Eğersiz Dağ Bayır Koşan Bir At
22 Ocak 2010 Cuma
Eyersiz dağ bayır koşan bir at, geceden karanlığın bile ürktüğü bir anda başını okyanus kayalarına vuran bir dalga, ilk ayrılığı tatmış genç delikanlıların hüznü kadar delişmen yağmur yağmacasında içim...
Bir yanı ile delişmenlik içimde gezinirken diğer yanımla bizim sistemimizi de içine alan galaksinin ucuna oturdum. Ayaklarımı aşağı salladım, bütün gök sistemlerini seyrediyorum. Ta uzaklardan güzel dünyamız nazlı nazlı dönerek yoluna devam ediyor. Dünyamızın bu dönüşü, eski çağ prenseslerinin gelin giderken nedimelerinin dönerek mutluluk dansları yapmasına ne kadar da benziyor...
Geçip giden zamana gönül elimle şöyle bir dokunuyorum.. İlk insandan son insana bütün tarih ve bütün varlığı çepe çevre sarmış, sonsuzluğu gören Yaratıcı'nın bu anı; asırların bir an bile olmadığı ve ilk gün ile son günü zamansız gördüğü aklıma geliyor. "Allah'ım" diyorum. "Allah'ım bu bütün zamanlarda yaşayan varlıkların içinde ben neyim ki, kimim ki? Allah'ım beni de son vakitte dünyaya Sen'in adını duyurmaya yollara, illere, ülkelere düşmüş, Mecnun'un Leyla'sına iştiyakından daha yanık bir sine ile gezinen, çöllerde bir yudum su arayan yolculardan daha içli bir halde seni anlatan şu arkadaşlarımdan eyle..."
Londra'dayız. Gotik sanatı, Ortaçağ'dan fırlamış evleri, gizemli bir dünyanın giriş kapısı gibi duran bin yıllık kilisleri ile Londra bir medeniyet şehri. İngilizlerin bu kadar hissi ve derin olduğunu bilmezdim doğrusu.
Beyanın esas olduğu, yalanın olmadığı, çalışma ve nezaket disiplinin oturduğu bir Londra... Diğer taraftan sevgisizlik ve yalnızlık hüküm sürüyor. Kimsecikler yok, evlerde birbirlerine selam vermekten korkan ve metre kareye yirmi bir kamera düşen, istihbaratı ile bir gölge devleti...
Güzel ve güzide arkadaşlarımız okullar açarak Mevlana Celaleddin Rumi Platformları oluşturarak ulaşmadıkları yer kalmamış. Lordlar kamarasından, Kraliçe'ye, kiliselerden iş dünyasına kadar bir çok yere ulaşmışlar. İş adamları derneğimiz Business Network' deki yaptığımız iş formunda burada ki Türk vatandaşlarımızın bize olan teveccühü gerçekten şahane idi.
İnsanların şefkate ve ilgiyle ne kadar ihtiyacı var. Bir İngiliz ile tanıştırdılar beni. Altmış yaşlarında, zengin alabildiğine, onlarca şatosu var. Dünya alabildiğince sıkmış ruhunu. Çocukları çoktan terk emiş kendini. Tek başına kalakalmış ve yüreği bu yanlızlığı kaldıramaz olmuş. Evinde bir ölüm odası hazırlamış ve kendini zehirleyip, zehri içeceği sırada demiş ki: Ey Tanrım varsan duy sesimi...
Tam o sırada arkadaşlarımız Kutlu Doğum etkinlikleri için bütün mahalleyi çağırıyorlarmış ve bu beyfendinin kapısının ziline basmışlar. Bizim İngiliz bir bakayım demiş kapıya. 'Nasıl olsa ölüm bizim... Bekliyor odamda.' Kapıyı açınca iki tane genç davetiye dağıtıyor. Davetiyenin üzerinde 'Dünyaya şefkatini yaymak için Peygamberimizin doğum gününe sizi bekliyoruz' yazıyor. Durmuş bizim İngiliz ve ellerini kaldırmış. "Allah'ım hem Sen geldin hem de nereye gideceğimi gösterdin bir dua ile." Sonra bu beyefendi programa gelmiş ve ağlayarak bu olayı anlatmış. Bu olay bütün dünyanın sevgiye ve Gül-i Muhammediyye'ye ne kadar ihtiyacı olduğunu bize anlattı.
Londra'dayız... Sanki bütün güzellikler bizi buluyor. Bir yanda dünyanın en büyük müzesi ve tabi ki İngilizlerin nasıl sömürdüğünün açık bir göstergesi olan British Müzesi. Diğer tarafta binbir zorlukla arkadaşların bir Hint tapınağını nasıl camiye çevirdiklerinin hikayesi... Hele içlerinde bir Osmaniye'li Orhan Çayan Ağabey var ki; letafeti, gayreti 'Lets Go' derken bile mizahı ve aşkı bizi derin bir sevgi yumağı ile kucaklıyor.
Mevlana Platformu'ndayız… Türkiye'den Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Mustafa Yeşil Beyefendi gelmiş. Bizi görünce Komor Adaları'nı konuşuyoruz. Komor Birliği Cumhurbaşkanı'nı ülkesinde Türk okulu açtırmak için ülkemizin Cumhurbaşkanı Sayın Gül'e nasıl ricalarda bulunduğunu dile getiriyoruz. Diyor ki Gazeteciler ve Yazarlar Birliği Başkanı Mustafa Yeşil; 'Allah bize elma vermek için odunu yaratıyor da kendini anlatmamız için vesileler yaratmaz mı?' Afrika'dan bir örnek veriyor. Bir Afrikalı... Özel okulu var, 150 dönüm araziye kurulmuş, iki de oğlu. Ancak çocuklarından birisi esrar mübtelası oluyor ve bu muhterem kişi aslında müslüman ve çıkış bulamıyor. Oğlunu hastaneye yatırıyor, Kabe'ye gidiyor. Kabe'nin örtüsüne sarılıp ağlıyor. 'Ey Allah'ım' diyor. 'Oğlumun birini kaybettim bari küçük oğlumu koru...' diye hıçkıra hıçkıra ağlıyor Bab-ı Mürtizile'de. O sırada bir el dokunuyor omzuna, dönüyor hiç tanımadığı birisi. "Oğlunu Işık Koleji'ne ver" diyor ve kayboloyor. Dönüyor vatanına, Güney Afrika'ya. Soruyor 'Işık Koleji varmış nerede?' diye. Türklerin olduğunu öğrenince inkisara yaşıyor ancak Kabe'ye hürmeten gidiyor bakıyor ki yıkık dökük bir bina. Burada eğitim mi olur diye tereddütü iyice artıyor ve zoraki de olsa çocuğunu bu bizim yiğitlerin okuluna her gün 120 km uzakta ki evinden çocuğunu kendisi getirip götürüyor. Bu hal altı ay devam ediyor. Çocuğundaki ahlak, uyum, düzen ve ders gayreti hoşuna gidiyor. Kendi okulu da Güney Afrika'nın en güzel okulu. Bizim okul müdürümüzü de kendi okulunun yönetimine götürüyor aylarca. Ve bir gün dayanamıyor. 'Arkadaşlar' diyor 'Ne zaman diyeceksiniz bu okulu da biz işletelim diye, bak biz beceremiyoruz' diyor. Ve okulu da orada ki arkadaşlarımıza veriyor.
O arada Tanzanya'dan yeni gelmiş bir kardeşimiz bu güzel sohbetin hali satırına güllü kafiyeyi koydu. Tanzanya'da Türk okulunun bahçesinde bir mezar var. Erkan Bey'in mezarı... Erkan Bey Tanzanya'ya yeni açılan Türk okulunu ziyarete gidiyor ve Okul Müdürü Alptekin Bey'e ayrılırken 'Hocam' diyor. 'Var mı bir isteğiniz?' Alptekin Müdür de 'Evet var, seni istiyoruz' diyor. Ve bu hal ile Erkan Bey çocuklarını da alarak Türkiye'de nesi var nesi yoksa satarak Tanzanya'ya yerleşiyor. Bir yandan hizmet ederken bir yandan da mobilya üzerine işyeri açıyor. Bir muradı var Erkan Bey'in. Tanzanya'ya bir üniversite kazandırmak... Bir gün heyecanla Alptekin Bey'in yanına gelerek 'Hocam' diyor. Bir arsa buldum güzel üniversite olur, gidip bakalım. Dönüş yolunda araba ile kaza geçiriyorlar. Apar topar hastaneye gidiyorlar. Doktor bir şey yok diyor. Herkesin tanıdığı, sevdiği Erkan Bey için umut veriyor. Ancak gecenin yarısında çalan telefonlar... Erkan Bey acilen hocasını, çocuklarını ve eşini istiyor. Geliyorlar. Diyor ki 'Az önce istişare yapıldı beni çağırıyorlar.' Eşine dönüyor 'Buradan ayrılma, neyimiz varsa satın üniversiteyi yapın.' Alpteki Hoca'ya dönüyor. 'Hocam' diyor 'Okulmuzun bahçesinde iki ağaç var ya beni oraya gömer misiniz?' diyor ve ruhunu teslim ediyor...
İşte kayan yıldızlarla beraber bütün varlık alemine doğan güneşin gül okul ihtişamını seyretmenin mutluluğunu yaşıyorum. Galaksi sistemimizin ucuna oturmuşum... Güneş yavaş yavaş başını çevirirken dünyaya, melekler iniyor öbek öbek. Binlerce gül çehreli, gül remizli, gül motifli, gül kokulu kardeşlerimiz ellerinde güllerden arılar gibi dünya gül koksun diye yollardalar...