Cüneyt Özdemir'den 'başörtülü' itirafı

Cüneyt Özdemir'den 'başörtülü' itirafı.13985
10.01.2010 / 16:07:46

Cüneyt Özdemir, medyada kapıların başörtülü muhabirlere kapalı olmasını eleştirdi, "CNN Türk'te başörtülü muhabir çalıştırmak istedim ama yönetim kabul etmedi" dedi. Özdemir'in Hürriyet-Özkök yorumu da hayli ilginç:

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:

Ertuğrul Özkök'ün liberal çizgiden ulusalcı çizgiye evrildiğini düşünen Özdemir'e göre Hürriyet muhafazakar ve ulusalcı bir yazar-çizer kadrosuna sahip.

Cüneyt Özdemir sürekli göz önünde bir televizyoncu. On yıldır CNN'de 5N 1K'yı hazırlayıp sunuyor. Çeşitli belgeselerde imzası var, kitap yazıyor. Kendi internet sitesi Dipnot TV'deki yazıları ve Twitter yazışmalarıyla da sık sık medyada gündeme geliyor. Özdemir'le habercilik ve medya üzerine konuştuk.

5N 1K Türk televizyonlarının başarılı programlarından biri. 2 binlerin ruhunu yakalayan bir yapım. Bu başarının sırrını nasıl açıklıyorsunuz?

Bence bunun sırrı ilk bakışta herkese mesafeli durması gibi gözüküyor. Ama işin özü bizim herkese yakın durmamız. İnsanlar bu yakınlığı hissetmeseler programa gelmezler. Programa gelen herkes biliyor ki ben cumhurbaşkanına nasıl davranıyorsam işçi emeklisine de öyle davranacağım. Sağcıya nasıl davranıyorsam Ergenekoncuya da öyle davranacağım. Mesafeli değil yakın olmak, bunun altını bir kere daha çizelim. Mesafeli durarak insanların acılarına, yaralarına, umutlarına dokunamazsınız. Yeni gazetecilik empati kurarak insanlara dokunmayı gerektiriyor. Orada da vicdan ve insanlık öne çıkıyor. İnsanın yanında durduğun, anlamaya çalıştığın zaman bu iki kavrama ciddi ihtiyacın var.

Öteki'ne hep açık bir program oldu 5N 1K. Kimi zaman başörtülüleri çıkardınız ekrana kimi zaman Türk okullarını haber yaptınız. Bunu baştan planlamış mıydınız?

Herkesin gelip konuşabileceği bir yer olarak planlamıştık. O çizgide programlar yaptık. 5N 1K, zaman zaman CNN Türk çizgisinin bile dışında kalan özel bir yeri oldu. Mesela One Minute olayında biz o çıkışın arkasında durmuştuk oysa o dönem CNN bayağı bir eleştirel yaklaşıyordu. Toplumsal olarak ertelenen başörtüsü sorunumuza gelince CNN Türk ilk kurulurken ben yönetime gelin başörtülü bir muhabir alalım demiştim. Ama kabul etmediler. Kimin kabul etmediğini söylesem, şaşırırsınız. Başörtülü birini CNN Türk'te haber için koşarken görmek o dönem benim açımdan ve değişen Türkiye'deki gerilimi yumaşatması anlamında çok önemliydi.

Bugün bile birçok televizyon ve gazetede başörtülü muhabir yok?

Evet. Buradan sorayım ben de: Neden yok kardeşim?

Sizce neden yok?

Bunda karşılıklı iki cephenin başörtüsüne yüklediği anlam var sanırım. Burada olumlu ya da olumsuz düşünen ideoloji o kadar ön planda ki geriye hiç birşey bırakmıyor. Mesela bir dönem Kanal7'den çalışan erkek bir muhabire işsiz kaldığında biz 5N 1K'nın kapısını açtığımızda hiçkimse birşey demiyor ama aynı kanaldan ayrılan başörtülü muhabir olunca işler değişiyor. Tam bir çifte satandart. Utanç verici toplumsal iki yüzlülüğümüz.

İyi haberlere de programınızda yer veren bir gazeteci, televizyoncu olarak medyamız niçin kötü haberin peşinde?

Gazetecilik okullarında bize öğretilen şey 'Kötü haber iyi haberdir'. Ama artık dünya değişti. Artık iyi şeyler de anlatmak bizim görevimiz. Bu ülkenin bir başarılı mimarını, mühendisini, doktorunu bilmeyiz. Tanımalıyız. Başına bir felaket gelmedikçe bunlardan haberimiz olmaz. Bu ülke sadece baskınlarla, soruşturmalarla, mahkemelerle yaşamıyor ki. Hayat sadece bunlarla geçmiyor ki. Gazeteler hayatı yansıtan bir araç değil mi. Niye bunlara yer bulamıyoruz. Biz de dünya haberi de yoktur gazetelerde. Kapanmışız bir mahalleye herkes at gözlüklerini takmış aynı kötücüllükle yaşa babam yaşa. Ben artık bıktım aynı konuyu yirminci kez konuşmaktan. Ama buna imkan verecek ortam lazım. Önünü açacak yönetici lazım. Olmayınca niye onu yapmıyorsun diye kızıyorlar. Niye kürt açılımını konuşmuyorsun da mimari başarıyı konuşuyorsun, ne alaka diyorlar.

Tepki geliyor mu?

Kime gelmez ki. Gündem dediğimiz çılgın bir moda var bizim medya anlayışımızda. Deprem olur 1 yıl konuşursun 10 yıl sanki bir daha olmayacakmış gibi unutursun. Domuz gribi dersin bir hafta hergün sonra unutulur gider. Kötü bir alışkanlıktır medyada gündem modasına teslim olmak.

Gazeteci devamlı muhalif midir?

Tabiî ki değil. Bu ülkede muazzam bir sağlık reformu yapıldı. Geçen gün arkadaşım SSK'lı annesini bir özel hastanede ameliyat ettirdi. Böyle bir şey olduğuna inanamıyor. Muhalif olmak doğruyu söylemeden bizi alıkoymamalı. Tamam bu hükümet bazı konularda çok kötü olabilir ama yaptığı çok iyi işler de var. Bunu da görmezden mi gelelim. Milyonlarca insan bu sağlık reformundan gayet mutlular. Basına bakıyorsunuz bunun iyi bir şey mi kötü bir şey mi olduğu doğru düzgün konuşulmuyor bile. 'Acaba silahtan çok sağlığa mı para ayırmalıyız'ın tartışmasını bile yapamıyorsunuz bu medyada. Ben en zor yerdeyim. Ne oradayım ne burada. Ne şuncuyum ne buncu. O yüzden yapayalnız bir insanım. Hiçbir dönem olmadığı kadar yalnız hissediyorum kendimi. Yalnız ve özgür.

TWİTTER'DAYIM ÇÜNKÜ BENİM İŞİM BU!

Son aylarda twitter moda oldu. Gazetecilerin yazışmaları haberleştiriliyor, eleştiriliyor kimi zaman. Siz ne düşünüyorsunuz?

"Senin twitterda işin ne?" diye bana soruyorlar. Ben de diyorum "Benim işim bu". Televizyonda ne işin var diye soruyor musun bana? Sormuyorsun. Çünkü işim bu. Ben gazeteciyim. Twitter, Facebook gibi alanları nasıl kullandığınız önemli. Ben twitterda özel hayatımla, ailemle, kız arkadaşımla ilgili hiçbir şey yazmadım. Ama başkaları ile ilgili ne düşündüğümü hep yazdım. Ben orada günlük tutmuyorum, kendimi anlatmıyorum, düşüncelerimi yazıyorum sadece.

Bu kötülük olmuyor mu bu? Bir kişinin arkasından konuşmak olmuyor mu? En son basına da yansıdı. Yeşim Salkım'la "kapıştığınız"..

Ben gözünün içine bakarak bir insana söylemeyeceğim hiçbir şeyi yazmıyorum oraya. Ben Yeşim Salkım'a da aynı soruyu gözünün içine bakarak sorardım. Sonra da pişman olur muydum, olurdum. Ben orda kimsenin arkasından konuşmuyorum. İnternet sitemde de kimsenin arkasından konuşmuyorum. Ben biliyorum oraya yazdığım her şeyin haber olacağını. Orası benim dedikodu mekanım değil ki. İclal Aydın'ın programını beğenmiyorum. Oraya da yazıyorum beğenmiyorum diye. Yüzüne de söylüyorum. Okan Bayülgen'i görürsem derim mesela: Anket soruların çok sıkıcı diye. Dedikodu değil ki.

Sizi sadece televizyondan tanıyanların insanlar, Dipnot TV'de ve twitterde farklı Cüneyt Özdemir'le karşılaştılar. Yanılıyor muyum?

Evet, farklıyım Ekrandaki program benim babamın malı değil. Bir adım gerideyim ve haber her zaman benim önümde. Bu mesafeye de çok dikkat ediyorum. Sosyal medya ya da kendi internet sitemde ise ben öndeyim. Hangisi sensin dersen her ikisi de benim hatta daha fazlası benim. Önemli olan esasıdır. Kendi içimizdeki kavgadır, hayattaki duruştur. Medya sadece bir araçtır. Zaten medyada pek çok kişi için işler araçı amaça döndürmeye başladığı zaman karışıyor. Ben dikkat ederim.

Yazılarda üslubunuzu sert bulanlar var.

Bilemiyorum. Bazen insan yazının şehvetine kapılabiliyor. Yazı da bir araç. Sizin hayata nerden baktığınız önemli. O anlamda siz bir şeyi sertte ifade edebilirsiniz. Pişman da olabilirsiniz. Ama yine de en önemli sınır hakaret etmemek. Birisine küfürle karşılık vermem mesela. Ayrıca başkalarına sert gelen bir başkasına yumuşak gelebilir önemli olan senin ne kadar kendin olabildiğin. Vicdanın,samimiyetin...

YAZININ ŞEHVETİNE KAPILMA LÜKSÜM VAR

Yazının şehvetinden ne kastediyorsunuz?

Yazı biraz daha anlık bir şey. Ben yazıya konu olacak gelişmeyi üzerinden 24 saat geçtikten sonra yazmayı tercih ediyorum. Bir şeye kızdığım zaman. Hemen oturup ciddi tepki verdiğim zaman biraz fevri oluyor. Öfkeyle kalkan zararla oturuyor. Haberde daha itidalliyiz. Programda öyle bir şey yapma lüksümüz yok. Orası şahsi fikrimin söylenmesi için bana verilmiş bir alan değil. Kamuyu bilgilendirmem için bana açılan bir zaman aralığı. Bu aralıkta haberin şehvetine kapılmak gibi bir lüksüm yok. Ama yazının şehvetine kendi internet sitemde kendi görüşüm olarak kapılma lüksüm var diye düşünüyorum.. Yine de şehvetin her halükarda çok emin sular olduğunu söyleyemem.

Geçenlerde internet sitenizde "Zamanın Ruhu, Tuz ruhuna Benzemez" başlıklı bir yazı yazdınız. Zamanın ruhundan ne anlamalıyız?

İki binlerde dünyada devletlerin içi dışı hayata bakışı değişmeye başladı. Dünyada yeni bir trend var. Amerikanın son seçimlerde girdiği şeyi biz AK Parti'yle gördük, tanıdık. Merkezin yer değiştirdiğini gördük. Eskiden merkez ve çevre vardı. Merkezde belli ber elitist zihniyet vardı.. Artık bütün dünyada o çevre merkezi ele geçirdi. Bu yalnızca siyasette de olmadı. Slumdog Millionere'in başarısını, Avatar'ın ideolojisini, Çin'in meydan okumasını, Orhan Pamuk'un Nobel almasını daha pek çok popüler kültür ikonlarını da buna katabilirsiniz. Siz bu değişimi göremez, algılayamazsanız biraz zamanın ruhunu ıskalıyorsunuz demektir. Bir de bu yetmezmiş gibi kendi doğrularınızı hayatın doğrusu, herkesin doğrusu olarak dikte ettirmeye kalkarsanız o zaman zamanın ruhuna değil tuzruhuna ulaşıyorsunuz ki geçmiş olsun!

