Dink suikastından medyanın çıkaracağı ders

  • Giriş : 29.01.2007 / 00:00:00

Ülkenin çok satan gazetelerinden Zaman Gazetesi'nin Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, Dink cinayetinden basının çıkarması gereken dersleri sıraladı.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Hrant Dink cinayeti üzerine çok şey söylendi, çok şey yazıldı. Meselenin sosyolojik boyutu ve siyasi yansıması üzerinde bir hayli duruldu. Söylenenlerin önemli bir kısmı sağduyu kültürüne yönelik düşüncelere dayanıyordu.

Meselenin medyaya bakan yönü üzerinde de münhasıran durulması gerekiyor. Çünkü olayın sıcaklığı geçmiş, hislerin yerini akıl almış, özeleştiri ve iç muhasebe yapma imkânı ortaya çıkmıştır. Bu fırsatı iyi değerlendirmek, sadece medyanın kalitesini artırmaz; aynı zamanda Türkiye'nin sosyal ahengine büyük katkı sağlar. Çünkü medyanın duruşu, hemen her alanı etkiliyor. O yüzden tam zamanıdır ve medya Hrant Dink olayından kendine mahsus dersler çıkarmalıdır.

Hrant'ı gündemin tam göbeğine yerleştiren ilk olayı hatırlayan var mı? Kritik bir sorudur bu. Çünkü sıcak tartışmaların içinde boğuluyor, "Biz buraya nasıl geldik?" sorusunu genellikle ihmal ediyoruz. Hatırlanacağı üzere, Agos Gazetesi'nde yer alan bir iddia sonrasında kamuoyu ilk defa Hrank Dink'le karşı karşıya gelmişti. Ermeni cemaatine yönelik yayın yapan ve çok az sayıda basılan Agos'un iddiası şuydu: Atatürk'ün manevi kızı ve ilk kadın pilotumuz Sabiha Gökçen Ermeni asıllıdır. Bu bilgi gazetelere büyük haber olunca, Genelkurmay Başkanlığı'ndan çok sert bir açıklama gelmişti. Bir anda ortalık karışmıştı. Meseleyi "Atatürk'e hakaret" çizgisine kadar taşıyanlar, Sabiha Gökçen'in Türk olduğunu ispat için çok ağır üslup seçenler oldu. Onlarca haber, köşe yazısı, televizyon programı yapıldı. Sabiha Gökçen, bir anda adeta rejim sembolü oluvermişti. O sembolde Türklük, Ermenilik, Cumhuriyet, Atatürk gibi herkesin kendine göre kutsiyet atfettiği kavramlar irdelendi, sert tartışmalar yapıldı...

Bu arada soykırım tartışmalarının tansiyonu sürekli yükseliyordu. Dış dünyada "Ermeni soykırımı" iddiaları gündeme getirildikçe, iç politikada hareketlenmeler yaşandı. Konu sıcak olunca reytingleri de etkiledi. Herkes çapraz ateş (cross fire) formatına öykünüyordu adeta. Daha serinkanlı tartışmalara ihtiyaç duyulduğu halde, çatıştırma, çarpıştırma, tokuşturma tarzı herkesin hoşuna gidiyordu belki de.

Hrant Dink olayında yapılan yanlışlar

Eskiler "çok konuşanın çok sakatatı olur" derlermiş. Ermeni meselesi gibi tarihî bir olayın sosyal ve siyasî boyutları üzerine çok konuşuldu, çok hata yapıldı. Çünkü konuya vâkıf olanlar da konuştu, konuya uzak kalanlar da. Zaten tartışmanın bir ucu yurtdışındaki güç odaklarıyla ilgiliydi; dolayısıyla sert tartışmaların "işbirlikçi" suçlamasına dayandırılması kolaydı. Böyle durumlarda daha dikkatli, daha duyarlı, daha sorumlu bir yayın çizgisine ihtiyaç duyuluyor; ancak...

Tansiyonun çok yüksek olduğu bir noktada o meşhur "Türk'ün zehirli kanı" tartışması patladı. Yazının tahrik edici bir yönü olduğunda şüphe yok. O yüzden tepki de büyük oldu. Ancak yazının sahibi Dink, yanlış anlaşıldığını, asıl maksadının Ermeni diasporası olduğunu, onlara Türk düşmanlığından dolayı kanlarının zehirlendiğini; bunu söylemek isterken yanlış bir cümle -daha doğrusu maksadını tam anlatamayan bir cümle- kurduğunu söyledi ve yanlış anlaşılmaya neden olduğu için Türklerden defalarca özür dilediğini söyledi. Bu tür durumlarda muhatabın samimiyet testine tabi tutulması doğru değil. Evrensel hukukun en temel ilkesi "zahire göre hükmetmek"tir. Yani, bir insan kalkıp "Ben böyle demek istemedim. Yanlış anlamaya neden olduğum için özür dilerim" nevinden açıklama yapıyorsa meseleyi uzatmak doğru olmaz. Ayrıca kamplaşmanın şiddeti ve feci sonuçlara neden olabileceği de düşünülmeliydi; maalesef bu tür riskler vaktiyle doğru hesaplanamadı...

301. madde üzerinden açılan davalar, kamplaşmayı daha da derinleştirdi. "Türklüğe hakaret" basit bir suçlama değil. Üstelik sokak tahrikçileri mahkeme salonlarını basacak cesareti buluyordu kendinde. Ellerine yumurtayı alan küçük ama haşin bir zümre sokağa fırladı. Manzara hoş değildi. Diyelim ki ortada "Türklüğe hakaret" diye bir durum var; buna karşı çıkmanın yolu yumurta avcılığı mıydı? Mahkeme salonlarına taşan bu taşkınlık sadece Türk medyasında değil, dünya medyasında da bir hayli yer aldı. Bu manzara Türkiye'nin imajına zarar verdi. Bu mudur "yükselen milliyetçilik"in Türkiye tanıtımı? Düşünün, bir yabancı bu manzarayı aynen şöyle değerlendiriyordu: "Türkiye'de birileri yazı yazıyor, kitap neşrediyor; buna tahammül edemeyen bazı kişiler, 'Adalet Sarayı'nı basıyor."

Siyasî basiretin 301. madde nedeniyle kilitlendiği yerde hadise teknik detaya indirgendi. "Avrupa'da da bu tür yasalar var" denilerek mesele savuşturulmaya çalışıldı. "Uygulamaya bakalım" denirken gerginliğin sadece hukukî yönü, hukukun da teknik detayı üzerinde düşünüldü. Oysa meselenin sosyal ve siyasi yönüne bakmak gerekiyordu. Bu gerginliğin bir bedeli vardı. Hrant Dink bu bedelin en ağırını ödedi. Keşke insan hayatını törpüleyen, sosyal yapıyı hırpalayan süreç, önceden görülebilse, sezilebilseydi! Farz edin ki siyaset, çatışmanın, cinayetin ayak seslerini duymadı, medya niçin yaklaşan tehlikeyi sez(e)medi? Milliyetçi söylemlerden medet uman siyasi yapılar olabilir; çünkü milliyetçilik üzerinden düşman üretmek daha kolay geliyor siyasi yapılara. O yüzden 301'in ilgası sadece hükümetin değil, muhalefetteki partilerin de adım atmakta zorlandığı bir konudur. Medyanın duruşunda oy avcılığı olmadığına göre çatışmaya dayalı konularda daha makul bir yol seçilebilirdi. Ne var ki medya da satış-pazarlama tekniklerine kurban ediyor kendini. Reyting ve tiraj saplantısı bu tip sıcak gündemlerde itidal çizgisini zorluyor. Toplum, cinnet sınırlarında dolaşırken yangına körükle gidiliyor. Memleket tımarhaneye dönüşüyor; ancak meselenin vahameti medya merkezlerinde tam anlaşılamıyor. Fâsit bir daireye mahkûm medya; öfkeyi kabartacak haber ve yorumlar yapılıyor; ardından ona verilen tepkiler köpürtüle köpürtüle bir daha haber-yoruma dönüştürülüyor. Çıkış yolu var mı bu kısır döngüden? Var!

İfade özgürlüğüne yeniden iman etmek gerekiyor. Aykırı fikirlere tahammül kültürünün oluşturulması, çok sesli medyanın sağduyulu yayınlarına bağlı. Bir gelenek oluşturmak zorundayız; aykırı düşüncelerin nezaket içinde ifade edilebildiği, fikirlerin özgürce yazıldığı ancak insanların asla rencide edilmediği ve tahammül kültürüyle empati duygusunun kaynaştığı bir gelenek oluşturmak zorundayız. Şu anki durum vahim. Kalemlerden kan damlıyor, yorumlardan kin sızıyor. İnsanları yaftalamak cesaret, kitleleri aşağılamak hamaset zannediliyor. Medya çok sesli yayıncılığın nezaketine odaklanmadığı gibi, gazete-TV arasında kurulan "grup içi al gülüm ver gülüm" neşriyatına devam ediyor; hatta gizli sansürler yoluyla öteki basın grupları göz ardı ediliyor...

Hrant Dink cinayetine herkes bir ders-i ibret gözüyle bakmak zorunda. İktidarıyla, muhalefetiyle siyaset bir aynanın karşısına geçmeli ve "nerede hata yaptık?" sorusunu yöneltmeli. Sosyal bilimciler, siyasî analizciler bu vahim cinayeti vesile ederek kendi pencerelerine akseden fotoğrafı doğru okumalı ve Türkiye'nin geleceğine dair tekliflerde bulunmalı. Tabii ki en büyük görev medyaya düşüyor; çünkü onun hadiselere yaklaşım tarzı zaman içinde ortak bir üsluba dönüşüyor.

Bu örneğe dikkat!

Hrant Dink suikastının ardından herkes Etyen Mahçupyan'ın söyleyeceklerini merak etti. Mahçupyan hiçbir gazeteye, hiçbir televizyona demeç vermedi, vermeyeceğini söyledi. Zaman'daki köşesine "Yüreğimi Kaybettiğim Gün" başlığıyla bir yazı gönderdi. Duygu yüklü bir yazıydı. Suikastın elim tesiri yüzünden bazı satırlarında insanın içini burkan bölümler de vardı. Hem bu yazıyı hem de "Türkler" başlığıyla kaleme aldığı sert yazısını neşrettik; üstelik bazı bölümlerinin acıdan kaynaklanan bir feveranla haksızlık içerdiğine inanarak. Empatinin edebiyatı değil acısını duyarak yayınladık bu yazıları.

Alev Alatlı, Etyen Mahçupyan'ın "Türkler" başlıklı yazısını şiddetle eleştiren bir makale gönderdi. Mahçupyan'a karşı çok ağır tenkitlerde bulunuyordu Alatlı. Onu da yayınladık. Çünkü yazıya yazıyla cevap verilir. Aslolan da budur zaten. Fikire fikirle, makaleye makaleyle, kitaba kitapla cevap vermek; işte demokratik tahammül kültürü budur.

Yorum sayfalarımızda ilk defa rastladığınız bir hadiseden bahsetmiyorum; daha önce de birbirine zıt düşünceler (üstelik birbirine ağır eleştiriler yönelterek) bu sayfada yer aldı. Öyle de olması gerekiyor. Bütün yazarların koro halinde makale yazdığı gazete, olsa olsa beyin yıkamaya ma'tuf bir propaganda aracıdır. Oysa siyasi konuların tek doğrusu yoktur ve okur zekası, yanlışı doğrudan ayıracak olgunluğu gösterecektir. Kökleri kültürümüzün en temel referanslarına kadar uzanan tahammül geleneğini ayakta tutmak bu ülkenin zenginliğini yaşatmak demektir. Bu gelenek ihya edilmediğinde ortaya çıkacak vahim tablonun ne denli üzücü olacağını geçen haftanın acı gündemi yeterince gözler önüne serdi maalesef.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious