Çelik Erişçi: Nihat Doğan'a tecavüz edildi

Çelik Erişçi: Nihat Doğan'a tecavüz edildi.29799
  • Giriş : 29.04.2015 / 18:20:00
  • Güncelleme : 29.04.2015 / 18:28:50

Haber Aktüel'den Muaz Kalaycı'ya konuşan Çelik, sorularımıza çarpıcı cevaplar verdi.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Röportaj yapmaktan en çok zevk aldığım isimlerden birisi de Çelik...

Sorularıma verdiği zeka dolu cevaplar, cevapları verirken ki akıcı üslup; her röportaja ayrı bir güzellik katıyor.

Bu güzellik, Çelik'teki "akılcı" özellikten kaynaklanıyor.

Mesela Çelik'in Nihat Doğan üzerinden Özgecan Arslan olayını yorumlaması yabana atılmamalı...

Twitter ile ilgili kurduğu cümlelerin ise not alınıp bilgisayar ekranlarına yapıştırılması lazım.

Çelik'in "başörtüsü" ile ilgili verdiği cevap da yıllardır süregelen bir dedikoduyu kökten kurutacak cinsten...

Röportajın ara başlıkları, röportajın bütününe ışık tutabilecek güçte...

Olağan sorulara olağanüstü cevaplar veren Çelik, şu günlerde en çok konuşulan müzik adamları arasında yer alıyor.

Türkiye, çok ama boş konuşan sanatçılara alıştı. Kim bilir belki de Çelik'in sorularıma verdiği cevapları "olağanüstü" yapan şey, artık sanatçılardan beklenmeyen "olağan" performansı veriyor olmalısıdır.

Çelik mi "olağanüstü" konuştu, biz mi "olağan cevaplara" açız, buna siz karar verin ve röportajı sonuna kadar okumayı ihmal etmeyin.

***

Röportaj: Muaz Kalaycı
Redakte: Derya Üstün
Fotoğraflar: Erdal Yılmaz


***

BİZ BAŞÖRTÜLÜYE, ATATÜRKÇÜYE, SANATÇIYA; KISACA HERŞEYE ÖNYARGI İLE YAKLAŞIYORUZ

— Çelik değişti. Eski Çelik'le yeni Çelik arasında ne fark var?

Bir proje yaptım, projeme bir fotoğraf ve makale ile başladım. Makalenin altına da başka bir fotoğraf koydum. Okuyanların yüzde 99'unun alttaki bu fotoğrafa bakmayacağını da biliyordum.

Bu, bizim ön yargımız!

Biz başörtülüye, Atatürkçüye, genelkurmaya, siyasetçiye, azınlıklara, ekonomiye, krize, sanatçıya, magazine, spora, kısaca her şeye böyle bakıyoruz. Şu anda yaşamımızın her tarafında hâkim olan şey önyargılar.

Makalenin sonundaki fotoğrafta da Van'daki bir köyde vefat eden küçük bir bebek vardı. Bir de baba... Evladı hastalanıyor ama hastaneye yetiştiremiyor. Evladı vefat ediyor ve o evladını çuvala koyup sırtında taşıyor. O fotoğraf haberlerde yayınlandığı gün çok üzüldüm ve bunu da yayınlanan kontrbaslı fotoğrafın sonuna koydum.

Ama okunmadı. Genellikle her konuda yapıldığı gibi sadece alay edildi.



NİHAT DOĞAN'A TECAVÜZ EDİLDİ

Nasıl yapıyoruz bunu?

Özgecan diye bir kardeşimiz vardı. Allah ona rahmet eylesin. Büyük bir zulüm görmüş ve o zulme karşı bir tepki oluşmuş. Böyle bir zulüm olduğunda, halkın tepkisi ve iradesi yasalara yansıyıp, olaylar olduktan sonra değil, olmadan önce önlenerek çözülmeli ve hedef bu olmalıdır.

Ama bunun tam tersi oldu; Nihat Doğan'a tecavüz edildi. Nihat Doğan'ın yaptığını doğru bulmuyorsan tercihini ona göre yaparsın, bunu kim istiyorsa tartışsın. Ben, Nihat Doğan üzerinden yapılan bu eleştirinin, sorunu çözüp çözmediği kısmından bahsediyorum. Toplum bir öfke oluşturdu ama bu öfke; adalete ve yasaya yansımalıydı. Biz bu şekilde buna benzer muhtemel olayları önlemeliydik ve hedefimiz bu olmalıydı.

Ne demek bu?

Yasama, yürütme ve yargıdaki amaç budur. Halk, iradesini yasamaya; yani devlete devredecek. Ve iradesine diyecek ki; "ben bu tip olayların olmasını istemiyorum, bütün toplum olarak biz bunu istemiyoruz!"

Ama tam tersi oluyor. Hiç kimse ve hiçbir kurul bir sonuca gidemiyor. Nihat Doğan bir şeyler söyledi ve onun üzerinden işi bitirdik biz... Sanki bütün sorun çözülmüş gibi. Aynısını deprem olduğunda Veli Göçer'e de yaptık.

TWITTER SANKİ BİR İBADETHANE

Demek ki birinci sorun bu önyargı, genelleme ve alay etme ahlakını, hâşâ huzurdan neredeyse bir tapım kültü, ilah, din haline getirilmesi… Sorunları yasalar üzerinden değil de internet üzerinden çözüyor olmak. Sanki internet bir ilah, bir din ve Twitter da onun bir ibadethanesi.

Yani kendisi hiçbir şey yapmayan bir adam, hemen her konu ile ilgili olağanüstü konuşmalar yapabiliyor. Yani eskiden kahvehanelerde olanlar şimdi Twitter'da oluyor.

Nerede yapıyor bunu? Tırnak içinde söylüyorum; "İnternet dininin Twitter ibadethanesinde..."

Kıyameti; elektrik kesilmesi, Cehennemi; içi boş konuşmalar! İktidarsız sözler!

Egosunu bütün gücüyle Twitter üzerine kusamazsa kıyamet kopuyor. Bütün dünyada postmodernizm, nihilizm, alay ahlakı ve genelleştirme var. Hıristiyan seni genelleştiriyor, Asya'dakiler de Batı'yı… Herkes birbirini genelleştiriyor.

Arabasının arkasında "Huzur İslam'dadır" ya da "Atam izindeyiz" yazan adam, sinirlendiğinde arabasından levye ile çıkınca onu gören, bu yanlışı yapan kişi üzerinden genelleştirme yapıyor.

ÇELİK KUSURLUDUR, EKSİKTİR VE TAM DEĞİLDİR…

Sen "Çelik değişti mi?" diye sormuştun. Ben hayatımda bunu değiştirmek istedim. Yani yukarıda anlattığım genellemeleri en önce ben yapmış biri olarak bunu söylüyorum. Bu anlamda kendimden memnun değilim. Çünkü bu söylediklerimin tamamını kendi nefsimde yaşadım. Yani ben, bunları söylemekle; "Çelik harikadır, siz kötüsünüz" demiyorum. Hatta tam tersine ben; "Çelik olarak kusurluyum, eksiğim, günahkârım ve tam değilim. Tövbe ediyorum, bağışlanmayı diliyorum ve kendimi düzelterek erdemler elbisesi giyerek yoluma devam etmek istiyorum" diyorum. Ama asıl söylemek istediğim şey şu; "Ben bunların, yani genelleştirmelerin, önyargıların faydasını görmedim, ülkemin halkının da bundan bir fayda görmeyeceğini düşünüyorum."



— Yeni Çelik, eski Çelik'in günahlarının tövbesi mi?

Biz hatalarımızdan ders almalı mıyız, almamalı mıyız? Ben Çelik olarak önce kendime bakmakla ve kendimi düzeltmekle mükellefim, başkalarını değil! Ben önce bu hedefi seçtim kendime!