Biraz somutlaştırır mısınız?

Zamanın ruhundan kastım moda olması ya da davadan dönülmesi değil. Sizin idealleriniz vardır, fikirleriniz vardır. Bir dönemin çok koyu solcuları, darbecileri bugün çok daha farklı bir yerdeler. O değişimi kendi içlerinde yaşamışlar. Bakıyorsunuz bir kısmı da hiç değişmemiş. 50 yıl önce doğru bellediği bir şeyi aynı şekilde doğru kabul edip peşinden koşuyor. Ama dünya değişmiş o sırada. Doğrular da değişmiş. Bu anlamda Sezen Aksu zamanın ruhunu çok iyi kavrayan bir sanatçı mesela. Aynı şekilde Hasan Cemal'in de zamanın ruhunu yakaladığına inanıyorum. Bu isimlerle ideolojik olarak taban tabana zıt olsa da Nuray Mert mesela...

ERTUĞRUL ÖZKÖK ULUSALCI ÇİZGİYE EVRİLDİ!

Ertuğrul Özkök'ün gidişini nasıl yorumluyorsunuz? Zamanın ruhuyla ilgisi var mu bu gidişin?

Ertuğrul Özkök son yıllarında inatçı bir yöneticiye dönüştü. Dünyayı bu kadar iyi algılayan bir insanın küçük bir çevreye sıkışıp herşeye sırtını dönmesi inatçı bir çocuğun oyun içinde küsmesine benziyordu. Bir zamanların ulusalcıları nasıl bugün liberal çizgiye kaydıysa Özkök'de liberal bir çizgiden ulusalcı bir çizgiye evrildi. Bir yazar olarak saygı duyabileceğim bir durumdu ancak kendi evriminde liberal düşünceye Hürriyet'in kapılarını kapaması ve yayın politikası onu bugünlere getirdi. Daha önemli bir nokta ise insani duruşuydu. Bunu da Dücane Cündioğlu şahane bir gözlemle geçtiğimiz haftalarda Yeni Şafak'da yazmıştı.

Özkök'ün görevden ayrılması Hürriyet'te neleri değiştirir?

Bunu hep beraber göreceğiz. Bence bireyleri olmasa da birşeyleri değiştirmeli. Hürriyet'in eski havasını bulması için yeni adımlar atması şart. Üstelik bunu amiral gemisi bahanesi ile geçiştirmek de kolay değil. Yaş ile değil ama başla gençleştirmek gerekiyor. Çok muhafazakar ve ulusalcı bir yazar çizer kadrosuna sahip şu an. En azından kantarın topuzu çok ağır bir tarafa çekiyor. Enis Berberoğlu'nun Ankara'da kalması tüm bu gerçeği görmesini sağlamıştır kesin. Herkes Enis'in ne yapacağını merakla bekliyor. Kimsenin ise Enis'e yardımcı olduğu yok gibi gözüküyor. Kusura bakmayın ama ben Hürriyet'in başyazarı olsaydım yeni Genel Yayın Yönetmenine alan açmak için sırf centilmenlik ya da incelikler adına istifamı çoktan vermiştim ama, ama işte...

Siz Soner Yalçın' la Oda TV'yi kurdunuz. İki yıl önce ayrıldınız. Sonra Dipnot TV'de gördük sizi. Dipnot TV nasıl bir ihtiyaçtan doğdu?

Oda TV'yle 2 yıldır hiçbir ilişkim yok. Dipnot TV diye yeni bir site kurdum. Televizyon programımda söyleyemediğim şeyleri orada yazıyorum. Oranın genel yayın yönetmeni de, yazarı da sahibi de benim. Ortağım da yok.

Oda TV ekibinden niçin ayrılmıştınız? Soner Yalçın'la iyi arkadaştınız...

Müsadenizle bu konu üzerine hiç konuşmadım hiçbir zaman konuşmayı da düşünmüyorum.

CÜNEYT ÖZDEMİR KİMDİR?

1970 yılında Ankara'da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Ankara'da tamamladı. 1988 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi, Radyo Televizyon bölümüne girdi. Okul sırasında 1990 yılından itibaren çeşitli basın yayın kuruluşlarında çalışmaya başladı.

1991 yılında Türkiye Irak sınırında beş yüz bin kişilik Kürt göçünü belgeleyen NBC ekibinin içinde Türk stringer ve kamera asistanı olarak görev yaptı. Türkiye Irak sınırından 2 ay boyunca yaşanan gelişmeleri, yardım çalışmalarını dünyaya duyuran ekibin yerel bölge koordinatörlüğünü üstlendi.

1992 yılında dönemin en ünlü haber programlarından '32. Gün Ekibi'nde muhabir asistanı olarak görev almaya başladı.

1993 yılında British Council bursu ile Londra'ya giderek Multimedya üzerinde çalışmalarda ve deneyimlerde bulundu.

1994 yılında 32. Gün programının yardımcı yönetmenliği ve ardından yönetmenliğini üstlendi. Aynı zamanda muhabir olarak da çeşitli konularda haber yapmaya devam etti.

1995 yılında ATV Ana Haber Bülteni kadrosuna geçti. Haber merkezinde Executive-Producer olarak görev aldı. Aynı zamanda Ali Kırca'nın sunduğu Siyaset Meydanı programının yönetmenliğini de bir yıl boyunca yapmaya başladı. Aynı yıl ana haber bülteni sonrasında “Cüneyt'in Büyüteci” adında özel bir bölümü hazırlayıp sunmaya başladı.

1996 yılında uluslararası savaş muhabirliği yapmaya başladı. Lübnan İsrail sınırında İsrail –Hizbullah çatışmalarını yerinde takip etti. Bombalanan Mülteci kampı Kana'nın görüntülerini dünyaya ulaştıran ilk televizyon gazetecilerinden biri oldu.

Aynı yıl Kürt gurupların Kuzey Irak'ta Talabani ile Barzani kuvvetleri arasındaki çatışmaları izlemek için farklı cephelerde bulundu. El değiştiren şehirlerin hikâyelerini anlattığı özel dosyalar hazırladı.

1997 Taliban'ın ele geçirdiği Afganistan'ın başkenti Kabil'e ilk giren gazeteciler arasında yer aldı. Şah Mesut ile Taliban'ın Kuzey Afganistan'daki çatışmalarını cepheden takip etti, haberleştirdi.

1998 yılında iki farklı alanda iki kitabı yayınlandı. Türk Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis'in 1993 yılında şüpheli bir uçak kazasında ölümü ve sonrasında yapılan askeri soruşturmayı ele alan “Komutan'ın Şüpheli Ölümü, 'Eşref Bitlis Olayı' İletişim yayınlarından çıktı. Aynı yıl denemelerinin yer aldığı “Ruh Hali” adlı kitabı da parantez yayınlarından çıktı.

1999 yılında Turner Doğan ortaklığında Türkiye'de kurulan CNN TÜRK haber kanalını kuran 5 kişilik ekibin içinde yer aldı. Atlanta ve İstanbul'da uluslararası bir ekiple kurulan CNN TÜRK'ün hayata geçmesi için oluşturulan ana ekibin bir parçası oldu.

2000 yılında Türk televizyonculuk hayatında canlı yayın rekoruna imza attı. Dünyanın dört bir tarafından yapılan Millenium kutlamalarını 25 saat 30 dakika 196 ayrı ülkeye bağlanarak canlı yayında anlattı. Sonrasında 1 hafta boyunca konuşamasa da Türk televizyonlarında yapılan en uzun ve en çok yere bağlanılan canlı yayın rekoruydu. Aynı yıl CNN TÜRK'te yayınlanmaya başlayan beşN birK adlı günlük haber programını hazırlayıp sunmaya başladı

2001 yılında 9/11 saldırılarının ardından gelişmeleri yerinde takip etmek için Pakistan Afganistan sınırında aylarca canlı yayınlar ve haber programları hazırladı. Karaşi, İslamabat ve Peşaver gibi şehirlerde Taliban'ın hangi ortamda ve nasıl doğduğunu anlatan haberlere imza attı.

2002 yılında 'Dünya Kupası'na katılan Türkiye takımını Güney Kore ve Japonya'da takip etti. Bu arada 3 kitabı daha yayınlandı. “Reytingsiz Sohbetler”, televizyon programına katılanların ilginç portrelerinden oluşuyordu. “Kız Kulesi Efsanesi” İstanbul'daki Kız Kulesi'nin hikâyesini anlatan bir belgeseldi. “Düşsesi” ise ikinci deneme kitabı olarak çıktı.

2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgalini embedded gazeteci olarak izledi. ABD 4. Piyade tümeni ile birlikte Kuveyt'ten Bağdat'a 1 ay süren bir işgali takip etti haberleştirdi. Bağdat'ın düşüşünden sonra Bağdat'ta kalarak gelişmelerin bir belgeselini ve hikâyesini yazdığı kitabı çıkarttı. “Onlarlaydım Ama Onlardan Değildim” kitabı Türk bir gazetecinin izlenimleri ile Irak işgalini içeriden bir görgü tanığı olarak anlatmaktaydı.

2004 yılında Atina Olimpiyatları'nı takip etti. Günlük yayınlanan beşN birK adlı haber programı Türkiye'nin bütün saygın ödüllerini topladı. 3 kez Altın Kelebek, TGC tarafından verilen Mahmut Dikerdem ödülü, 2 kez RTGD ve Çağdaş Gazeteciler Derneği tarafından Oradaydım En İyi Belgesel Tv Oscarı ve beşN birK CNN TÜRK TV Oscar'ı ödülünü aldı.

2005 yılında “Flu” adlı deneme kitabı yayınlandı. 14 farklı disiplinde yer alan sanatçı ile yaptığı çalışmanın tasarımını Bülent Erkmen üstlendi. “Paranın Serüveni, Suya Vurulan Altın Kelepçe, Herkesin babasının anlatacak bir hikayesi var.” gibi belgeselleri televizyonlarda yayınlandı, çeşitli belgesel festivallerinde gösterildi.

2006 yıllında Küba adasında bulunan Guantanamo askeri üssüne giderek özel bir araştırmaya imza attı. Daha sonra “Cehennem Kafesi” adında bir kitap olarak yaşanan insan hakları ihlallerini anlattı. Aynı yıl 'Ah Benim Yarım Aklım' adında bir şiir kitabı yayınlandı. Kitap, 2006 yılı grafik tasarım ödülünü kazandı.

2007 yılında Nobel ödül törenini Stockholm'de takip etti. Günlük yayınlanan beşN birK adlı haber programı 3000. kez ekrana geldi. Kendi alanında bir rekora imza attı ve Türkiye'de en çok izlenen Haber Programı Ödülü kazandı. Sağır Oda adlı ilgiyle izlenen televizyon dizisinin yapımcılığını üstlendi.

2008 yılında Latin Amerika'da esen sol rüzgârları ve Harvard Tıp Fakültesi'ndeki hücre çalışmalarını anlattı.

Cüneyt Özdemir bekar. İstanbul'da yaşıyor. Gerçek bir sinema meraklısı. Dalış, surf, yelken ve denizcilik merakları arasında. Gerçek bir dünya vatandaşı ve her yılın üçte birini iş ya da hobi olarak dünyayı gezerek geçiriyor. Konferanslar veriyor, belgeseller hazırlıyor, kitaplar yazıyor.

Hayal kurmayı ve hayallerini hayata geçirmeyi en büyük erdem olarak görüyor.

ZAMAN

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*