”

Tuna Kiremitçi sizin gazetede kalmanızın,”Yayın yönetmenliği esnasında basın tarihimizin en karanlık performanslarından birini sergilemiş olması, onun çok önemli bir yazar olduğu gerçeğini değiştirmez. Kara mizahına ve değişik bakış açılarına hepimizin ihtiyacı var”diyerek gerekli olduğunu yazmıştı. Yazıya hakim bir yönetmen tanımını bozan şey ne oldu?

Ne yapmışım anlamadım, insan mı öldürdüm, kadınları iğfal mı ettim ne yaptım anlamadım ki! Kara mizaha ihtiyacı varsa şimdi okusun güzel güzel. Şimdi de oluyor. Bir laf söylüyorum gazetede alınıyorlar, o zaman daha çok alınıyorlardı. Yöneticisiniz ya, o zaman söylememeye çalışıyorsunuz, şimdi elimi hiç tutmuyorum alınacaklarsa alınıyorlar çünkü elini tutarak yazı yazmak mümkün değil. Yazar olunamaz. Hiç utanmayacaksınız, lafınızın nereye gideceğini düşünmeyeceksiniz, lafı söyleyip sonuçlarına katlanacaksınız o kadar.

“BEN YAZARLIK İŞİNİ PARA İÇİN YAPTIM”

Burhan Ayeri'nin vurguladığı gibi 'Benim bu göreve atanmam hataydı' şeklinde bir itirafınız oldu mu kendinize?

Ne zaman demiş Burhan bunu? Ona neymiş. Kendisinin çok önemli bir insan olduğunu mu düşünüyormuş ama hatalı. Özeleştirim yok, hiçbir şeyden pişman değilim, ben zaten o işi para için yaptım, Bu işler patronun verdiği görevlerdir. Bana patronun veremeyeceği tek görev, yazarlıktır. Bu kendi kendime , benim çabamla oluşan bir şey ama Yayın Yönetmenliğine herkese verir, bana verdi, alır, şimdikine de verdi, ondan da alacaktır. Çocuk oyuncağı gibi bir şey.

“CAMİYE KESİNLİKLE GİTMEYECEĞİM”

Geçirdiğiniz ağır rahatsızlıktan sonra aslında 'ateist' olmadığını fark etmiş, 'AK Parti iktidarda olmasa camiye giderdim' demiştiniz. Ahiret hayatınızı neden bir partiye bağladınız?

Onlardan vazgeçtim. Camiye kesinlikle gitmeyeceğim. Çünkü estetik değiller. O kadar erkeğin aynı anda bir arada olduğu yerde ben olamıyorum, ister dua olsun, ister Allah'ın huzuruna çıkmak olsun, ne olursa olsun, ille bir şeyin huzuruna çıkacak, dua edeceksem, erkeklerin fazla yanımda olmadığı bir yerde yaparım, kendisine bakımı olmayan, kaba erkeklerle de aynı ortamda oturup dua edemem ben. Ben bakıyorum camilere, estetik değil durumları, hem mimarileri değil, hem iç durumları değil, hem de namaz anındaki örgütlenişleri değil, gidiyorum batı ülkelerinde onların kutsal mekanları ne kadar güzel, karı koca gidiyor, çocuklarıyla, güzel kıyafetleriyle oturuyorlar, herkes hem oturduğu yerde kalabalıkla, hem de tek başına çekilebiliyor, duasını edebiliyor, böyle şeyler niye yapılamaz acaba, İslama aykırı mı? Yoo yalan söylüyorlar. AKP'yi hiç düşünmüyorum bile umurumda değil, ben bir şeye inanmak istediğim zaman parti beni ne engeller ne de onlardan onay alırım!

“BEN KİMİM Kİ İKTİDAR PARTİSİYLE İNATLAŞACAĞIM?”

Adalet Ve Kalkınma Partisinin , AKP değil de AK Parti olarak kanıksatılmaya çalışmasına” AKP denilmesini kanun çıkarak yasaklatmaya çalışırsa bile AKP'ye AKP demeyi sürdüreceğim” diye karşılık veriyorsunuz. AK Partinin AK olmadığı izleniminin yayılması kaygısından ileri geldiğini düşündüğünüz bu hareketten başka iktidar partisinde neler sizin inatlaşmanıza neden oluyor?

Ben AKP diyeceğim hapse girsem bile. Psikolojik bir rahatsızlık olarak görüyorum bu ısrarı, ne yapacak bilmiyorum ki? Herkese zorla AK Parti mi dedirtecek? Adam çılgın şeyler yapıyor yazık. Ben kimim ki iktidar partisiyle inatlaşacağım? Sadece onların dayatmaya çalıştığı bazı şeyleri kabul etmiyorum. Her normal demokratik sistemde insanın yapması gereken şey, kendisine dayatılan şeyi kabul etmemek.

“AK PARTİNİN İNİŞE GEÇTİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM”

Politikaları ve uygulamaları içinde her yaptıklarını aykırı mı buluyorsunuz, tasvip ettiklerinizde var mı?

Tabi ki var ama AK Partinin dediği çoğu şeyde samimi olmadığını düşünüyorum çünkü liberalleri harika bir konuşma yapıyor, ertesi o konuşmasını tamamen sıçıp batırıyor, başka şeyler yapıyor nesine inanacağız, hangi bölümüne inanacağız? İçinde ahlaklı sayılmayacak politikalar güdüyor ama AK Partinin inişe geçtiğini düşünüyorum ben. O da iyi olacak Türkiye için. Dine çok vurgu yaparak politika yapan hiçbir şey bana samimi gelmiyor. Çünkü bu insanlarla politika konuşamazsınız ki, bir noktada geliyorlar, bu kutsaldır, onunla politika konuşulur mu* diyorlar, yok bu yanlıştır diyemiyorsun ki herife!!!

Aynı şey laikliği konu eden kişiler içinde geçerli mi?

Onlar zaten tamamen delirmiş durumdalar, rektörleriyle falan filan. İşte toplumdan kopma kararım biraz onlardan kaynaklanıyor.

“HAYATIMIN BUNDAN SONRA KALAN BÖLÜMÜNDE İNGİLİZCE KİTAP YAZACAĞIM”

“Binaenaleyh İyiyiz, İyi”adlı kitabınızda ciddi gözüken insanları mizahla kaleme alıyorsunuz…Kadın erkek ilişkilerini irdelediğiniz “Maymunu Tokatlamak” tan sonra yayıncınızın zoruyla hazırladığınız “Serdaramus”, “Şahsi Bir New York Biyografisi” adını alan ama aslında NewYork sokak kültürünün işlendiği kitabınız, umutsuz insanların da hatırını sayan 'Öteki Türkiye' ve yazmayı tasavvur ettiğiniz diğer kitaplar…hak ettiğinden fazla ilgi gösterdiğiniz yada hak ettiği ilgiyi bulamadığınız kitabınız var mı?

Şimdi Şahsi Bir New York Biyografisi'ni yapabilirsem, İngilizce bastıracağım ve Amerika'da sattıracağım. Yeri orası ve gerekli yardımları alıyorum da. Kitabın fikrini bana veren ve yardımcı olan Vuslat hanımdı, o da yapacağı manevi desteği verebileceğini söyledi bana, bu da benim için önemli, Ali Saydam da bu işin ucundan tutuyor. Ben kendim de Amerika'ya gidiyorum, birkaç yayın eviyle konuşacağım, para mara istemeyeceğim yani. New York Biyografisi deyince, bakıyorum da İngilizce de 1970'lere çok büyük ilgi çıkmış. O dönemde okuyorlar, o döneme ait filmler seyrediyorlar. Ve o kitaplara da bakıyorum ben. O kitaplar arasında, onlardan çok daha iyi. İngilizce kafamda yazıyorum bazı sayfalarını, çok da komik olacak. Böyle bir şey yaparsam, o kitaplar da satarsa, artık hayatımın bundan sonra kalan bölümünde İngilizce kitap yazacağım.

Evet zaten İngilizce yayınları takip ediyor, İngiliz basımı kitaplara eğilim gösteriyorsunuz

Tamamen İngilizce okuyorum. Ali Saydam ile bir projemiz var, Pazar yazılarım var benim, parçalı, onlardan büyük boyutlu fotoğraflı bir kitap yapacağız. Güzel fotoğraflı, güzel baskılı bir kitap, Kitabın birkaç dile çevrilip satılacağını düşündü, ben de okey dedim. İnsanı heyecanlandırıyor bu. İngilizce, Amerika-New York piyasasında bir tane çıkarsa çok önemli hissederim kendimi.

Yalçın Küçük'ü sorgulayan polisin vay haline dediğiniz Ergenekon davası için en zorlu anlar geride kaldı diyebilir miyiz?

Yok şimdi başlıyor, dava hızlanıyor, yavaş yavaş hangi cezaların verileceği ortaya çıkacak bu tür aşamalarda örgüt gerçekten anlatıldığı gibiyse çözülmeye de başlayacak korkulardan, yeni şahitler çıkacaktır ortaya, yeni sanıklar girecektir içeriye… O temizlik iyi oldu.

Memleket problemlerine çözüm getirmek adına 'memlekete iç turistler' gerektiğini söylerken Doğu ve Güneydoğu bölgelerine giden insanların para harcamalarının sağlanmasını önermiştiniz bir de. Kürt meselesi için de matrak bir yorumunuz olacak mı?

Ben Rojin'i düşünüyorum. O mutlu olacaksa Kürt meselesi çözülsün. Rojin'in mutlu olacağı bir Türkiye istiyorum.

HABERX

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*