Meşhur bir olay anlatayım; Hz. İsa'nın yaşadığı dönemde zina eden bir kadın vicdan azabı duyar, Hz. İsa'ya gelir ve tövbe etmek ister. Fakat halk kadın günah işlediği için çok öfkelidir ve onu taşlamak ister… Tam da o noktada Hz. İsa diyor ki; "İçinizde günahsız olan ilk taşı atsın." Yani hepimizin isyanları eleştirileri var ama hangimiz günahsızız?

Başkalarını eleştirirken önce kendimize bir baksak daha iyi olmaz mı? Çelik değişti derken kastım bu idi, ben başkalarına değil artık kendime bakmaya karar verdim…

"YÜKSEK DOZDA AŞK ALDIM" ŞARKISINI BİR KADINA YAPMADIM

Bu sistemin içerisinde, bütün bunları gücümün yettiği alan olan sanat üzerinden şarkımla anlatmaya çalıştım. Klipin içerisindeki "Kadın benim nefsim", araba "Dünya arzuları, ihtiras". Şarkının içerisinde de diyorum ki; "yüksek dozda aşk aldım"



— Peki şarkısında "Yüksek dozda aşk aldım" diyen Çelik'in müziği neyi tanımlıyor?

"Yüksek dozda aşk aldım" diyorum. Bunu duyan akıl, çok yüksek ihtimalle bir erkek ile bir kadının sevişmesini anlıyor olabilir ama ben bu şarkıyı bir kadına yapmadım.

— Kime yaptın?

Seyredilmesini ve anlaşılmasını bekliyorum… Ön yargı ve genellemelerle bakılmamasını diliyorum. O klip içerisinde dans eden adam, önce bir reveransla secde eder, sonra secdesinden kalkar yine dans eder, ellerini gökyüzüne yükseltir ve dua eder. En sonunda da "kafam oldu bir dünya" der ve gökyüzünü gösterir. Ne dans ve dua ederken halamın oğluna dua ediyor, ne kafam oldu bir dünya derken "AMATEM'e gidene kadar için" diyor. Ben "kafam oldu bir dünya" derken "uyuşturucu kullanalım, alkolü sonsuz tüketelim, seksi özgürce sonuna kadar yaşayalım, işte özgürlük budur" demiyorum. Tıpkı "Meyhaneci"de de demediğim gibi. "Mey" gönül "hane" ev demek. Gönül evinde yüksek dozda aşk alan birinin kafası taş gibi olur, bir şeye kafayı takar, sırf onu düşünür, kafası onu düşünmekten sarhoş olur. Kısacası bu şarkı bir kadına yapılmış değildir.

ÇIPLAK FOTOĞRAFIMLA ALAY EDİLMESEYDİ ÇOK PANİK OLURDUM

— Bir dergide yazın yayınlandı. Mizahi yönü kadar, verdiği mesajlar da çok önemli ve ince bir yazı. Amacına ulaştı mı? O yazıdaki nükteleri bir de söz ile değerlendirecek olursak bu röportajda hangi mesajları vermek gerekir?

Bir insanın umudu olması demek onun bir geleceğinin olması demek. Umut gelecekte olan bir şeydir. "An" olarak şimdiyiz, geçmiş geçmişte kaldı, umut geleceğe ait. Eğer geleceğin yoksa ahîretin yoktur. Ahîretin yoksa korkun yoktur, korkun yoksa günahın çoktur. Çünkü korkacak hiçbir şey yok, istediğimi istediğim gibi yapabilirim! İşte özgürlük, işte nihilizm, işte postmodernizm... Korkacak bir şey yok, ileride bir ahîret yok ki niye korkayım! Ama umudun varsa -ki benim umudum var- ahîretim de var. Bir sona doğru gittiğimi biliyorum. Bu sonu nereye doğru taşımalıyız ile ilgili düşüncelerim var. Umudum olduğu için de umudumu hiç kaybetmiyorum ama anlaşılmayı da beklemiyorum.

Niye beklemiyorum?

