Ecevit ve sonrasına farklı bir bakış!

  • Giriş : 20.11.2006 / 00:00:00

Bülent Ecevit'in ani olmayan ölümü genelde Türkiye siyasetini özelde sol-sosyal demokrat siyaseti değerlendirmek için bir vesile teşkil etmekteydi.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Özellikle sol siyaset çevreleri ve ana çizgi medyaya egemen olan zihniyet bu vefatı Ecevit'e abartılı bir övgü yağdırmanın ve bir cenazenin sırtından ideolojik mesajlar vermenin aracı olarak kullandı. Merhum Ecevit'in birçok bakımdan sıra dışı bir siyasetçi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. O, entelektüel ilgileri olan; kendine ilkeler koymaya ve onları izlemeye gayret eden; darbelere karşı hoşnutsuzluk sergileyen ve bir ölçüde direnmeye çalışan; koltuğa yapışmayıp istifa etmeyi bilen; inanması hâlinde popüler kanaatlere karşı çıkma cesareti gösterebilen bir siyasetçiydi. Nezaketi ve kibarlığı dillere destandı. Fakat, birçok siyasetçi gibi, çelişkiler, düşünce ve icraat dünyasından hiç eksik olmamaktaydı. Darbelere, 12 Mart ve 12 Eylül'e bir ölçüde cephe aldı; ama darbelerin anası ve en ahlâksızı olan 27 Mayıs'a alkış tutmaktan geri kalmamıştı. Entelektüel ilgileri vardı; ama fikrî-felsefî bir derinliği yoktu. Haksızlık etmemek için söylemeliyim ki, seçtiği uğraş, yani siyaset de, tabiatı icabı, fikrî derinlik kazanmasına elverişli bir zemin sağlayacak nitelikte değildi.

Geçmişten gelen ilginç bir hatıra...

Ecevit, özellikle iktisadi düşüncede çok zayıftı. Bu zayıflığı bizzat gözlemleme fırsatı buldum. Bir ara, 1994-95'te, TGRT'de, "Yüzyüze" adlı iki kişilik bir tartışma programı yapıyordum. Merhum Ecevit'i de davet ettim. Sol ve DSP üzerine konuşacaktık. Parti programını ve ilgili diğer dokümanları okuyarak hazırlandım. Ecevit, genellikle yaptığı gibi eşi Rahşan Hanım'la birlikte geldi. Lobide biraz sohbet ettik. Sonra program başladı. Solun demokratik ve anti-demokratik kısımlarıyla ilgili fikir alışverişinin ardından söz, ekonomiye gelince Ecevit'e DSP'nin iktisat politikalarıyla ilgili sorular sordum. DSP programında enflasyonla kalkınmanın benimsendiği ifade edilmekteydi. Tabii ki, bu, sağlam iktisat bilgisi açısından savunulabilecek, makul, akla uygun bir pozisyon değildi. Neden ve hangi mantıkla böyle yaptıklarını sordum. Ecevit enflasyonla kalkınmayı savundukları yolundaki tespitimi reddetti. Ben dokümanlardan ilgili sayfa numaralarını vermeye başlayınca biraz duraksadı. Hatta paniğe kapılır gibi oldu. Bir an gözlerinde "bu konuda fazla üzerime gelme lütfen" diyen bir ışık yanıp söndü. Mesajı hemen aldım ve zorlandığı bir meselede bir insanın üzerine ısrarla gitmenin gereksiz ve yanlış olduğunu düşünerek konuyu değiştirdim. Ecevit, iktisadi konulardan gerçekten pek anlamıyordu. Daha da kötüsü, o dönemde sosyal demokrat camianın genel olarak böyle bir sıkıntısı vardı. Nitekim, sosyal demokratların kendi tarihleri belleyip sahip çıktıkları tek parti yönetimi dönemi ekonomik bakımdan vahim bir başarısızlığa sahne olmuştu. Ecevit'in tek başına hükümet olduğu 1978-79 yılları da kıtlık ve yokluk dönemi olarak iktisat tarihimize geçti. O yıllarda çocukluk veya gençlik çağında olanlar ve bilhassa kadınlar sana yağı, tüp ve ampul kuyruklarında geçirdikleri günleri hatırlayacaklardır.

Bülent Ecevit'in nazik bir insan olması, insanlara hâl hatır sorması, el sıkması, tevazu göstermesi ona büyük bir ün kazandırdı. Ve bu ün, onun siyasî hayatında ve başkanı olduğu partide de nazik, demokrat, farklılığı ve katılımı normal karşılayan ve teşvik eden bir siyasetçi olarak liderlik yaptığı kanaatinin doğmasına sebep oldu. Ancak, bu, büyük ölçüde, bir yanılgıydı. İnsan olarak nazik Ecevit siyasette hayli otoriteryendi. Bu özelliğini bilhassa DSP macerasında sergiledi. Partiyi demir yumrukla yönetti. Adeta bir aile partisine dönüştürdü. DSP her şeyin Ecevitlerden sorulduğu bir kumpanya olup çıktı. Ecevitleri sevmek ve onlara sadakat göstermek partide yer bulabilmenin ön şartıydı. Ecevitlere karşı çıkma gafletine düşenler mutlaka tasfiye edilmekteydi. Ecevitlerin bu tutumu belki bir ölçüde Türk siyasetinde artık doğallaşmış lider sultasının bir yansıması ve CHP'de çekilen çilelere, yaşanan acılara gösterilen tepkinin ürünüydü; ama, aynı zamanda da Ecevitlerin karakter özelliklerinin yansımasıydı. Bu yüzden DSP, bir türlü kurumsallaşamadı, parti olamadı. Hiçbir kalıcı iz bırakmadı.

Bülent Ecevit'in siyasetteki en önemli hamlesi Kemalist sol kesimin dogmalarını aşma gayretiydi. Bu hamleyi kısmen CHP'de, ama daha çok DSP'de yaptı. Fakat, hamlenin ne kadarının CHP'nin iç kavgalarına duyulan nefret ve tepkinin ve ne kadarının fikrî bir farklılaşma ve dönüşümün eseri olduğunu bilmek zordur. Doğrusunu söylemek gerekirse, fikrî farklılaşmanın CHP'den kopuştaki payı hakkında iyimser olmak, Ecevit'in siyasî kariyeri ve fikirleri incelendikçe, zorlaşmaktadır.

Ecevit, bazı çıkış ve söylemleriyle geleneksel CHP çizgisini reddetme işaretleri vermişti. Klasik CHP çizgisi medeniyetin ne olduğu ve nasıl doğduğunu yanlış okumuş bir çizgiydi. Bütün uygarlık tarihiyle ilgili çalışmalardan biliyoruz ki, medeniyet, insan toplumlarında dikey (hiyerarşik) ilişkilerin değil yatay ilişkilerin gelişmesine dayanmaktadır. Bu, özgürlük, özel mülkiyet, serbest mübadele, hukuka bağlı ve sınırlı siyasî-bürokratik yönetim kurumlarının tesis edilmesini-korunmasını ve toplumun keyfî müdahalelere maruz bırakılmayıp kendi hâlinde akmasına izin verilmesini gerektirmektedir. Oysa, klasik CHP çizgisi, toplumu egemenlerin seçtiği değerler çerçevesinde zorla "adam etmeyi" esas almaktadır. Daha geçenlerde bir yerde konuşurken Cumhurbaşkanı "Laiklik adam olmaktır." sözüyle bu gayri medenî çizgiyi veciz biçimde ifade etmiştir.

Sosyal demokratların geleceği ve...

Ecevit, bu toplumsal mühendislikçi totaliteryen tavrı reddetme işaretleri vermiştir. Topluma müdahaleyi bazı alanlarda dışlaması bu işaretler arasındadır. Bir ara kullandığı "inançlara saygılı laiklik" yapmaya çalıştığı açılımın en önemli adımıdır. Bunu şuradan anlıyoruz ki laikliği laisizm diye adlandırılması gereken bir ideolojiye hatta bir seküler dine çeviren laisist kesim, bu yüzden Ecevit'e cephe almış, hatta ondan nefret etme noktasına gelmiştir. Ne yazık ki, Ecevit'in bu açılımı zayıf ve neticesiz bir adım olmanın ötesine geçememiştir. Kendisi bunun altyapısını oluşturacak fikrî felsefî birikime sahip olmadığı gibi, ona destek olacak hazır bir entelektüel ekip de bulamamıştır. Bu yüzden, "inançlara saygılı laiklik" kitlelere şirin görünmeyi sağlayacak bir siyasî slogan olmaktan ileri gidememiştir. Bazılarının sandığının tersine, Ecevit, laiklik konusunda CHP'nin klasik anti-demokratik çizgisinin dışına çıkamamıştır. 28 Şubat sürecinde benimsediği konum bunun ispatıdır. Ecevit, bu süreçte iyice yalpalamış, demokratik laikliği boğan uygulamalara itiraz etmemiştir.

Ecevit'in siyaset sahnesinden hezimetle ebediyyen çekilmesi, Türkiye'deki klasik sosyal demokrat siyasî çizginin ıslahının çok zor olduğunu kanıtlamaktadır. Bu çizgi demokratlaşma ve medenileşme yolunda mesafe katetmedikçe Türkiye'ye zarar vermeye ve sıkıntı yaratmaya devam edecektir. Başkalarını ve özellikle AKP'yi hep gerilim çıkarmakla itham etmesine rağmen Türkiye'deki gerilimlerin asıl kaynağı çoğu zaman bu anti-demokrat, tepeden inmeci, pozitivist zihniyettir. Ecevit'in macerası bu çizginin içinden ıslah edilmesinin neredeyse imkânsız olduğunu göstermiştir. Ama, şüphe yok ki, hayat ve medeniyet hükmünü icra edecektir. Türk sosyal demokrasisi ya demokrasinin ve medeniyetin temel değerlerini kabul edip içselleştirecektir ya da zamanla eriyip yok olacak veya en iyi ihtimalle halkın hiçbir zaman tek başına iktidara layık görmeyeceği marjinal bir siyasî akım olarak varlığını sürdürmeye devam edecektir. Ecevit'in siyasî macerasına bu açıdan bakmak yararlı olacaktır.

Prof. Dr. Atilla Yayla
GAZİ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious