Cengiz Aytmatov, Muaz Kalaycı'ya konuştu

Cengiz Aytmatov, Muaz Kalaycı'ya konuştu.17344
  • Giriş : 04.12.2007 / 10:00:00

Cengiz Aytmatov dünyada yüz milyonlarca kişinin yakından tanıdığı bir isim.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:

Otomatik Sallanan Beşik

Cengiz Aytmatov Kırgız bir yazar ama Türkçe de düşünüyor, Türkçe yazıyor.

Haber Aktüel Genel Yayın Yönetmeni Muaz Kalaycı, yazar Cengiz Aytmatov ile konuştu.

Aytmatov, kendisi ve kitapları ile ilgili çok özel cevaplar verdi.

***

Röportaj: Muaz Kalaycı
Redakte: Esra İşeri


***

- Siz bir Kırgız yazar mısınız, kendinizi Kırgız bir yazar olarak mı tanımlıyorsunuz? Yoksa bir Sovyet yazar olarak mı?

Bu basit bir mesele değil. Total bir mesele. Günümüzde edebiyatçının kendini bir kalıba hapsetmesi zor bir hadisedir. Asrımız böyle istiyor. Bizim tarihimiz de böyle olmuştur. Biz Sovyetler Birliği'nde tek bir kültür hareketi içinde yer aldık. Fakat hepimizin menşeileri farklı. Birimiz Kazak edibi, birimiz Gürcü edibi, birimiz Moldav edibi... Fakat bütün bunların üzerinde bir statümüz var ki, o da Sovyet yazarlığıdır. Bu siyasi bir hal değil, tamamen edebi, kültürel bir hal. Mesela ben... Öncelikle Kırgızım, bir Kırgız yazarıyım. İkinci olarak da iki dilli bir yazarım. Zira Kırgızca ve Rusça yazıyorum. Yani bir millete mensup olmakla birlikte iki dilde eser veren bir yazarım. Bu, Türkiye'de yaşayanlar için zor anlaşılır bir durum. Zira, bağımsız bir devleti olan milletlerde böyle bir duruma rastlanmaz. Mesela bir Fransız sadece Fransızdır, başka bir milletle bağlantısı yoktur. Keza Türk Türktür, Alman Alman, İngiliz İngiliz.

- Kazak, Kırgız, Özbek, Azeri vs. gibi Türk topluluklarının müstakil edebiyatları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bunlar dilleri itibarıyla olsun, iç dünyaları itibariyle olsun birbirlerine yakın, çok yakın topluluklar. Zaten bunların çıkmış oldukları kaynak da bir. Bunlar bir kökten çıkıp dal dal, budak budak yayılmışlardır. Bu köke ırk diyoruz. Yani dil ve tarih birliğine sahip milletler topluluğu. Bu edebiyatlar da bir ırkın edebiyatları.

- Bu edebiyatların birbirleriyle ilişkileri nasıl?

İlişkiler var tabi... Şöyle ki birbirine en yakın diller tercümesiz okunmaktadır. Mesela Kazak, Kırgız dilleri, Özbek dilleri. Bu dillerde yazılanlar hiçbir çeviriye gerek kalmadan okunabilmektedir.

"BİRBİRİMİZİ RAHATLIKLA OKUYABİLECEK SEVİYEDEN UZAKLAŞTIK"

- 1920'lere kadar, müşterek bir yazılı Batı Türkistan edebiyatı olduğuna inanıyor musunuz?

İnanıyorum. Bu, Doğu değil de bizim Orta Asya’daki Türkistan'la ilgili bir konu olmalı. Bunun sebebi yazı birdi. Arap alfabesiyle yazılan bir metni, kitabı herkes okuyabiliyordu. Bunu Kazak Kazakça, Özbek Özbekçe, Azerbaycanlı Azerî dilinde okuyordu. Bu elbette bir yakınlık doğurmuştur. Böyle devam etseydi, ileride orijinal bir Türkistan kültürü, belki de daha ileride dillerin birleşmesiyle orijinal ve müşterek bir Türk dilinin ortaya çıkması mümkündü. Bu o devirdeki aydınlarımızın da bir ülküsüydü. Fakat tarihi oluşum -proses- bunu engelledi. Yani o zamanki Rusya'nın liderleri ve bizdeki parti başkanları böyle bir gelişmeyi hoş karşılamadılar. Parça parça bir Türkistan onların daha çok işine geliyordu. Bu bir. İkincisi biz o müşterek alfabeyi bırakıp Latin alfabesine, sonra onu da bırakıp Kiril alfabesine geçtik. 1940 yılında, Kiril alfabesine geçtikten sonra herkes kendisine bir alfabe uydurdu. Böylece farklı farklı alfabeler ortaya çıktı. Neticede birbirimizi rahatlıkla okuyabilecek seviyeden uzaklaştık.



"HALKLARIN BİRBİRİYLE KAYNAŞMASI GEREKİR"

- İsmail Gaspırali'nin müşterek bir yazı dili oluşturma ülküsü ve bu yoldaki gayretleri konusunda ne diyorsunuz?