Ben, sadece bulunduğum işte doğru bildiğimi, ilkelere bağlı olarak yapmaya çalışıyorum. Mesaj değil niyetim, esas konu işte bu... Kimin mesajı yerine ulaşmış ki benim gibi bir adamın mesajı yerine ulaşsın.

Tabi ki çıplak fotoğraflarımla alay edilecek, başka ne olabilirdi ki? Alay edilmeseydi ben çok panik olurdum. Çünkü o zaman proje anlaşılmış olur, bu röportajdaki alt yazılara gerek kalmazdı ki gerçek sanat odur; Yani kendini açıklamak zorunda olmayana sanat denir!

Yani bu röportajdaki açıklamalar ve alt yazılar söylenmek zorunda kalıyorsa, orada sanat yok demektir!

Bunun tersi olsaydı tabii ki çok şaşırırdım… Çünkü o bir değişimi işaret eder ve değişim rüzgar gibidir, ancak meltem olarak mı, kasırga olarak mı gelir belli olmaz ve bu olsaydı ben gerçekten de panik olurdum… Yani ne ben sanat yapabilmiş oluyorum, ne de sanattan anlayan olduğunu düşünüyorum. Dergide çıkan yazımın da hiçbir şekilde anlaşılacağını zannetmiyorum. Anlaşılma bekleyerek yazılmıyor onlar, ama anlaşılma beklenmiyor diye de doğru bildiğimi yapmayayım mı?



AKİL ADAM ORHAN GENCEBAY'IN TANSİYONU NEDEN YÜKSELDİ?

— İlham illa bir şeyden etkilenince mi gelir? İlhamı nereden alıyorsun?

Bu çok yüksek seviyede bir illüzyon! Halk kendindeki doğruları işaret edenleri sever.

Diyelim ki halktan biri, bir eğlence mekânında otururken kız arkadaşına sarkıntılık edilmesinden hoşlanmıyor. Bu kişi, bunu sahne ve sanat dünyasında kim yapıyorsa onda kendini bulur ve aslında sanatçıyı takdir ederken, kendi doğrularını sanatçı üzerinden yüceltmiş olur. Kendini görür ve kendini sevmiş olur. Bu çok önemli; Bu anlamda halk sanatçıları sevmez, kendini sever! "Polat Alemdar" karakterinin sevilmesini bu noktadan hareketle değerlendirin. Yani Polat Alemdar, ya da Aşk-ı Memnu dizisi karakterleri halkın kendinde bulduğu şeylerdir. Halkın ekrana yansımasıdır bunlar.

Halk kendi yapamadıklarını yapan sanat dünyasının karakterlerini alkışlar. Çünkü "onun yerinde olsaydı, o da aynısını yapardı" diye düşünür. Bu anlamda ilhamlar, eser üretimleri nereden gelmiş olur? Halkın talebinden... Tombul tombul memeler de oradan geldi, Allah belanı versin de oradan geldi, şarkıcı karısı, kumarcı karısı Binnaz da oradan geldi… Güllerin içinden de, Sen ağlama da, Hercai de... Hepsi biziz! Hepsinin taleplisi var!

Rahmetli Zeki Müren; "beni sizler yarattınız" derken; "ben toplumun yansımasıyım, siz nasıl sanat isterseniz ben onu yaparım" demek istemiş olmalı diye düşünüyorum. Yani radyoda klasik okumaya da devam edebilirdi. Ama toplumun talebine göre bir yürüyüş biçimi belirledi.

Halk bu anlamda çok önemli bir güçtür ve baskısı da çok yüksektir. Öyle olmasaydı yıllarca bu halk tarafından destek gören "Orhan Baba"nın âkil adam olunca tansiyonu çıkar mıydı? Bu stres neden yaşandı? "Halk ne diyecek" diye...

Sanat, şarkılar, ilhamlar toplumun talebi üzerine gelirse ticari olur. Ben şahsen bunu aşmak isterim… Sanatçı özgür olmalıdır. Sorunun başına dönersek ben şarkı yaparken toplum baskısı yaşamıyorum, kalbimden ne gelirse ona yöneliyorum.



ATATÜRK'Ü BU ÜLKENİN YAŞAMINA SOKAN KADERLE ERDOĞAN'I SOKAN KADER AYNI! HER İKİSİNİN DE KADERİNİ YAZAN AYNI ALLAH'TIR

Benim okumalarıma göre, toplum öne çıkarttığı popüler kimliklerde kendi içindeki çelişki ve çatışmaların yansımalarını seyreder. Gerçekten de biz ister sanatçı, ister siyasetçi, isterse içinde bulunduğumuz şartlardan şikâyet edelim aslında kendimizden şikâyet etmiş oluruz. Çünkü her şey toplumun yansımasıdır…

Biz bu anlamda çok ciddi bir karmaşa yaşıyoruz diye düşünüyorum. Kafalar karışık!

Önce ben, sen, biz değişeceğiz. Yani ben, sen, biz; hırsız, ahlaksız, kötü olmayacağız… Merhametli, affedici, barış istekli ve adaletli olacağız ki bizim yansımamız olan sanatçılar, siyasetçiler, magazinciler, sporcular da dahil olmak üzere her şey değişsin. Ben bunu böyle anlıyorum. Çünkü ben başkasını değiştirme kudretine sahip değilim ama kendim değişebilirim.

Kader üzerinden bakarsak; Atatürk'ü bu ülkenin veya dünyanın yaşamına sokan kader ile Tayyip Erdoğan'ı bu ülkenin ve dünyanın yaşamına sokan kader, aynı kader değil mi ve bu kader aynı Allah tarafından yazılmadı mı? O zaman bunun üzerine düşünmek lazım. Biz buralarda çok büyük bir karmaşa yaşıyoruz. Kadere razı mıyız, değil miyiz? Biz bunu daha çözemedik. Çözemediğimiz için de kızgınız. Buralarda çok büyük düşünce kargaşamız olduğunu düşünüyorum.

ASGARİ ÜCRETİNİ YÜKSELTEMEYENLER ZEKİ MÜREN YARATAMAZ

— O zaman ilhamların derin düşünmeden geldiğini mi düşünüyorsunuz?

Evet. Yani düşünmemiz, bizi duygularımızda hassas kılar… İnsan düşündükçe hassaslaşır, duyguları naif olur, o zaman aşk şarkıları ortaya çıkar çünkü ilişki yaşadığı kadını erkeği, mal gibi görmez, insan gibi görür. Ama bu düşünen insan için geçerli, yoksa bas tokadı geç ve onun adına ilişki de, sonra sevgilisine tokadı basan insana aşk şarkısı yap! O da kalksın desin ki; "doksanlar ruhu nerede, şarkılar o tadı vermiyor!" Niye o şarkılar yok?

Bu kader konusu ile "Beni sizler yarattınız" cümlesini o yüzden yan yana getirdim. "Beni halk mı yarattı, yoksa Allah'ın takdir ettiği kaderin gereği olarak mı bulunduğum noktaya geldim" diye çok düşündüm!

Çünkü halk gerçekten de bazen; "Biz olmasak sen hiçsin" diyerek baskı da kuruyor… Ben şahsen bundan çok sıkıldım, asgari ücretini yükseltemeyen kişilerin Zeki Müren yaratabileceğine inanmıyorum. Ben, Zeki Müren'e o kabiliyeti takdir edene, o kaderi yazana inanıyorum. Bu düşüncelerle bu ülkenin ruhuna hitap eden şarkılar yazdım… Düşüncenin gittikçe hassaslaşması duygulara da yansır ve şarkılar, eserler doğar…

ŞARKILARIMI ŞAŞKINLIKLA SEYREDİYORUM

— Müzikal bir eser ortaya çıktıktan sonra seni en çok mutlu eden şey ne?

Ben ortaya çıkan şarkılarımı sadece şaşkınlık ve hayretle seyrediyorum. Çünkü her albümü bitirdiğinde bir sonraki albümün şarkıları henüz ortada yoktur. Yenisinin geleceği belli değildir, belki de bugünden sonra hiç şarkı yapamayacaksın, belki sesin kısılacak, belki de elin çalışmayacak gitar çalamayacaksın. Ee tamam senin geleceğin yok işte. Benim en çok hayrete düştüğüm yer orası.

— Peki, Hercai, Dilberim gibi diğer şarkıların günümüzde yazılmış ve söylenmiş olsaydı bugünde aynı etkiyi yaratır mıydı?

Sanmam.

— Neden?

O günkü toplumun aklı ve ruh hali ile bugünkü toplumun akıl ve ruh halinin aynı olduğunu düşünmüyorum. 1960 kuşağı hareketli bir kuşak. Özgürlükler, sosyal devlet içerikli bir dünya. Paylaşım, emek, değer üzerinden kurulmuş bir dünya. 1960'ta doğan ruh, 30 yaşına geldiğinde, 90'lar dediğimiz o ruhun şarkısında kendini bulabiliyordu, ekmeğini paylaşabiliyordu. Çünkü o kuşak "küçük ev" seyreden kuşaktır. Orada bir aile var ve o aile sofralarına oturdukları zaman dua ederler, güzellikleri, acıları paylaşırlar, kader ve ülkü birliği yaparlardı. 90'larda ki ruh bu şarkıları çok kolay bir şekilde aldı, âşık oldu, sevdi ve paylaştı.

12 Eylül devrimi sonrası 80'lerde de Türkiye yokluklar devresini aştı. Bu sefer de konfora boğulduk. Yani tüketim ideolojisi... Tüketim ideolojisinde tamamen para ekonomisi geçerlidir ve para ilahtır. Bugün nihilizmi, postmodernizmi ilah edinen akıl, farkında olmadan o gün de para ve konforu ilah edindi.

İşte bu tüketim ideolojisidir. Orada aşkı kredi kartı ile beş taksitte almaya çalışırsın. Her şey tüketimdir.

Sen benim için ne yapacaksın?

"Benim için şunları yaparsan, kol saatin ve iyi araban varsa ben seninle evlenirim."

Öyle değil mi? Yarışmalarda nasıldır?

"Valla ben seni seviyorum ama bu yarışmanın sonuna gitmek için seni harcamalıyım. "

Burada aşk, duygu, merhamet, hiçbir şey yok. 80'lerin ideolojisi budur. Bu akıl, menfaat aklıdır. Parayı nerede görürse oraya gider ve güce tapar.



— Müziğin bugünü ortada... Yarını ile ilgili ne düşünüyorsun?

Yarına Allah Kerim. Rabbim ömür verirse ben hep iyi ve güzel bir şeyler yapmak ama hep bu yöntemle yapmak istiyorum. Yöntem derken hem müzikal anlamda, hem de tasarım anlamında performans sanatçısı olmak istiyorum.

Bir fotoğraf yayınlayacağız. Yaratılışımızı ve şu anki halimizi düşüneceğiz. Cennette değil miydik? Hz. Âdem ile Hz. Havva orada değil miydi? Günah işlemeden evvel onlar çıplak değiller miydi? Yani masum değiller miydi? Biz ne zaman günah elbisesini giymeye başladık, başımız o zaman derde girmedi mi? Ben onu anlatmak istiyorum.

Ben çıplak bir kadına sarılmama rağmen kadının elinde tuttuğu elmaya bakan bir adamın fotoğrafı tasarladım. Elmayı yiyecek miyiz, yemeyecek miyiz? Hepimiz Âdem ve Havvâ'yız, ve hepimiz her gün verdiğimiz karara göre iyi ya da kötü "hal elbisesi" giyeceğiz. Giyinmeden, yani elmayı yemeden, yani karar vermeden önce hep masumuz, kararımızın sonrasında ise verdiğimiz karara göre iyi ya da kötüyüz… "Masum mu kalacağız yoksa günah elbisesini mi giyineceğiz" ile ilgili bir karar vereceğiz.

KİMSEYE ÇIPLAK GEZİN DEMİYORUM

— Dinimizce soyunmak günah... Ölçüleri de Kur'an koymuş ve "kapanın" demiş. Fakat sen bu mesajı vermek isterken kapatman gereken yerlerini açarak verdin. Bunun sorumluluğu yok mu? Sınırlardan bahsediyoruz. O sınır aşıldı mı?

Kalpleri tartan Rab değil mi? Kalplerde gizli kalan niyetleri gören O değil mi? Ben niyetimden sorumluyum… Kimseye "çıplak gezin" demiyorum, çıplaklığı özgürlük olarak anlamıyorum, her gün kendim de sokakta böyle gezmiyorum ve kimseye de "böyle olun" baskım yok. Ama yukarıda anlattığım şeyler arasında tercihimi iyi yönde kullanmak istediğimi ve bunun böyle olmasının toplumca hepimiz için iyi olduğunu paylaşıyorum… Bak, bu proje ile burada neler söyledik? Acaba bu proje ve fotoğraflar iyiye mi, kötüye mi hizmet ediyor?

Ben başkalarının kalbinde olana hükmetme ve onu yargılama gibi yüksek bir ego halinden uzak olmak isterim…



KUR'AN OKUYAN BİRİYİM

Ayrıca din hassas bir konu. Toplumda da bu hassasiyet var ama bir o kadar da din ile ilgili genel şeyleri bile bilmemek gibi bir durum var. Ben Kur'an okuyan biriyim ve bu güne kadar bunları dile getirmedim. Çünkü bunun insanın iç dünyasında yaşanması gerektiğine inanıyorum.

İki ilahiyatçı televizyona çıkmış konuşuyor olsun. Farz edelim birisi Yaşar Nuri Öztürk, diğeri de Cübbeli Ahmet Hoca. Her ikisinin de ilminin çok yüksek olduğunu herkes biliyor… Onlar da sorulara cevap veriyor. Ama soruyu soran Kur'an okumuyor ise nasıl karar verecek? Acaba iki âlimden hangisinin yaklaşımı doğru? Cevabı Kur'an'a göre bulacaksın ama onu da okumuyorsun. Okusalar zaten televizyonlara çıkanlara sormazlar. Bu anlamda ben niyetlere inanıyorum. Ben kendi işimi hangi niyete bağladım ve ne amaç edindim ona bakıyorum…

Mesela Allah, Rahman ve Rahim'dir ve rahmetiyle yağmur yağdırır.

Böyle değil mi?

Ama aynı su bize hayat verirken, yılan aldığı suyu zehir yapar, denizin dibindeki istiridye aynı suyu inci yapar. Yani herkes elindeki imkanları kendi fıtratına uygunca kullanır..

"Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz"... Bu ayet çok açık değil mi? O herkese ne kader takdir ettiyse herkes o kader üzerinden kendine uygun biçilen fiili yapacak. Hırsız hırsızlığını, sanatçı sanatçılığını, siyasetçi siyasetçiliğini, kötü kötülüğünü, iyi iyiliğini yapacak. Yılan suyu alıp zehir yapmaya memur edilmiş! Ben, "Allah güzeldir ve güzeli sever" ayetine muhatap olabilmeyi hedefleyen bir müzisyenim. Ben sanatçıyım, güzel şeyler görebilmeyi istiyorum, niyetimi buraya kurmuşum ve bunu bu röportaja konu olan fotoğraflarla yaptım. Ben kendi kafama, kalbime ve niyetime bakarım. Sorunuzun cevabı bu.

— Yaş ve yaşlanmak senin için ne ifade ediyor?

Ben rûha inanıyorum. Her canlı ölümü tadacak, ama ruh ölüm sonrası hesabını verecek ve sonsuz yaşayacak. Hayat bizim doğumla ölüm arasında zannettiğimiz bir yer değildir. O yaşam… Yaşam başka, hayat başka! Ben o yüzden "rahatım" diyorum, hesap vereceğime inanıyorum ve tüm işimi, niyetimi buna göre yapıyorum…

BEN "BAŞÖRTÜLÜLER KONSERİME GELMESİN, ALBÜMLERİMİ ALMASIN" DEMEDİM

— Konserlerine başörtülülerin gelmesini istemiyor musun? Böyle bir şey dedin mi?

Biz artık şunu öğrenmeliyiz. Bir güç, bir sistem, bir rejim, bir şeyi değiştirmek istediğinde ülkenin en önemli, en sağlam noktaları hakkında hiç inanamayacağınız belgeler üreterek onların hepsini pasifize ediyor. Bunu anladığınızda her şeyi anlarsınız. Bunlar insanların inanacağı şekilde tezgahlanmış toplum mühendislikleri, psikolojik harekatlardır ve bunları kim yaptı, onu sormak lazım.

Ben böyle bir şey demedim. Ama en büyük yalan, en kolay inanılan yalandır. Burada anlaşılması gereken, halk artık ne olup olmadığına dikkat etmeli. Ben 80 öncesi kuşaktan, okulların tarandığı dönemden geliyorum. Sağcı veya solcu olmazsan dövüldüğün, vurulduğun bir dönemden geliyorum. Arslan Bulut'un Türkçü ve Devrimci Diyalogu kitabını okudum. Orada öğrendim ki; 12 Eylül öncesinde sağcıyı vuran bir silah, öğleden sonra bir solcuyu vurmuş. Çelik asıl o günden sonra değişti. Benim bütün ideoloji anlayışım değişti. Küçükken bulunduğum bölgede ülkücüydüm, üniversitede ise solcuydum. İkisini de bıraktım. Halkın paramparça olduğunu gördüm..

Bu nasıl oluyor?

O kitap çok sağlam kitaptır. Ben olsam okullarda ders kitabı olarak onu okuturdum. Orada topluca ülkeye karşı bir şey yapıldı. Bütün bu olup bitenlerden sonra halk; yapılan bu şeyin toplumun bir kesimine değil de, topluca kendisine yapıldığını anlamalıdır. "Bir olmalıyız, birlik olmalıyız, dirlik olmalıyız" sözünü ben böyle anlıyorum.. Hepimize bir şey yapılıyor. Hepimiz birlik olup hak ve hakikate dayalı olarak var olacak mıyız, olmayacak mıyız yoksa internetin Twitter ortamında boş konuşmalar yapıp, televizyonlarda zaplayarak bütün bunlara gözümüzü kapatacak mıyız?

Benim umudum bu…

Karar, karar sahiplerinindir.

HANGİ SANATÇILARIN HANGİ SEBEPLERLE KİMİN YANINDA OLDUĞU ORTADA! BEN OYUMU CHP'YE VERECEĞİM...

Bir de not; bu röportajda senin de çok iyi bildiğin bir jargon üzerinden konuştuk. Yani zaman zaman din eksenli referanslar verdik. Hemen hükümete yaranıyor; "şucu ya da bucu" olmuş diyenler olacaktır… Zaten konumuz da bu önyargılardı. Her ihtimale karşı bu az anlayan ve önyargı ile konuşacak olanlar için notumu düşeyim…

Bunu yapmamın sebebi sanat dünyasının hiç din bilmediği şeklindeki önyargılardır. Sanat dünyası bunları bilir ama sanatı ile önde olmayı tercih eder, bunu bir güç olarak kullanmayı ve şov yapmayı sevmez. Oyumu ise her zaman söylediğim gibi CHP için kullandığımı da herkes bilir… Hangi sanatçıların da hangi sebeplerle kimin yanında olduğu zaten ortadadır.

Ben ilkelerin yanındayım.. Adalet mülkün temelidir. Yurtta barış, dünyada barış… Ama hakka dayalı fikirlerimi de söylerken haklı olanın hakkını vermek de insanlık borcudur.

...bitti!

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*