Ehl-i beyt sevgisi nasıl anlaşılır?

Ehl-i beyt sevgisi nasıl anlaşılır?.14286
  • Giriş : 20.04.2009 / 21:12:00

‘Kutlu doğum haftasında Hazret-i Peygamberi anıp anlamak için mutlaka Ehl-i Beyt’i okumalı ve o muhabbetle intikal edilmeli’

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Her müminin görevidir Peygamberi sevmek. Onu severek ancak Allah'ın sevgisi ve rızasına ulaşılır. Buna ulaşmanın yolu da Hazret-i Peygamberin mirası olan Ehl-i Beyt'ine sahip çıkmaktır. Onları sevmektir ve onların sevgisine, himmetine, iltifatına mazhar olabilmektir. Kutlu Doğum haftasında bu konuyu gönül gündemimize almamız gerekiyor. Bu konuyu muhabbet ehli irfan yücelerini kaleme alan kitapları Kırkkandil Yayınları (www.kirkkandil.com) tarafından yayınlanan 'Al-i Aba Ehl-i Beyt ve Ali Resul Aleyhisselam' kitabının müellifi araştırmacı yazar Mustafa Özdamar ile konuştuk.

- Ehl-i beyt sevgisi nasıl anlaşılır?
- Ehl-i beyt sevgisini anlamak tüm alemi İslamın görevidir. Bu konuda irfan ehlinin, söylediklerine nutuklarına manevi kulağımızı açmamız gerekir. Abdülkâdir Geylânî hazretleri bakın ne diyor bu konuda.

- Günümüz diline çevirebilir miyiz?
- Benim için –muhabbetleriyle- vebâ ve cehennem âteşini söndürdüğüm beş –pâk- sima var:

Muhammed- Mustafâ, -Ali- Mürtezâ, iki oğlu –Hasan Hüseyin- ve Fâtıma –Zehrâ-!

- Muhteşem bir tanımlama… Bugün bizi hazreti peygamberi anlamaya ve sevmeye götüren Ehl-i Beyti anlamama gibi bir problem yok mu sizce?
- Var elbette ve bu çok mühimdir. Âl-i Aba'ya karşı şakâvete düşenlerin Ehl-i Beyt'e yaptığı nâdanlık ve nobranlığı, zulûm ve haksızlığı Ehl-i Beyt- Ehl-i Sünnet kavgası gibi algılamak, Ehl-i Beyt ve Ehl-i Sünnet kavramlarını birbirinden ayrı düşünmek son derece ve çok ağır bir yanlıştır! Kitab ve sünnetin özü olan Ehl-i Beyt'i anlamamaktır!

- Dinin bize ulaşmasındaki en önemli kaynaklar Kuran-ı Kerim ve Ehl-i Beyt değil mi? Ayrıca bu veda hutbesinde tüm müminlere bir nevi vasiyet değil midir?
- Çok doğru. Kuran ve Ehl-i Beyt. Başka bir ifadeyle Kuran ve sünnet… Asıl Ehl-i Sünnet veya başka bir ifâdeyle Ehl-i Sünnet'in aslı faslı Ehl-i Beyt'dir! Her Ehl-i Beyt, mutlaka Ehl-i Sünnettir, ama her Ehl-i Sünnet illâ da Ehl-i Beyt değildir; olamaz da zaten...

- Bu konuda yanlışa düşmek, bulanmak tehlikeli değil midir? Efendimize giden yoldan alıkoyucu denebilir mi?
- Efendim hayır demek mümkün mü? İnsanların gönüllerini ve zihinlerini, duygularını, düşüncelerini ve inançlarını dolandırıp bulandırmak çok belâlı bir yanlıştır. Doğruları yakıp savuran bir belâ yangınıdır!

- Siz 'Ali Aba Ehl-i Beyt ve Al-i Resul Aleyhisselam' adıyla hacimli bir kitap yazdınız. Bugüne kadar yazılmış eserlerdende istifade ettiniz ve pek yanlışı gideren bu eser birazda bu amaca matuf olarak mı yazıldı?
- Evet. İnsanların pek çoğu kabuk bilgi cehâleti içinde yanlış siyâsetle boğuldukları için, bu belâ yangını bir türlü söndürülememiştir! Malumunuz “Ameller niyetlere bağlıdır.” Niyetler gayretle şekillenir. Biz bu niyet ve gayretle bu yangının üstüne “âb-ı muhabbet” yani muhabbet suyu, sevgi suyu serpmek arzusu içindeyiz. Bu niyetle yola çıkarak yazdık. Ab-ı muhabbet, âb-ı Muhammed'dir yani muhabbet suyu, Muhammed suyudur.

- Ehl-i Beyt'ten söz açınca muhabbetten geçmemek mümkün değil herhalde. Sizde sözü buraya getirdiniz.
- Şu meşhur söz yolu muhabbetten geçenler tarafından çokca bilinir ve söylenir:
“Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl!
Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl!”
Adı güzel kendi güzel Muhammed Aleyhisselâm'ın pâk soyu hususunda bu sevgi ölçü olmalıdır. Âb-ı Muhammed, âb-ı rahmettir, bu rahmete cümle âlem, hem muhtaçtır, hem müştaktır!

-Ehl-i Beyt konusu bir sır olarak yaklaşmak mümkün müdür?
- Evet tabii. Ehl-i Beyt konusu bir sır kuyusudur. Bu kuyunun etrafında dönüp ağan iki türlü insan vardır. Bu insanlardan bazıları rahmet çeker rahatlar; bazıları zahmet çeker rahatsız olur!

- Biraz daha açabilir miyiz? Hem rahmet hem zahmet çekmek ne demek?
- Bu sır kuyusundan rahmet veya zahmet çekmek, bu kuyunun sâhibi olan adı güzel kendi güzel Muhammed Aleyhisselâm'dan nasib almaya bağlıdır. Adı güzel kendi güzel Muhammed Aleyhisselâm'dan nasib alamayan, Ali'den Veli'den, Hasan'dan Hüseyin'den de nasib alamaz. Bu işin esası Muhammed'leşmektir! Muhammed'leşmek muhabbetleşmeyi gerektirir!

- Az evvel sormuştum ama tekrar sözü oraya getirmek istiyorum. Önce 'Muhabbet Kapısı'ndan geçmek mi gerekiyor?
- Fahr-i Kainat Efendimiz; “Birbirinizi sevmedikçe mü'min olamazsınız; mü'min olmadıkça da cennete giremezsiniz!” buyuruyor. Bu fermânının özünde Habîb-i Hüdâ Hazretleri herkesi, sevgi cennetine buyur ediyor. Allah'ın gönüllerden ve zihinlerden esâmelerini sildiği “zalûm ve cehûl insan”lara husûmetle dolup taşmak, hem vahdet neş'esine, hem de muhabbetin iffetine ters düşer! Yol muhabbet yolu… Gönüllerimizi ve zihinlerimizi sevdiklerimizin muhabbetiyle rûşen etmek –aydınlatmak, şenlendirmek- varken bu yolu izlemeli…

- Muhabbet kalpte başka şeye yer bırakmıyor herhalde…. Ehl-i Beyt ve Fahr-i Kainat mubbeti…
- Bu sorunuza Rabia Adeviyye Hazretlerinden nakil ile cevap vereyim: Sultana sormuşlar Rahmanı sever misin? diye.
Tabii, demiş, severim elbet! Rahman sevilmez mi? Peki şeytana kin tutar mısın? diye sormuşlar. Bu soruya da; hayır, demiş, Rahmanla dolup taşan kalbde şeytana yer kalmaz! Bu Ehl-i Beyt ahlakıdır işte. Ahlak-ı Muhammedidir…

- Konu Ehl-i Beyt ve Hazret-i peygamber olunca muhabbet ve salavatsız olmuyor. Kutlu doğum haftasında olduğumuz için birazda bundan bahseder misiniz?
- Kuran-ı Kerimde “Allah ve melekler Peygambere salât ederler! Ey imân edenler, siz de ona içtenlikle, tam bir teslimiyet içinde salât ve selâm edin!” emri vardır. O bakımdan bu konu çok önemlidir. O sebeple arifan salavatı kalbin salavatı, ruhun salavatı ve srrın salavatı olarak tasnif etmiştir.

-Çok ilginç. Örnek almamız mümkün mü?
- Tabii.. Kalbin Salavâtı şöyle:
Bin kere bin salât, bin kere bin selâm sana yâ Resûlâllah!
Bin kere bin salât, bin kere bin selâm sana yâ Habîballah!
Bin kere bin salât, bin kere bin selâm sana yâ Nûriarşillâh!
Bin kere bin salât, bin kere bin selâm sana yâ Şâh-ı Levlâk!
Levlâke levlâk lemâ halaktül eflâk ile açıldı âlem!
Bin kere bin salât, bin kere bin selâm sana yâ Hazreti Fahr-ı âlem!

Ruhun Salavâtı şu şekildedir:
Allahım! Ey rahmet, merhamet ve mağfiretin tek ve mutlak sâhibi!
Peygamberimiz Efendimiz Muhammed Aleyhisselâma ve tertemiz pâk soyuna, yaratıklarının sayısı, nefsinin rızası, arşının ziyneti ve kelimelerinin mürekkebi kadar salât ve selâm eyle!

Sırrın Salavâtı ise şudur:
“Ben bende gizli bir hazineydim; tanınmayı sevdim ve halkı yarattım!”
“Sen olmasaydın bu âlemleri yaratmazdım!”
“Her şeyi senin için, seni kendim için var ettim!”
Ey benim sırrım, önsüz sonsuz salât sana, selâm sana!

-Alemlerin Efendisini anlatmak zor bir iş olsa gerek. Bu kitapta Ehl-i Beyti anlatarak Peygamber Efendimizi anlamaya ve anlatmaya çalışıyorsunuz. Bu konuda düşünceniz nedir?
- Şöyle cevaplayayım. Allah'ın biricik sevgilisi Habîbullahı, azametli elçisi (Resûl-i Kibriyâ) “Âlemlere rahmet Hazreti Ahmed”, “Adı güzel kendi güzel Muhammed” Aleyhisselâm Efendimizi anlamak ve anlatmak, hem çok kolay, hem de zorun zoru çok çetin bir iştir. Kolaylığı sâdeliğinden ve netliğinden; zorluğu ise, sâdeliğinin ve netliğinin sonsuzluğuna erişilmezlikten kaynaklanıyor!

- Göz kamaştıran bir aydınlık ve gönül fırtınasına sebep olan bir coşkunun sahibi diyebiliriz değil mi rahatlıkla?
- Bedr-i Münîr Efendimiz Aleyhisselâm Şems-i Şumûs tecellisine mazhar olduğu için, Bedr-i eflâk-i yakîn olduğu hâlde, hem Beşîr hem de Nezîr olması, gözleri ve gönülleri kamaştıran bir sır perdesi olma özelliğine sâhiptir.
Cihan Peygamberinin bu özellik ve güzelliği, onun yüzü suyu hürmetine açılan devran sofrasında çeşit bolluğu olarak sunulmuştur. Allah'ın sıfat ve esmâlarının cümlesi, bu sofranın madde ve mânâ çeşnisi!.. Artı ve eksi her şey bu sofrada deveran ediyor! Evrenin erdemi Efendimiz Aleyhisselâm'da öyle bir Efendilik tavrı var ki, hayat sahnesinde en büyük sanat, onun bu Efendilik tavrını giyinip kuşanabilmektir. Hem çok kolay, hem de çok zor olan, zorlukla kolaylığı iç içe yaşatan hüner bu işte!

-Sofra dediniz. Bu tanım çok ilginç… Maide yani. Herkes çağrılı mı buraya? Biraz daha açabilir miyiz?
- Elbette… Büyük muhabbet, irfan ve iman sofrası… Fahr-i Alem, Fahr-i Kâinât Efendimiz Aleyhisselâm, büyük insanlık ailesine öyle geniş bir sofra açmış ki, o sofraya oturmanın, o sofradan nimetlenmenin tek şartı ona inanmak ve güvenmektir. “Gaye insan” ve “ufuk peygamber” olan Efendimiz Aleyhisselâm'ın bu büyük saadet sofrasına buyur etmediği kimse yoktur! Habîb-i Hüdâ ve Hâtem-ül Enbiyâ Efendimizin bu evrensel dâvetine icâbet edenlere “Ümmet-i İcâbet”, icâbet etmeyen veya edemeyenlere “Ümmet-i Davet” deniyor, biliyorsunuz. İki Cihan Güneşi herkese ışık saçmış, ama ancak alabilen almıştır. İki Cihan Serveri, İki Cihan Sultanı, İnsanlığın Efendisi bu sonsuz mutluluk sofrasına herkesi çağırmış, ama gelebilen gelmiştir.

-Hazreti Muhammed Efendimizin gayesi ne idi? Bu gayeyi anlamakta Ehl-i Beytin fonksiyonu nedir?
- Kâinâtın Efendisi'nin ezel ebed tek derdi, büyük insanlık ailesini iki cihanda da aziz etmek yani güçlü ve onurlu kılmaktır. Mazhar-ı Zât olan Mefhar-i Mevcûdât Efendimizin bu özellik ve güzelliğini anlayıp algılamak ve anlatabilmek için, bu ifâdeye sığmaz özellikler ve güzellikler âlemine girebilmek için, Âl-i Aba, Ehl-i Beyt ve Âl-i Resûl'e muhabbet ve müracaat etmek, illâ ki şarttır. Evlere kapılarından, insanlara kalblerinden girilir.
Nebîler Başbuğu'nun otağında ağırlanmak için Âl-i Aba ile tanışmak ve onlarla dostluk kurmak, her yerde ve her devirde geçerli olan bir insanlık kuralıdır.

- Sığınmak, dahil olmak gibi bir şey herhalde?
- Evet onlar sığınılacak limandır. Peygamber gölgesidirler onlar. Bu sorunuza Ebu Zer ile cevap vereyim. Ebu Zer-i Ğıfârî Hazretleri bir gün, Kâbe'nin kapısında:
- Ey nâs! diyordu, ey insanlar! Beni bilen bilir, biliyor; bilmeyenler bilsinler! Ben, Ğıfarlı Ebû Zer! Allah Rasûlünün bir gün şöyle söylediğini bizzat kendim işittim. “Benim Ehl-i Beyt'im Nuh'un gemisi gibidir! Bu gemiye binen kurtulur, binmeyen boğulur!..” Yeri gelmişken Hazreti Ali'nin Hazreti Peygamberden aktardığı bir vasiyetini paylaşayım. Burada şöyle diyor Efendimiz:
Ben Ehl-i Beyt'ime Allah'a takvâ ve tâati vasiyet ettim! Ümmetime, Ehl-i Beyt'ime sımsıkı sarılmayı vasiyet ettim!
Kıyâmet gününde Ehl-i Beyt'im benim himâyemde, Ehl-i Beyt'imi sevenler ve onlara tâbi olanlar da benim ve Ehl-i Beyt'imin himâyesindedir! Ehl-i Beyt'im sizi dalâlete salmaz, hidâyetten bırakmaz!

- Ehl-i Beyt ve Peygamberimizden bahsederken Fatıma annemizi anmamak olmaz değil mi?
- Ehl-i Beyt'in beyaz gülüdür Hazreti Fâtıma Zehrâ (Ak Fâtıma). Şâh-ı Merdân, Yiğitler Şâhı Hazreti Ali Mürtezâ ile evlendirildi. Bu kutlu evlilikten üç Seyyid (erkek), iki Seyyide (kız) dünyaya geldi. Seyyidler, Hasan, Hüseyin ve Muhsin. Seyyideler, Zeynep ve Ümmü Gülsûm. Hazreti Fâtıma, Habîb-i Hüdâ'ya peygamberliğinin bildirildiği sene dünyaya gelmişti. Risâletin ve nübüvvetin taze meyvesi olan Hazreti Fâtıma, Habîb-i Hüdâ Hazretlerinin ahirete göçünden sonra altı ay yaşayabildi. Ruhâniyetine selâm, şefaatı hazır olsun. Hazreti Peygamber, Hazreti Fâtıma'yı çok severdi. Bir yerlere gittiği zaman, dönüşte ilk uğradığı yer onun evi olurdu. Aslında Hazreti Fatımayı büyük Ehl-i Beyt aşığı Dr. Haluk Nurbaki Hocadan dinlemek gerekir. Ehl-i Beyti anlamak isteyenler Nurbaki Hocayı mutlaka okumalılar. Onun kitabıma aldığım yaklaşımı şöyle: Hz. Fâtıma, madde ile mânânın karışım yeri olan Ehl-i Beyt kanalının sırrını intişar ettirmek üzere yüklendiği vazifenin içerisinde büyük bir zevk alemindeydi. Kur'an'ın özündeki enfüsi sırların anlaşılması akılla fikirle değil, ancak gönül kanalıyla yapılacak bütün esrarlı yorumların merkezi Hz. Fâtıma'dır. Hz. Fâtıma, Fahr-i Kainat Efendimizdeki manevî sırların mânâya aktarım noktasıdır. Hz. Ali nasıl ilmin kapısıysa, Hz. Fâtıma da gönlün kapısıdır. Hz. Fâtıma annemiz vahdetten kesrete geçiş noktasıdır. Yani teklikten çokluğa geçiş noktasıdır. Teklik nedir? İlâhî sevdadır. Bir tek neyi yaratmıştır? Fahr-i Kâinat'ı yaratmıştır. Bunun çokluk alemine, insanlara geçebilmesi için gönüllerden gönüllere çeşit çeşit kanal vardır. Biri aşk-ı ilâhî, bir diğeri asıl ana hattı da Ehl-i Beyt kanalıdır. Bu kanaldan geçen Hz. Fâtıma kanalından gönüllerden gönüllere geçer. Hz. Fâtıma'nın vahdet sırrını alıp kesret sırrına çevirmesindeki hikmet, aşkın kanıdır. Aşkın kanı akmadan kesret sırrı doğmaz. Bu aşkın kanını kesret sırrına akıtacak kadar yüreğinde büyüten Hz. Fâtıma, aslında mânâ aleminde aşk şehididir. Gönlü Fahr-i Kâinat'ın sevdasına tahammül edemediği için dünyasını değiştirdiğinden ismi aşk şehididir. Bu aşk şehidi olayını birçok tasavvuf ehlinin hayatında seyrederiz ki, Hz. Şems'in de aşk şehidi oluşu bu hikmeti taşır. İşte Fâtıma annemizin bu aşk şehadeti olayı, vahdet aleminin kırılıp kesret alemine, çokluğa dönmesine vesile oluyor ki bu bir anlamda Fahr-i Kâinat'ın akıl almayan büyük bir yükünü, büyük emanetini, hücrelerini gelecek kuşaklara taşımasıdır. İşte Kevser sırrının bir hikmeti de budur. Hz. Fâtıma taşınması mümkün olmayan bir yükü minicik hücreler gibi nesilden nesile, Fahr-i Kâinat Efendimizin evvela bedensel sırrını, sonra Hak aşıklarının Fahr-i Kâinat aşıklarının sırrını da aynen gönülden gönüle bir tarz nesil gibi yansıtmıştır.




Lî hamsetün utfî bihâ harre-l vebâ-il hatıme: El Mustafâ ve-l Mürtezâ ve-bnehümâ ve-l Fâtıma!

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*