Bu fikir sadece onun değil, hepimizin paylaştığı bir fikir. Çünkü Türkistan devletleri birleşirse, bu halklar bir devlet olma yoluna giderse o zaman kendi başına çok güçlü, medeniyetli bir devlet olacaktır. Ama halkların da birbiriyle kaynaşması gerekir. Ne yazık ki tarih insanların arzuları yolunda ilerlemiyor. Bazen tam aksi istikamette akıyor. Şimdi biz o aksi istikametteki tarih içindeyiz. Bu şartlar içinde olsak bile birbirimizin ellerine sarılmalı, birbirimize kenetlenip, bu sıkıntıya sağlam bir şekilde direnç göstermemiz gerekir.

"TAŞLARA YAZILAN YAZILAR BİZİM İÇİN BİR NİMET"

- Kırgız edebiyatı nasıl bir gelişme gösteriyor?

Kırgız edebiyatı total tarihi şartlarda oluştu. Eskiden, çok eskiden yazıtlarımız vardı. Eski zamanlarda... Hepimize ait... Siz Türklere, Kazaklara, Özbeklere, hepimize ait. Bunlar Kültigin yazıtlarıdır. Taşlara, kayalara yazılmış. Bunlar bugün çözülmüş, okunmuştur. Rusçaya da çevrilmiştir. Kültigin bunları kâğıda değil de taşlara yazmıştır. Bunun içindir ki bu yazılar bugüne kadar gelmiştir. Kültigin bunları taşlara yazdığı için Allah'a bin şükürler olsun. Bizim tarihimiz, yazı tarihimiz o zamanlardan başlar. Bunlar bizim dilimizin arasında yazılmış fikirlerdir. Yönetici ile halkın kaderi konusunda. Halk parça parça olup kendi içinde vuruşacak olursa, dışarıdaki düşmanlar bize hücum edip, vatanımızı işgal eder. O zaman biz nereye gideriz, halimiz nice olur diyerek Kültigin endişelerini dile getirmiş ve bunlar yazmıştır. Ta o zamanlardan başlayarak bizim yazımız vardır. Altaylar bizim yaşadığımız yerdedir. Kazakların, Kırgızların yaşadığı yerlerdir. Bundan sonra yazıyı kaybettik, unuttuk. Arap alfabesini aldıktan sonra yine müşterek bir yazımız oldu. Kitap yayımına gelince 1911 yılında Kazan'da ilk Kırgızca kitap çıktı. O zamanlar bizde litografya, tipografya yok... Kazan'da bizim eski bir şairimizin poeması çıktı: Zelzele. O tarihlerde şiddetli bir zelzele olmuş ve bu zelzeleden birçok kimse ölmüş. İşte bunun etkisiyle şairimiz bazı felsefi düşüncelerini ifade etmiş: Niçin zelzele oluyor? İnsanlar niçin böyle afetlere maruz kalıyor? Dünya neden yaratılmıştır? Gökyüzü nerededir, yeryüzü nerededir? Yerin altında neler var?  Molla Kılıç adında biri yazmış, 1911 yılında. Bundan sonra 1917 yılından itibaren gazeteler, dergiler, kitaplar çıkmıştır. Yazılı edebiyat tarihimiz bundan sonra başlar. Yani bizim kitaba dayalı edebiyatımız 20. asrın başlarında ortaya çıkar. Taşlara yazılan o yazıları bir kitap gibi alıp okumak mümkün değildir. Fakat bunlar tarihin bir nimeti, bize bıraktığı bir hediye... Hepimiz için, sizin için de, bizim için de... Kültigin adındaki atamız bunları yazıp bize bırakmıştır. Ona hürmet ederiz!

"KİM BİLİR, BELKİ DE..."

- Eserlerinizdeki karakterleri, nasıl seçiyorsunuz. Ölçünüz nedir?

Edebiyatta bazı şeyler vardır ki bunları ifade etmek gerçekten zordur. Sorunuz da buna benziyor. İfade etmekte güçlük çekiyorum. İnsan bazen hislerini kelimelerle ifade edemiyor. Mesela kurtlarla ilgili bir kitap yazdım. Ben kurt değilim. Öyle miyim? Olmadığıma göre niçin kurtlar hakkında yazdım? Benim bir fantezim var. Bu fantezimi kullanarak, tahayyül kabiliyetimi kullanarak, hayallerimi müşahhaslaştırıyorum. Bunlardan faydalanarak kurtlar hakkında bir kitap yazdım. İsveç’te hayatını kurtlara adamış, kurtlar üzerinde ilmi çalışmalar yapan bir bilim adamı var. Benim kitabımı ona vermişler; işte böyle birisi kurtlar hakkında bir kitap yazmış, siz bunu gözden geçirin, yazdıkları hakikate uyuyor mu uymuyor mu demişler. Bilim adamı okuduktan sonra, hayretler içinde kalarak hepsinin ilmi gerçeklere uyduğunu söylemiştir. İşte bu anlatılamayacak, ifade edilemeyecek bir şeydir... Burada tenasüh hadisesinden söz etmek istiyorum. Budizm inancına göre, insanlar daha önce başka bir yaratık şeklinde yaşamışlardır. Böylelikle ruhun başka bir hadisesi gerçekleşir. Bir dostum da bana dedi ki; demek ki siz de bundan önceki hayatınızda bir kurt olarak yaşıyordunuz. Kim bilir belki öyledir!

…bitti!

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*