Demokrasi için: Gül aday olmalı!

Demokrasi için: Gül aday olmalı!.13044
  • Giriş : 27.07.2007 / 22:48:00

Abdullah Gül'ün adaylığı doğru bir tercih miydi? AK Parti diretirse ne olur?

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


22 Temmuz seçimlerinden sonra medyada yorum yapan bazı gazeteciler ve aydınlar, AK Parti'den büyüklük göstererek muhalefete elini uzatması ve cumhurbaşkanlığını uzlaşma yoluyla seçmesi yönünde tavsiyelerde bulunmaktadırlar.

Bunlar, AK Parti'nin Abdullah Gül'ün adaylığından vazgeçerek, diğer partilerin kabul edecekleri başka bir adayı öne çıkarmasını önermekte, bazı isimleri ima yoluyla da olsa işaret etmektedirler. Bu öneriyi ne yazık ki "demokrat" kimliğiyle bilinen isimlerden de duymaktayız. Bu konuda estirilen hava epey etkili olmuş olmalı ki Sayın Başbakan ve AK Parti kurmayları da, cumhurbaşkanlığı adaylığını Abdullah Gül'ün takdirine bıraktıklarına ilişkin demeçler vermektedirler.

Bu tür demeçler, cumhurbaşkanlığı konusundaki tüm yükü Abdullah Gül'ün sırtına yükleyerek kendisinin yıpranmasına yol açmaktadır. Abdullah Gül'e, cumhurbaşkanlığı birtakım yollarla engellenmiş bir mağdur gözüyle değil, demokrasi oyununun son birkaç aylık süreç içindeki simgesel ismi gözüyle bakmak gerekiyor. Bugün geldiğimiz noktada, Gül, başta AK Parti olmak üzere, demokrasiyi kurum ve kurallarıyla içine sindirmiş olan tüm toplumsal kesimlerin, aydınların, sınıfların, kitlelerin ve hatta siyasal partilerin simgesel adayı haline gelmiştir. Bu kesimlerin, Gül'ün adaylığının arkasında durması demokrasinin bir gereğidir. Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığına adaylığı ve Cumhurbaşkanı seçilmesi, demokratik sistemin, kıskaca alınmak istendiği 27 Nisan sonrasındaki en önemli sınavı olacaktır. Abdullah Gül'ün adaylıktan çekilmesi ya da çektirilmesi bu sürecin demokrasinin aleyhine sonuçlanması anlamına gelecektir. Kısaca demokrasi kaybetmiş olacaktır. Bu bakımdan, demokrasinin bu çetin sınavında yükü Abdullah Gül'ün omuzlarına bindirmek nereden bakılırsa bakılsın bir haksızlıktır; kabul edilecek bir şey değildir.

Gül'ün adaylığı doğru bir tercih miydi?

Türkiye gibi hassas ve demokratik sistemi tam oturmamış ülkelerde siyaset bilimi literatüründe "total power" olarak ifade edilen, tüm gücün belli bir partinin elinde yoğunlaşmasının beraberinde getirdiği birtakım sakıncalar vardır. Yakın tarihimiz ne yazık ki bu tür sakıncaların hoş olmayan örnekleriyle doludur. Bu yönüyle değerlendirildiğinde Abdullah Gül gibi güçlü ve yüksek profilli bir adayın cumhurbaşkanlığına aday gösterilmesinin isabetli olup olmadığı, başlangıçta tartışmaya açık bir konuydu. Türkiye'de cari bulunan "sorumsuz ancak tam yetkili" bir cumhurbaşkanlığı modelinde, aynı partiden güçlü bir ismin cumhurbaşkanlığının, nereden bakılırsa bakılsın beraberinde birtakım tartışmaları getirmesi kaçınılmazdı. AK Parti'nin, bu süreçte göreceli daha düşük profilli ya da diğer partilerin uzlaşacağı bir adayı Çankaya'ya taşıması en makul yoldu. İkinci bir yol da gerekli yasal düzenlemeleri çok önceden yaparak cumhurbaşkanını halka seçtirmesiydi. Ne var ki, AK Parti bunları yapmadı; bunların yerine Abdullah Gül gibi güçlü bir ismi Çankaya'ya taşımaya çalışarak son birkaç ay içinde yaşanan krizin zeminini hazırladı.

AK Parti'nin yaptığı stratejik hata ne yazık ki karşı tarafın demokrasiyi askıya alacak ve genel geçer kurallarını altüst edecek manevralarıyla sonuçlandı. Bu manevraların en can alıcısı 27 Nisan muhtırasıyla, muhalefetteki partilerin Meclis'i bloke etmeleri değildi. Kuşkusuz ikisi de son derece demokrasi dışı girişimlerdi. Ancak bunlardan önemlisi, sistemi işlemez hale getiren meşhur 367 kararı olmuştur. Anayasa Mahkemesi'nin 367 kararı, sistemi tıkamakla kalmamış, aynı zamanda son üç cumhurbaşkanının ve bunlar tarafından yapılan atamaların meşruluğunu da tartışmaya açmıştır. Bu kararla Anayasa Mahkemesi üyelerinin de meşruluğu tartışılır hale gelmiştir. Anayasa Mahkemesi'nin bu kararı, bundan da önemlisi demokrasinin "çoğunluk" yönündeki evrensel kuralını eşlemez hale getirmiştir. Kurallar içinde kalmak şartıyla, yönetimin çoğunluk tarafından üstlenilmesi ve kararların çoğunluk iradesine göre alınması, demokrasinin evrensel kuralıdır. Demokrasilerde değerler, tercihler ve aktörler üzerinde değil; kurallar ve prosedürler üzerinde uzlaşma aranır. Eskiden "asgari müşterek"lerde uzlaşma demokrasi için önem arz ederdi. Demokrasinin bugün geldiği noktada artık asgari müştereklerin de kapsamı daralmış, uzlaşma ancak kurallar üzerinde aranır olmaya başlamıştır. Anayasa Mahkemesi, 367 kararıyla aslında demokrasiye en büyük darbeyi vurmuş oldu. Bütün bir anayasayı, genel geçer teamülleri, demokratik sistemi, demokrasinin evrensel kurallarını altüst eden kararın temel nedeni Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığını engellemekti.

İşte Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığına adaylığı bunun için demokrasinin en ciddi sınavı haline gelmiş bulunmaktadır. Şayet Abdullah Gül'den vazgeçilecek olursa o zaman demokrasi dışı manevraların, siyaset dışı müdahalelerin, toplum mühendislerinin, demokrasi karşıtı seçkinlerin dediği olacak ve demokrasi bir kez daha kaybedecektir. Bu yönüyle bakıldığında Gül'ün cumhurbaşkanlığı, sadece kendisinin ve partisinin tercihi değil; demokrasi oyununun bir kuralı ve gereğidir. Demokratik sistemi ve kurallarını işlemez hale getirerek kendisini engellemeye çalışanların buradan bir ders çıkarmaları gerekir. Sistemi tıkayan siyaset içi ve dışı aktörlerin kendi hatalarını görmeleri, kendilerini yenilemeleri, öz eleştirilerini yapmaları, kurallarla oynamanın aslında kendilerinin de var olma zeminini nasıl yok ettiğini anlamaları bakımından Gül'ün cumhurbaşkanlığına seçilmesi eğitici bir özelliğe sahip olacaktır.

AK Parti'nin, nezaket kuralları içinde, muhalif partilerin prestijini sarsmayan ince taktik ve stratejilerle Abdullah Gül ismi üzerinde ısrar etmesi demokrasi sınavı açısından son derece önemlidir. AK Parti'nin gerekirse bir kez daha seçime gitmeyi ve cumhurbaşkanlığı konusunu referanduma götürmeyi göze alma cesaretini göstermesi gerekir. Bu durumda diğer partilerin tavırlarının ne olacağıyla ilgili kısa bazı analizler yapılabilir.

AK Parti diretirse ne olur?

CHP açısından bakıldığında, yeni bir seçimin Deniz Baykal ve ekibinin siyasetin dışında kalmasıyla sonuçlanacağını tahmin etmek güç olmayacaktır. Bilindiği gibi 22 Temmuz'da tüm toplum seferber edilerek yüksek oranda bir katılım sağlandı. Önceki seçime göre artan yüzde sekizlik katılım oranının dört beş puanının CHP'ye gittiği tahmin edilebilir. CHP'nin iktidar olamayacağını ve hatta hiç iddiasının kalmadığını bu seçimde gören seçmen, aynı heyecanla bir dahaki seçim sandığına gitmeyecek, hatta belki de tepki olarak yeni bir seçimi hiç önemsemeyecektir. Seçimin faturasını Deniz Baykal ve ekibine kesmek isteyen muhaliflerin ve partinin yumuşak karnını da dikkate aldığımızda yeni bir seçimin, CHP'nin barajın altında kalması riskini taşıdığını, bunun da Baykal ve ekibinin siyasal yaşamının sonu anlamına geleceğini belirtmiş olalım. Diğer partilerin Meclis'e girmemesi durumunda, CHP içindeki çok sayıda milletvekilinin bu nedenden dolayı Meclis'e girmek zorunda kalacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Konuya diğer partiler açısından bakıldığında benzer bir durumla karşılaşılır. DSP, "üst üste iki seçime girmeyen partinin feshedilmesi" ilkesinden dolayı tek başına girmek zorunda kalacağı bir seçimi göze alamayacaktır. Ağar ve Mumcu'nun durumu MHP ve DTP açısından yeterince canlı bir örnek oluşturmaktadır. 22 Temmuz seçimlerinin, hem bir tasfiye sürecini başlattığını hem de muhalefetteki partiler için ciddi bir değişim ve dönüşüm baskısı yarattığını unutmamak lazım. Bu baskı altındaki iki partinin, Meclis'teki iki milliyetçi parti olduğunun altını özel olarak çizmek gerekiyor. Bu partiler, toplum mühendislerinin oyununa gelerek, cumhurbaşkanlığı oylamasında Meclis dışında kalmayı göze alamayacaklardır. Bu durum iki partinin de Meclis'e dönememesi riskini barındırmaktadır.

FATİH ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ
PROF. DR. ÖMER ÇAHA

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious