Capa diye bir delifişek

  • Giriş : 17.04.2006 / 00:00:00

20. yüzyılın en önemli fotoğrafçılarından Robert Capa’nın kapsamlı bir biyografisi Türkçe olarak yayınlandı.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


“22 Ekim 1913’te Budapeşte’nin Peşte yakasında bir çocuk doğdu. Doğumu üç olağandışı işaret taşıyordu: Ana rahminden çıktığında başı hâlâ zarla kaplıydı. Zar çıkarılınca birkaç aylık kadar siyah saçı olduğu görüldü; bir elinde de altıncı bir parmak vardı. Annesi ve annesinin arkadaşları bu durumu çocuğun ünlü bir kişi olacağına yordu. Çocuk gerçekten de ünlü bir kişi oldu...” Bu çocuk Endre Friedmann’dı. Ama artık bu adla onu kimse tanımıyor. Kendisini üne kavuşturan ad ise Robert Capa... 20. yüzyılda fotoğraf, hele savaşın fotoğrafı dendiğinde akla ilk gelen isimlerden biri...

Robert Capa’nın sadece hayatı boyunca çektiği beş büyük savaşa ve pek çok toplumsal olaya dair fotoğrafları değil, hayatı da bir efsanedir. Capa’nın, henüz birleşmenin bütünleşmeye dönüşmediği Budapeşte’de, otoriter ve işbilir bir anne ile neşeli ve şanslı bir babanın en çok sevilen ve şımartılan çocuğu olarak başlayan hayatı, adeta 20. yüzyılın özeti gibidir. Savaşın hep en sıcak anına tanıklık eden; ama yalnız öldürücülüğünü değil, yanı başında sürüp giden hayata tutunma çabasını da kayıt altına almayı görev edinen Capa, yine ‘en iyi fotoğrafın en yakından çekilen’ olduğu inancıyla çalışırken 25 Mayıs 1954’te Çin Hindi’de mayına basarak hayatını kaybedecekti.

Richard Whelan’ın yazdığı “Robert Capa” kitabı (Agora Kitaplığı) 20. yüzyılın bu dur durak bilmez tanığının efsanevi hayatını anlatan kapsamlı bir biyografi. Capa ile ilgili hemen her şeyi görme kaygısı taşıyan yazar, ünlü fotoğrafçının kimi zaman kendisinin, kimi zaman da etrafındakilerin biraz abartıyla anlattıkları ve böyle yerleşen pek çok konunun da aslında öyle olmadığını yazacak kadar titiz davranmış. Kitaptan, ustanın Capa soyadının ünlü yönetmen Frank Capra’ya olan hayranlığın tesiriyle türetilmiş olduğunu öğreniyoruz. “Bir gün sinemaya geçmeyi düşünen Andre, Hoollywood’un en ileri gelen yönetmenlerinden birininkine yakın bir soyadının işine yarayacağını anlamış olmalıydı.” diyor yazar. Nitekim, sonraları Capra’yla karıştırılan Capa, röportaj teklifleriyle davetlere çağrılacaktır.

Budapeşte’den göç ettiği Berlin’de ilk Leica fotoğraf makinesine sahip olan Capa, kendini ölüme kadar götürecek bir uzun yolculuğa çıktığının farkındaydı şüphesiz. Adını, 1932’de Kopenhag’da Troçki’nin ateşli nutuklarını görüntüleyen fotoğraflarıyla duyurdu.

Nerede savaş var, Capa orada

Hayatı boyunca beş büyük savaş ve elliye yakın çatışmayı fotoğrafladı. 1935’te gittiği İspanya’da, hükümete karşı oluşturulan, Franco önderliğindeki faşist ve monarşi müttefikliğinin yol açtığı iç savaşın ortasında kaldı. Bu savaş, Capa’nın en ünlü fotoğraflarını çektiği dönem olacaktır. Buradaki çalışmaları, uzun röportajlar şeklinde, önce “VU” dergisinde ardından Life gibi etkili dergilerde yayınlandı. Cordoba cephesinde, 5 Eylül 1936’da çektiği ‘Düşen Asker’ fotoğrafı, Capa’yı dünya çapında bir üne kavuşturdu. Bu fotoğraf şüphesiz, Normandiya Çıkarması, ABD askerlerinin Berlin’e gelişi, Kurtuluş gününde Paris’te sivillerin taranışı, Çinli milislerin örgütlenişi ve Vietnam’daki ölüm tarlaları gibi sayısız önemli fotoğrafa imza atan Capa’nın, 20. yüzyıla ait en akılda kalıcı fotoğraflarından. O, gerekirse amacı için ölmeyi göze alabilecek bir karaktere sahipti. “Savaşan insanların yaşadığı risklere ve zorluklara ortak olmadan, savaşın fotoğrafının çekilmesinin ahlaki olarak mümkün olmadığını savunuyordu.” Capa 1947’de de Magnum ajansının kurulmasına öncülük eder. Dostu David Seymour ile başlattıkları girişim, sonraları günümüzün en önemli foto muhabirlerini bünyesinde toplayan bir organizasyon halini aldı.

Capa’nın Fransa’dan Vietnam’a, İspanya’dan Japonya’ya uzanan fotoğraf öyküsünün bir durağı da Türkiye’dir. 1946 yılında belgesel hazırlamak üzere Türkiye’ye gelen Capa, iki ay boyunca İstanbul’un saray ve camilerinden Ankara’nın çağdaş yapılarına, Çanakkale Boğazı’nı koruyan bir garnizondan sınırları denetleyen bir hava üssüne, Boğaziçi’ndeki balıkçılardan köylerdeki tütün üreticilerine, cumhurbaşkanlığı makamındaki İnönü’den Demokrat Parti’nin bir toplantısına kadar Türkiye’yi belgeler.

Richard Whelan’ın kitabı, sadece Capa’nın yaşamını yansıtmakla kalmıyor, bir dönem okuması da sunuyor. 20. yüzyıla en çok yakışan ismin ‘savaşlar’ çağı olduğunu söylüyor. Bütün bu kan ve barut kokusunun arasından, bulutlardan sızan gün ışıkları gibi aşk da sızıyor yaşama sevinci de...

Yazar ve sanatçı dostlarının fotoğraflarını da çekti

Elbette benzersiz bir savaş fotoğrafçısıydı; ama Capa aynı zamanda bir entelektüeldi, özellikle edebiyat ve sinema dünyasından dostları vardı. Bu dostluklar, geride pek çok önemli fotoğraf bıraktı. Picasso’nun, Henri Matisse’in, Ingrid Bergman’ın, Gary Cooper, John Steinbeck, kareleri ve tabii ki Hemingway’ı avlanırken görüntüleyen o unutulmaz fotoğraf...

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious