Demokrasi kemâle ulaşır mı?

  • Giriş : 04.01.2007 / 00:00:00

Ahmet Necdet Sezer’i Çankaya’ya çıkartan önemli bir ayrıntıyı pek hatırlayan yok.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın ismi üzerinde koalisyonun üç ortağı nasıl uzlaşmıştı? Meclis’te en çok sandalyeye sahip DSP’nin lideri rahmetli Ecevit, lise mezunu olduğu için Cumhurbaşkanı olamıyordu.

MHP, bu konuda bir hak talebinde bulunmadı. Kulis politikasında becerikli olan ANAP lideri Mesut Yılmaz, etkileyebildiği bütün merkezleri harekete geçirerek cumhurbaşkanlığı adaylığını açık bir şekilde dolaşıma soktu. Kurt politikacı Ecevit, Çankaya sorununun koalisyonu dağılmaya sürükleyeceğini gördü. Kimsenin itiraz etmeyeceği ve üzerinde mutabık olacağı bir ismi, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nı aday olarak önerdi. Etliye sütlüye pek dokunmayan, zaman zaman özgürlüklerden yana, hatta hükümet lehinde cumhurbaşkanının yetkilerinin çokluğundan şikayetçi olan bu isim koalisyon içinde patlak verecek krizi engelledi. Kısaca, 2000 yılında TBMM aslında bir Cumhurbaşkanı seçmedi; bugün kimsenin hatırlamak bile istemediği koalisyon hükümetini sona erdirecek bir krizi engelledi. Çankaya’da son aylarını geçiren Cumhurbaşkanı, oraya bir hükümet krizini önlemek için çıkmıştı.

Mayısta o makama oturacak Cumhurbaşkanı hangi dinamiğin veya dinamiklerin eseri olacak? Biz yeni cumhurbaşkanından eskisine kıyasla neler bekliyoruz? O makamda oturacak kişide, tek başına bizi ve devletimizi temsil edecek müstakbel cumhurbaşkanımızda hangi nitelikleri ve kriterleri arıyoruz? Cumhurbaşkanı olacak kişi neleri, nasıl değiştirebilecek? Kimin Cumhurbaşkanı olacağı sorunu neden yeni bir krize gebe bir ölüm-kalım meselesi olarak takdim ediliyor? Anayasa’da cumhurbaşkanına tanınan sıra dışı yetkiler, siyasal sistemi sarsacak bir krizin de sebebi olabilir mi? Bir rejim sorunundan önce bir sistem sorunu mu yaşıyoruz?

Sistem sorunu açısından cumhurbaşkanlığı

Kamu yararını esas alarak demokratik bir siyasal sistemi sağlıklı bir şekilde işletecek bilgi, birikim ve donanıma sahibiz. Ama aklımıza zarar veren merkezkaç güçleri frenlemekte zorluk çekiyoruz. Eski Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun, cumhurbaşkanını seçecek Meclis’in toplantı yeter sayısı ile ilgili iddiasının hayli müşteri bulması, sağlıklı sistem tartışmalarına uzak olduğumuzu gösteriyor. Bir’in iki’den daha büyük olduğunu iddia etmek akla zarar değil mi? Dördüncü turda oylamaya geçmeyi sağlayacak gerekli sayının, o cumhurbaşkanını seçmek için yeterli olacak azami sayıdan çok olması, yeterli olanın gerekli olanın gerisine düşmesi anlamına gelmiyor mu? Gerekliliği yeterliliğin üzerine çıkarmadan, 376’nın, 276 ve altındaki bir rakamdan daha küçük olduğunu ispatlamadan böyle bir tartışma sürdürülebilir mi? Anahtar kavramlarımız: Gereklilik ve yeterlilik. Soru da şu: "Gerekli olanı içeremeyen yeterlilik olur mu?"

Bir’in iki’den daha büyük olduğunu ispatlamamaya çalışarak zamanı israf etmek yerine, her cumhurbaşkanlığı seçiminde depreşen siyasal sistem sorununa eğilmemiz daha doğru değil mi? Türkiye, demokratik sistemler arasındaki tercihini Cumhuriyet’in kuruluşundan beri parlamenter sistemden yana yapmış olan bir ülke. Başkanlık ve yarı başkanlık sistemi tecrübe hanemizde bulunmuyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi gündemin merkezine yerleştiği zaman başkanlık veya yarı başkanlık sistemlerini yeniden savunmaya geçenler azınlıkta kalıyor; ama cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesini, parlamento aritmetiği dışında çıkış yolu arayanlar mutlaka dile getiriyor. Sistem adını verdiğimiz şey, adı üzerinde içerdiği unsurlarla bir denge ve istikrar halindedir ve bu haliyle iş görmektedir. Söz konusu olan sistem olduğuna göre, bir unsurunu değiştirdiğiniz zaman, bu değişikliğin diğer unsurlar üzerindeki etkilerini dikkate almanız gerekir. Şayet cumhurbaşkanını doğrudan halk seçecekse, fiilen Anayasa’da tanımlanan yetkilerden daha fazlasını kullanan bir cumhurbaşkanına sahip olacağız. İcra, yasama gibi değildir; her şeyle ilgilenir. Mesela, dış politika sorunlarında hükümete talimat vermeye kalkan, kamuoyu önünde polemiğe giren bir Cumhurbaşkanı tasavvur edelim. İkinci sakınca, cumhurbaşkanının tıpkı parti rekabeti gibi, diğer adaylarla yarıştığı bir kampanyayı sürdürüp o koltuğa çıkması. Türkiye şartlarında yıpratıcı ve tüketici bir kampanya sonrası karşımıza angaje olduğu için politize olan bir Cumhurbaşkanı çıkacak. Kuvvetle muhtemeldir ki, parti yelpazesi ile örtüşen, dolayısıyla partileşmiş bir adaylar listesi ile karşılaşacağız. Partiler, adayların aldığı oyları kendileri için bir prestij meselesi yapacaklar. Şayet iki turlu olursa, ikinci turda oluşacak ittifaklar ülkeyi cephelere bölecek, kutuplaşmayı artıracak. Parlamenter sisteme göre şekillenen parti rekabetinin ana eksenlerinden biri, doğrudan cumhurbaşkanlığı makamı olacak. Sık karşımıza çıktığı üzere, cumhurbaşkanını seçenlerle, parlamento çoğunluğu farklı partilerde temsil edildiği zaman, Cumhurbaşkanı hükümetin karşısında muhalefet partilerinin temsilcisi gibi duracak. Bütün bunların hepsi cumhurbaşkanını doğrudan halk seçtiği için olacak. Arzu edenler, bizimkiyle aynı tarihlerde yapılacak Fransa’daki Cumhurbaşkanı seçimini izleyerek bazı mukayeselerde bulunabilirler. Türkiye’nin siyasal sistemine dair temel sorunu, cumhurbaşkanının Anayasa’nın 104. maddesinde zikredilen yetkilerinin parlamenter sisteme uymaması. Bu uyumsuzluğa vukuf için, sistem sorununu doğuran rejim sorununa eğilmemiz lazım.

Kriz rejim noktasında mı?

Parlamenter sistem iki başlı icrayı kaldırmaz. İcra ile yasamanın bir bütün teşkil etmesi, yani parlamentoda çoğunluğu elinde bulunduran partiye ait olması, sistemin işlemesi için zaruridir. Halkına güvenmeyen sistemler, tedbir olarak iki çare düşünürler. Parlamento, senato ve meclis olarak ikiye ayrılarak birbirini denetleyecek. İkinci olarak icra, Cumhurbaşkanı ile yetkilerini paylaşacak. 10 yıllık Demokrat Parti iktidarından sonra, 61 Anayasası ile siyasal sistemi şekillendiren 27 Mayıs Cuntası, halkın oyuyla yasama ve yürütme organını oluşturan gücü, yani iktidara gelen siyasî partiyi dengelemek ve frenlemenin ötesinde iş yapamaz hale getirmek için dünyada cari olan bütün araçları seferber etmiştir. Yasama organı ikiye bölünmüş, belirlenen kurallarla yasa yapma süreci içinden çıkılmaz hale gelmiştir. Üstelik senatoya, izahı mümkün olmayan bir garabetle cuntacılar "tabî üye" sıfatıyla katılmışlar, cumhurbaşkanına da aynı senatoya kontenjan senatörü unvanıyla üye atama yetkisi tanınmıştır. İcranın, yetki kanunu ile düzenleyici işlem yapmasına izin verilmemiştir. Ortaya çıkan sonuç tam olarak yönetilemeyen bir demokrasidir. Tablo o kadar aşırıya kaçmıştır ki, 12 Martçılar yönetimi bir ölçüde icraat yapabilir hale getirebilmek için Anayasa’da değişiklikler yapmak ve mesela hükümete Kanun Hükmünde Kararname çıkarmak yetkisi tanımak zorunda kalmıştır.

12 Eylül Cuntası, halk iradesine karşı aynı güvensizliği Anayasa’ya yerleştirmek istemiş; ama 61 Anayasası tecrübesinden hareketle, icrayı iş göremez hale getirmek yerine, onu dengeleyecek ve denetleyecek kurumlara ağırlık vermiştir. Yargının, kuvvetler ayrılığı prensibine göre oynadığı klasik denge ve fren mekanizması yerine, kurumsal bir güç olarak Millî Güvenlik Kurulu, Anayasal güç olarak Cumhurbaşkanı stratejik konumlara yerleştirilmiştir. Millî Güvenlik Kurulu içindeki asker üyelerin, yani Silahlı Kuvvetler’in hükümet üzerindeki denetleyici rolü, 28 Şubat sürecinde aleni olarak kuvveden fiile çıkmıştır. MGK, 82 Anayasası’nda vazedildiği şekilde, ihtiyaç veya lüzûm duyulduğu zaman askerî vesayeti icra edecek kurum olarak tasarlanmıştır. Kurgulandığı şekilde bu kurul, 12 Eylül Düzeni’ni sürdürmekle görevlendirilmiş bir sürekli "müdahale" gücüdür. 28 Şubat Süreci, bu kurul eliyle planlanıp icra edilmiştir. 28 Şubat Süreci’nde, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde kurulan Batı Çalışma Grubu dışında, Anayasa’ya ve yasalara aykırı bir uygulama yoktur. Bu durum tek başına Anayasa’nın, askerî vesayeti nasıl kurumlaştırdığını göstermiştir. Bugün, AB uyum paketleri sonrası MGK, büyük ölçüde kurumsal vesayet için işlemez hale getirilmiştir. MGK’nın bugün, 28 Şubat’taki rolü oynayabilmesi için Anayasa’yı ve yasaları çok zorlaması, hükümet kanadının da çok beceriksiz olması gerekmektedir.

İkinci emniyet supabı olan cumhurbaşkanlığı makamı, Anayasa’nın 104. maddesindeki yetkileri kullanarak, Özal dönemi istisna olmak üzere, bu görevi beklendiği şekilde yerine getirmiştir. Yine 28 Şubat’ın MGK ile Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in ortak operasyonu olduğunu hatırlayalım. İşte bu yüzden bugün herkesin kafasındaki ortak soru, aynı dengeleyici ve frenleyici rolü, yani sivil iktidar üzerinde askerî vesayeti sürdürme işlevini cumhurbaşkanlığı makamının sürdürüp sürdüremeyeceği sorusudur. Cumhurbaşkanlığı seçimine aşırı anlamlar yüklenmesinin sebebi de budur. Cumhurbaşkanlığı seçimini, "en önemli kale"nin ele geçirilmesi veya kaybedilmesi şeklinde tanımlayanların kafasında, rejimin fiili yapısında ortaya çıkacak bu değişiklik endişesi bulunmaktadır. Nitekim eski Meclis başkanlarından Hüsamettin Cindoruk durumu, tam da rejimin temel esaslarına dair endişeleri çerçevesinde ifade ederek paranoyaları tahrik ediyor. Başbakan Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkmasının bazı kesimlerce "halifeliğin kaldırılmasının intikamı" olarak algılanacağını söylüyor. Bu durumda "Atatürk otoritesi, kimliği ve aidiyetinin Çankaya Köşkü’nde sona ereceğini" iddia ediyor. İktidarını kaybetme endişesi içindeki bir kesimin korkularına tercüman oluyor. Bürokrasinin kuralları içinde geldiği nihai yerden Çankaya’ya geçen biri yerine, kendisini sadece halka karşı sorumlu sayan, bulunduğu makamı halkın bir lütfu olarak algılayan bir lider Cumhurbaşkanı olarak devleti temsil ederse ne olur? Türkiye’yi akıl dışılığa mahkûm eden askerî vesayet düzeni sona erer. 84 yaşına gelmiş Cumhuriyet’in halkını reşit saymayan, tıpkı bir çocuğu disiplin altına alır gibi, ancak silahlı güçle engellenecek düşmanlardan, tehlikelerden bahseden ve koskoca bir milleti paranoyalara mahkum eden bir düzen sona erer.

Asıl problemimiz demokrasi ile...

84 yılı değil ama, 1960’tan bugüne tam 46 yılı bu korkulara esir olarak geçirdik. Enerjimizi ve cesaretimizi, 27 Mayısçıların kurduğu yönetilemeyen demokrasi içinde heba ettik. Halkın seçtiklerine devleti teslim etmeme kaygısı yüzünden, sınırlı kaynakları çarçur ettik. Akıl dışılığın gölgesinde yolsuzluk bataklığını besledik. Bu düzeni sürdürebilmek için dar ve kaba bir ideolojik dünyanın içine koskoca bir milleti hapsettik. Tektipleştirmenin cenderesi içinde bütün yaratıcılığımızı iptal ettik. Bir toplumun sahip olabileceği en önemli sermayeyi, kendisine güven duygusunu bu ideolojik körlük içinde yok ettik. Bu ideolojik bağnazlığın kimseye göz açtırmadığı yerlere, mesela üniversitelere bakın: Gurur duyacağımız neyimiz var? Yaşadığımız krizlere, kaçırdığımız fırsatlara, heba ettiğimiz kısıtlı imkanlara dönüp bakalım: Sorumlu olanlar bu vesayet düzeninin sahipleri değil mi? Askerî harcamaların halk tarafından denetlenmesine ve kararlaştırılmasına müsaade eden bir devlet iktidarı, aynı zamanda kıt kaynakların kullanımı konusunda rasyonel kararlar verebilen bir devlet iktidarı değil midir? Turnusol kağıdı gibi, demokrasinin en temel ölçüsü bu olmalıdır. O zaman şu soruyu sormalıyız: Böyle bir devlet iktidarını mümkün kılmak için cumhurbaşkanlığı makamında kimin oturması gerekir?

Türkiye’nin 84 yıl sonra hâlâ bir rejim sorunu olduğunu, laikliğin toplumun tehdidi altında bulunduğunu söylemek halka hakarettir. Bu hakaretin ne için yapıldığını, mayıs ayına kadar Çankaya etrafında süren tartışmalar gösterecek. Önümüzdeki üç ayda, aniden laikliğe yönelik tehditler artacak ve halkımız laikliğin değil, devlet içindeki iktidar sahiplerinin sıkıntıda olduğunu anlayacak. Türkiye’nin bir cumhurbaşkanlığı sorunu yok. Türkiye’nin bir demokrasi sorunu var. Mayıs ayında bu sorunu hal yoluna koymak için önümüzde önemli bir fırsat duruyor. Bu fırsatı, "Çankaya’ya kim çıkacak?" sorusundan önce, devleti demokratikleştirme imkanı olarak değerlendirmeliyiz. Tartışmanın tarafları demokratikleşmeden yana olanlar ve karşıtları şeklinde yeniden tanımlanmalı. Çankaya’ya oturacak kişi için tek kriterimiz "demokrasiyi kemâle ulaştırmak" olmalı.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious