Çankaya, ne kaybettirir?

  • Giriş : 25.12.2006 / 00:00:00

Erdoğan, Köşk’e çıkarsa AKP 7 puan kaybeder!

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


CHP İstanbul Milletvekili Bülent Tanla’nın kamuoyu araştırmacı kimliğiyle yaptığı değerlendirme: Erdoğan, Köşk’e çıkarsa AKP 7 puan kaybeder

Başbakan Erdoğan’ın dört gün önce yaptığı “anket açılımı”yla ilgili ne düşündüğünü sormak için Bülent Tanla’yı aradık. Tam kamuoyu araştırmalarının nasıl yapılması gerektiğinden söz ediyorduk ki, Tanla’dan asıl cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin ilginç bir fikir duyduk. İlginçliği, makul olmasında... Aslında Tanla bunu ilk kez söylemiyor; ama tam bir curcunanın yaşandığı şu günlerde, normal bir fikri kulaklarımız çok da iyi duymamış. İşte Tanla’nın son zamanların en yapılabilinir, en tansiyon düşürücü, Ankara’yı rahatlatabilecek ve anında sonuç alınabilecek önerisi:
* Başbakan Erdoğan’ın “Çankaya adayımızı halka soracağız” sözüne biz “Başbakan’ın anket açılımı” dedik ama sizce de bu bir açılım mı, yoksa sıradan bir söz mü?

Bana göre de bu açılımdır. Uzlaşıya giden yolun başlangıcıdır. Başbakan, cumhurbaşkanlığı konusundaki suskunluğunu bu sözle bozdu.

* Bu ne anlama geliyor?

Bence artık cumhurbaşkanlığı konusunun resmi olarak konuşulmaya başlandığı bir sürecin içine girdiğimiz anlamına geliyor.

* Demek ki Başbakan Nisan’ı beklemekten vazgeçti?

Evet.

* Peki bu bir geri adım mıdır?

Erdoğan bir dönem suskunluk politikası izleyerek etrafını görmek, tepkileri almak istedi. Nabzı o zaman yokladı; şimdi de harekete geçti.

* Harekete geçmek, aday olmaya karar vermek midir?

Size bunu Nisan 2005’te yaptığımız röportajda da söylemiştim; hayır, bence aday olmayacak. AKP şu anda üç önemli şey söylüyor: Bir, cumhurbaşkanını bu Meclis seçecek. İki, bugüne kadar Meclis içinden olacak diyorlardı, ama Başbakan Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında “Meclis dışından da olabilir” dedi.

* Başbakan’ın bu sözünü duyduğunuz anda aklınıza ilk ne geldi?

Çok önemli bir açılım yaptığı duygusuna kapıldım ve bu konuyu gerçekten şimdi tartışmaya başlıyor, dedim. AKP’nin söylediği üçüncü şey de; toplumsal mutabakat sağlayacağız ama bu tam mutabakat olmayacak... Toplumsal mutabakat denilince de TOBB’dan başlayarak bütün iş dünyasının, Türk-İş’in, DİSK’in...

* Pardon, siz sivil toplum örgütlerini söylüyorsunuz ama onlar da bu konuya hiç girmiyorlar ki? Bir TÜSİAD, bir de ADD?..

Girecekler; yılbaşı ve bayram bittikten sonra sanıyorum hepsi fikirlerini açıklayacak. Sadece iş dünyası değil, üniversitelerin, medyanın, baroların, doktorların bütün herkesin medeni bir biçimde değerlendirmelerini ortaya koymaları gerekir.

* Gayri medeni değerlendirmede bulunanlar mı var?

Öyle değil, ama Türkiye bu meselede biraz yanılıyor; çünkü tepkiyle değerlendirme arasında fark vardır. Sivil toplum, cumhurbaşkanlığı konusunda tepkisini değil, değerlendirmelerini ortaya koymalıdır. Tartışmayla görüş bildirme arasındaki farkı unutmamak gerekiyor; biri çatışma, diğeri diyalog. Türkiye eğer demokrasisini geliştirmek istiyorsa bu çatışma kültürünü de yenmek zorunda.

MENEMEN MİTİNGİ DOĞRU DEĞİLDİ

* O zaman demek ki siz Menemen etkinliğini yanlış buldunuz?

Menemeni anmayı doğru buluyorum; hatta toplumun orada gösterdiği tepkiyi yetersiz görüyorum. Ama Menemen’in cumhurbaşkanlığı seçimiyle bağlantılandırılmasını da doğru bulmuyorum. Adaylar bile belli değil ki, neye karşı eylem yapıyorsunuz?

* Ama aday olduktan sonra da iş bitiyor zaten; maksat aday olmasını engellemek?

Bence de Başbakan’ın adaylığını açıklamasını beklememek gerekebilir ama onun önünde birtakım yolları denemek gerekir. Bir mahallede esnaf arasında kavga çıksa, bir karı koca boşanmak için başvursa bile önce uzlaşma yolları aranır.

* Sizce bir uzlaşma seçeneği var mı?

Hiç denenmedi ki... Belki bugüne kadar gündem de buna müsait değildi ama artık denenmelidir. Ama Türkiye’de siyasetin dili çok didaktik; herkes ya “olsun” ya “olmalı” diyor. Oysa asıl bu dil Erdoğan’a cumhurbaşkanlığı yolunu açabilir.

* “Erken seçim” dili mi mesela?

Evet, çünkü halk erken seçim istemiyor; araştırmalar bunu gösteriyor. Halka karşı politika, rüzgara karşı sörf olmaz.

* İyi de kim uzlaşacak; onu da söyler misiniz?

Erdoğan’la Baykal ve tabii diğer muhalefet liderleri. Mutlaka bir zirve yapılması gerekiyor.

* Ne zaman?

Bence 20-30 Ocak arasında.

* Zirve talebinde kim bulunacak?

Başbakan... Batılılar’ın çok moda bir deyimi var şimdi; good goverments, diye... “İyi yönetişim” diyorlar... Başbakan bunu yaparsa Türkiye, cumhuriyet, demokrasi, ekonomi hepimiz büyük kazançlar sağlarız.

* Aslında Baykal’la Erdoğan bunu daha önce yapabildiler; yani çok da zor bir şey değil?

Elbette, üstelik hepsinden de el sıkışarak çıktılar. Siirt seçimi öncesinde, Ermeni konusunda, AB uyum yasaları meselesinde... Ne zaman bir araya gelseler bir uzlaşı bulabildiler. Göz göze bakmak ve dokunmak... Bu Chrysler’in efsaneleşmiş yöneticisi İaccoco’nun formülüdür... Şimdi liderlerin de bunu yapması gerekiyor.

* Peki zirvede isim mi, yoksa sadece prensipler mi konuşulmalı?

Önce kurmaylar prensipler listesini çıkarabilir, sonra da liderler buluşarak bir mutabakata varır. Bu yapılırsa inanın Türkiye’nin kriz ezberi bozulur; üzerimizdeki karabulutlar dağılır.

* Zaten uzlaşma sağlanmadan ortaya atılan her ismin üzeri de çizilmiş oluyor herhalde; mesela Şener ismi ortaya atıldı ve bitti?

Evet, çok doğru. Türkiye’de böyle bir negatif seleksiyon, olumsuz bir eleme var. Konuştuğunuz ismin şansı sıfıra iniyor.

* Peki iş isim yarıştırmaya dönüşürse?

Bu tabii gerginliği artırır ve belki partilerin de işine gelir. Çünkü politize oldukça seçmenin sandık başına gitme oranı da artar; ama bundan Türkiye kaybeder; Türk siyasetinin altındaki fay tetiklenir.

* Diyelim ki liderler bir araya gelemedi; o zaman Cumhurbaşkanı Sezer aktif rol üstlenmeli mi?

Bence Sezer’in de adımlar atması lazım, ama ilk adımı atacak kişi Erdoğan’dır.

* Hiçbir uzlaşının sağlanamadığını düşünelim: Sizce son çare nedir?

Bunların hepsi denenip de başarı olmazsa o zaman işte sine-i milletten, çok daha farklı demokratik yöntemlere kadar farklı tepkiler denenir.

* İyi de madem sine-i milleti çareler arasında en sona koyuyorsunuz, o zaman CHP olarak niye şimdiden bunu bize tartıştırdınız?

Sine-i millet seçeneği, Türkiye’de her şeye yapıldığı gibi anında tüketildi. Birden yükseltildi, sonra yere çakıldı. Oysa bence konunun buraya kadar varmasında sine-i millet lafı etkili oldu. Bir atom bombasının etkisini görmektense, bunu tartışmak daha iyidir. Sine-i millet tartışması bize atom bombasını gösterdi.

İNSANLAR AK PARTİ'Yİ DEĞİL, ERDOĞAN'I BİLİYOR

* Siz geçen sene de röportajımızda “Erdoğan aday olmayacak” demiştiniz, ama Erdoğan’ın kendisi söylüyor, “Bu benim dünyamda var” diye... Peki o zaman nasıl vazgeçecek cumhurbaşkanlığından?

Cumhurbaşkanlığı dönemindeki siyaset yapma tarzına çok saygı duyduğum Demirel’in bir sözü vardır. Demirel birkaç ay önce bana şöyle dedi; “Ben önüne cumhurbaşkanlığı imkânı gelip de, hayır diyecek kişi tanımıyorum.”

* İyi ya işte; Erdoğan niye hayır desin?

Başbakan bütün kararlarını elbette ki anketlere bakarak almıyor ama ben kendisinin anket sonuçlarından çok etkilendiği kanaatindeyim. Bu konuda farklı farklı araştırmalar var. Hepsinde Erdoğan’ın popülaritesi kendi partisinden 8-10 puan önde çıkıyor. İnsanlar “Ben oyumu Özal’a verdim” dedikleri gibi şimdi de “Ben Tayyip’e verdim” diyor, partilerin ismini bile önemsemiyor. Bu bir gerçek, bunu artık herkes kabul ediyor. Ama aynı anketlerde cumhurbaşkanlığı sorulduğunda Erdoğan birinci sıradan dördüncü sıraya düşüyor.

* Zaten işleri tersine çevirecek tek etken de bu olur sanırım; tabanının bile kendisini Cumhurbaşkanı olarak istememesi?

Elbette, çünkü Türk halkı o koltukta farklı bir kişilik ve kimlikte birini görmek istiyor. Siyasi bir kişiyi, yıpranmış, gergin birini istemiyor. Elbette ki halk Anayasa’nın 101, 102, 104’üncü maddelerini bilmiyor; birçoğu Anayasa’yı görmemiştir bile... Ama onu hissediyor. Zaten Anayasa da öyle yazıldı. Bu bir algılama. Sosyolojide bir kural vardır; algılama neyse gerçek odur. Halk da buraya kavga etmeyecek biri gelsin diyor. Aklı, gönlü Erdoğan’dan yana olsa dahi, kavga eden bir Cumhurbaşkanı istemiyor. Toplum biliyor; Türkiye’yi ileri götürecek makam cumhurbaşkanlığı değil, başbakanlıktır. Cumhurbaşkanlığı Türkiye’nin güvenlik sistemidir, başbakanlık da motor gücü. Halk bu ayrımı hissediyor.

* Bu yüzden mi halk ilk kez cumhurbaşkanını kendisi seçmek istiyor?
Uzlaşı olsa onu da istemeyecek; ama gerilim arttıkça “Eyvah, benim istemediğim biri mi gelecek” diye telaşlandığından şimdi bunu istiyor.

* Peki zamanı gelince halk Erdoğan’a şunu da der mi; “Sen cumhurbaşkanlığından bana saygı duyup vazgeçtin, ben de seni yine iyi bir oyla iktidar yapacağım?” Halk, böyle bir ödüllendirme yapar mı?

Genel seçim sonuçlarını en etkileyecek faktör, cumhurbaşkanlığı seçimi olacak; bu kesin. Çünkü bence Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilecek olursa partisinin oyları düşer. 6-7 puan düşer, bu kadar net. Ama eğer olmazsa AKP’nin daha yüksek bir oy alma ihtimali de mümkün.

Anketlerde isim sormak yanlış olur

“Ben bugün bir araştırma yaptırıyor olsaydım, Cumhurbaşkanlığı konusunda iki sorunun cevabını arardım. Birinci sorum, cumhurbaşkanının Anayasa’nın 101. ve 104. maddelerinde belirtilen kimlik ve görev tarifine uygun özelliklerin tespitine yönelik olurdu. İkinci sorum ise şudur: ’Başbakan Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olmalı mıdır?’Ama anketlerde şu safhada isim sormanın doğru bir yöntem olduğunu söyleyemem.”

AK PARTİ'NİN OYLARI YÜKSELDİ

Erdoğan “bilgi kırılması” yapıyor

Hatırlarsanız, Başbakan bir gezisi sırasında uçakta bulunan gazetecilere AKP’nin oylarının yüzde 26’ya düştüğünü söylemiş, medya da bu sözünü manşetlerine taşımıştı. Başbakan şimdi de elindeki Ekim ayı sonuçlarını gösteren bir ankete dayanarak, oylarının yüzde 30’lara yükseldiğini belirtiyor. Dikkat edilirse AKP’nin oylarının düştüğünü söylediği ankette kararsızların oranı yüzde 25’ti. Ekim ayı anketinde de karasızların yüzde 16 olduğundan söz ediliyor. Aslında her iki araştırma sonucu da iyi incelendiğinde AKP oylarının 2002 seçimlerinde aldığı oylardan yüksek olduğu görülmektedir. Peki niye böyle bir şey söyledi; çünkü bu bir taktikti. Oyları o gün düşük gösterip gün geçtikçe artırma taktiği’85 Ve bundan sonra daha da tırmandıracak, yüzde 32, 34, 36’lara kadar gidecek. Çünkü yalan değil. Asimetrik bilgi diye bir şey vardır. Aynı bilgiyi bana göre, size göre, ona göre değerlendirebilirsiniz. Bunun bilimsel adı da, bilgi kırılmasıdır.

Cemaat durumları araştırılmalı

Türkiye’de açlığın ve yoksulluğun artığını hem gözle görüyor, hem de TÜİK ve üniversiteler gibi ciddi kuruluşların araştırmalarından izleyebiliyoruz. Bu gerçeğe rağmen anketlerde AKP’nin, kendi ifadeleriyle, yükselişte olmasının nedenlerini doğrusu ben çok merak ediyorum. Bu konu, siyaset bilimcilerinin ve sosyologların önemli araştırma konularından biri olmalıdır. ’Yoksulluğun artması AKP’nin oylarını arttırıyor’gibi bir sonuç, ’Acaba sosyal devlet anlayışının yerine sobalarına kömür, evlerine gıda torbaları bırakan bir cemaat kültürü mü egemen oluyor?’ şeklinde bir soruyu akla getiriyor.

Meclis’te 4 parti, çok bağımsız vekil olacak

AKP’nin çekirdek seçmeni ve genel oy oranı hakkında net öngörüler yapmak zor. Ama ben oy kullanma oranının yükseldiği ölçüde AKP’nin 2002 seçimlerine göre aldığı oy oranının azalacağını düşünüyorum. Kararsızlar çok belirleyici olacaktır. Bununla beraber iki partili parlamentonun sona ermekte olduğunu, bu seçimlerde parlamentoya asgari dört partinin ve çok sayıda bağımsız milletvekilinin girme ihtimalinin yüksek olduğunu söyleyebilirim.

Kararsızların sayısı yüksek

Şu anda seçmenin kimi seçmeyeceği noktasında kararlı olduğu ama oyunu kime vereceği konusunda henüz karar vermediği kanaatindeyim. Bu nedenle milliyetçi, ulusal, sol ve sağ gibi oylara etki eden ideolojik kavramların henüz harekete geçmediğini düşünüyorum. Bence kararsızların sayısı araştırmalarda gözükenden biraz daha yüksek. Bu yüzden muhalefet partilerinin oyları da şu aşamada araştırmalara tam yansımıyor.


Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious