Dumanlı'dan TV'lere boykot kararı

Dumanlı'dan TV'lere boykot kararı.10056
  • Giriş : 11.10.2008 / 11:05:00

TV'ye veda eden Ekrem Dumanlı, bu keyfi anlattı. Ertuğrul Özkök'ün gözden kaçan boykat çağrısını hatırlattı. 'Hiç gazeteci TV izlemeden olur mu?' diyenlere:

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı'nın Cumartesi ekindeki ilginç yazısı...

Televizyonlara veda vakti

Başbakan Tayyip Erdoğan gazetelere boykot çağrısı yaptı ya; aklım fikrim orada kaldı adeta. Onca tartışmadan doğru dürüst bir sonuç çıkmadı çünkü. Şu mevzua bir de hafta sonu ekinde temas edeyim derken şaşırtıcı bir yazıyla karşılaşmaz mıyım? Meğer Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök de bir zamanlar boykot çağrısı yapmış. 25 Haziran 1995'te şöyle demiş Özkök: 'Okumayın, seyretmeyin, dinlemeyin. Türkiye'de gazete okuyucusu, TV seyircisi ve radyo dinleyicisi bu bilince erişince medya kendiliğinden hizaya gelecek.' 'Medyanın hizaya gelmesi' çok önemli! Peki ya okurun, seyircinin, dinleyicinin (kısacası insanın) kendini hizaya getirmesi! Bunun üzerine de düşünmek gerekmiyor mu?

Maksadım 'laf sokuşturmak', Ertuğrul Bey'i zor durumda bırakmak ya da kapanmış bir dosyayı yeniden açmak değil. Açık söyleyeyim; gerektiğinde okumayarak, seyretmeyerek, dinlemeyerek tüketicinin göstereceği tepki sayesinde oluşacak 'medyayı hizaya getirme bilinci'ni desteklemek istiyorum. Hepsi bu..

İşe televizyondan başlamakta fayda görüyorum; çünkü insanı kendi gerçeğinden en çok uzaklaştıran onlar. Eğlence kısmı o kadar ağır basmış durumdaki televizyon denen kutunun enformatik bir özelliği adeta kalmadı. 'Tematik kanallar ne güne duruyor canım!' diye feryat etmemiz, hayatımızı altüst eden bir tehlikeyi bertaraf etmiyor. Zira bilgilendiren kanalların ayakta kalmasını sağlayacak kültürel ortam yok bu ülkede. İnsanların okumaya, düşünmeye, analiz etmeye imkân bulabilmesi için tefekkür geleneğini besleyecek ortamın olmadığı aşikâr. Hayatın her alanını bir kakara kikiri kültürü işgal etmiş durumda. Böyle bir ortamda toplumun ekran başına geçip 'Dünyada neler oluyor?'; ya da 'Ne olacak bu memleketin hali?' demesine gerek yok. Zaten o altyapı olmadığı için bu tip sorgulamalardan rasyonel analizler değil, komplo teorilerinin cinnet hikâyeleri çıkıyor…

Televizyonsuz hayat çok daha rahat

Her neyse. Lafı uzatmama gerek yok. Kendi tecrübemi anlatayım gitsin: Aylar önce karar verdim ve televizyona veda ettim. 'Haydi, canım sen de! Hiç gazete yöneticisi televizyon izlemeyi bırakır mı!' diyebilirsiniz. İşimi aksatacak bir protestodan bahsetmiyorum. Bir kere televizyonsuzluğum evde; işyerinde değil. İkincisi, önemli bir hadise çıkınca cep bilgisayarıma anında bilgi geliyor. Adeta online durumundayım; her saniye dünyanın neresinde neler yaşanıyor haberdarım. Açık söyleyeyim televizyonsuz hayat, çok daha rahat.

Kumanda aleti ilk icat edildiğinde Uzay 1999 dizisini seyrediyor gibi hayran kalmış, teknolojinin kudreti (!) üzerine neler söylemiştik neler. Meğer TV'leri kumanda edeceğimizi sandığımız alet bizi kumanda edecekmiş. Aldın mı eline bırakamıyorsun; Japon yapıştırıcısı var sanki mübarekte. Neyse, şükür, kurtuldum kumanda cihazının komutasından. Hararetle tavsiye ediyorum. Zaten görüyorum ki pek çok insanın kanal değiştirmekten parmakları tutulacak, Allah korusun, felç falan olacak insanlar. O kanal senin, bu kanal benim, ha bire düğmeye basanlar saniyecikler içinde nasıl bir can sıkıntısı yaşıyor ve o bıkkınlık içinde yenilik peşinde koşuyor; anlayamıyorum.

Bir de dizi film kahramanlarının çilesini cefasını çekme zorunluluğu var. Rahmetli Özal özel TV'ler için yapılan eleştirilere 'Beğenmiyorsan kapatırsın, olur biter' demişti. Ne mümkün efendim. Sıkıysa kapat. Aile fertlerinin sıkı takip altında tuttuğu diziler var, kahramanların akıbeti hafta boyunca muhabbet konusu. Hatta dizi farklılıkları nedeniyle aile fertleri ayrı odalarda, ayrı ekranlarda, ayrı heyecanları yudumluyor (!) çoğu kez. Tamam; bazı hikâyeler fena sayılmaz, ama vahim bir tehlike kol geziyor oturma odalarında. Başkalarının hikâyeleriyle yaşayanlar kendi gerçekleriyle yüz yüze gelemiyor. Kendini ihmal eden, başkalarıyla aşırı meşgul oluyor.

İletişim teorilerinin Einstein'ı sayılan Marshall McLuhan daha televizyonların ilk dönemlerinde yaklaşan tehlikeye dikkat çekmişti. Televizyonların Berlin Duvarı'na dönüşeceğini, aile fertleri arasında uçurumlar oluşacağını söylemişti. El hak doğru söylemiş. Şehrazat'ın 'ahlaksız teklif' karşılığında kiraya verdiği namus hikâyesini takip etmekten evdeki yangını göremeyebilir insan. Burhan Abi'ye gülmekten asıl gülünecek (belki de ağlanacak) olayların burnunun ucunda yaşandığını fark edemeyebilir kişi. Berlin duvarı bir fanus gibi bizi çepeçevre kuşatmışsa, başka bir deyişle aile içi iletişim yolları ağyar hayatlar ve bilgiler nedeniyle tıkandıysa ilişkileri temelden etkileyecek bir molaya ihtiyaç duyulmuyor mu acaba?

Dizi düşmanlığı yapmak için söylemiyorum bunları. Zaten dizilerle de sınırlı değil konu. Deşelenmiş hayatlardan sıyrılmak için 'bilinçli' bir fert olmaktan söz etmek istiyorum. Ayrıca itiraf etmek gerekiyor ki bu ülkede pek çok televizyondan haber seyretmek, zulümlerden zulüm beğenmek gibi bir şey. Nedir o her cümleden sonra insanın kafasına tokmak gibi inen 'Daaan!' sesleri, nedir o insanın beynine kıymıklar gibi batan 'Azzzz sonnnrra!' böğürmeleri. Haberin aslını bekliyorsunuz ve anlıyorsunuz ki ortada ne fol var ne yumurta. Kuru bir cayırtı, uyuz bir gürültü ve çiğ bir cazgırlık; hepsi bu! Haber maber hak getire…

Keşke diyorum, kendimize zaman tanısak ve kendimizi dinlesek doya doya. Kimim, nerden geldim, nereye gidiyorum, varlık sebebim, hikmetim, gayem… Bu arada iç huzurumuzu bozan her şeye ama her şeye başkaldırsak. Yeter desek. Yeter! Çünkü hayat su gibi akıp gidiyor ve bir rüzgârın önünde sürüklenip savrulan kuru yapraklar kadar bile irade beyanına muvaffak olamıyoruz. Demek ki irademizi devreye sokmamız şart. Artık televizyonlarımıza 'Bi saniye! Artık sen bana değil, ben sana hükmedeceğim!' diyeceksiniz. Televizyon kanalını seçerken titizleneceksiniz, size uygun programı arayıp bulacaksınız, seyretme kriterleri belirleyeceksiniz; ve mutlaka seyretme süresini tahdit edeceksiniz. Günde bilmem kaç saat ve bilmem kaç çeşit program izlediği için beyni adeta dumura uğramış insanın yorgun ruhunu düşüneceksiniz.

Televizyonda video keyfi

Eğlence kutusuna başkaldırmanın başka bir yolu daha var ki ben onu tercih ettim. Haberleri internet üzerinden alırken televizyonu sadece video seyri için kullanacaksınız. Bu duygularla girdiğim TV direnişi sürerken birkaç gün önce ne seyretsem beğenirsiniz: İyi Geceler, İyi Şanslar. Süper bir film! 2005'te çekilmiş ama siyah beyaz. Amerikan televizyon tarihinin çok kritik bir zamanına ışık tutuyor. McCarthy döneminde insanlar komünist diye fişleniyor, yaftalanıyor, tecrit ediliyor. 'Güvenlik tehdidi' olarak değerlendirilen insanlar hakkında hükümler veriliyor. Amerikan Hava Kuvvetleri'nde bir teğmen yargılanmadan suçlu ilan edilip ordudan atılınca CBS televizyonunun saygın haber yöneticisi Edward Murrow olayı haber yapıyor ve McCarthy ile amansız bir kavgaya tutuşuyor. Nelere temas edilmiyor ki filmde; seçilmişler-atanmışlar kavgası, haberde objektiflik, antidemokratik tutumlara medyanın direnişi. Bir gazeteci çocuğu olan George Clooney hem senaryosunu yazmış, hem yönetmenliğini yapmış, hem de kendine bir rol ayırmış. Televizyonun sadece devletle değil, sponsor şirketlerle giriştiği özgürlük mücadelesini mercek altına almış. Ve sonunda da televizyon çağına çok önemli bir mesajı Murrow'un ağzından vererek filmi bitirmiş: 'Bu alet (Televizyondan bahsediyor/E.D.) eğlendirmekten ve yalıtmaktan başka bir işe yaramıyorsa işte o zaman görüntü titreşiyordur. Ve yakında bütün mücadelenin kaybedildiğini göreceğiz. Bu alet bir şeyler öğretebilir. İnsanları aydınlatabilir ve hatta ilham verebilir. Ama bunu sadece insanlar bir amaç uğruna kullanmaya kararlı oldukları ölçüde yapabilir. Aksi takdirde, içinde kablolar olan ve ışık saçan bir kutu olur.'

Tv'ler yaratıcılığı öldürüyor mu?

1950'lerde yapılan bu konuşma 'aydınlatıcı hatta ilham verici' bir televizyon anlayışından bahsediyor. Bu maksat ufukta tüllenmedikçe televizyona veda etmekten başka çare gözükmüyor gibi. En azından benim için… Ne diyordu hayatına televizyonu hiç sokmayan ünlü reklamcı Oliver Toscani: “Televizyon seyretmek yaratıcılığı öldürüyor, özgünlükten uzaklaştırıp taklitçi yapıyor.” Yabana atmamak lazım bu sözü.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*