Ekrem Dumanlı yazdı: Burası İspanya değil!

Ekrem Dumanlı yazdı: Burası İspanya değil!.9376
  • Giriş : 16.07.2007 / 06:23:00
  • Güncelleme : 16.07.2007 / 02:07:25

Seçim sonuçları, Türk milletinin iradesini bir kez daha gözler önüne serecek.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Bu irade, sadece hükümetin denetimi anlamına gelmiyor; aynı zamanda nasıl bir Türkiye istenildiğini belirliyor. O yüzden 22 Temmuz bir dönüm noktası.
O günden sonra bu ülke tamamen içine kapanabilir veya yeni bir heyecanla dünyadaki yerini alabilir. Her seçimde en doğru tercihi yapan bu güzel millete "filan partiyi destekle" ya da "filan partiye sakın oy verme" demeye hiç gerek yok. O, kime ne kadar ve hangi süreyle destek verilmesi gerektiğini gayet iyi bilir. Ve o bilgi sandığa yansıdıktan sonra söylenecek söz kalmamış demektir; çünkü o iradenin ötesinde söylenen her söz, bu milleti hakir görmenin ifadesidir...

Millet iradesine sabotaja dikkat

Bir hafta aslında uzun bir zaman dilimidir siyasette. Karar vermeyi etkileyecek olaylar her an yaşanabilir. Son hafta daha kritik bir dönemdir. O yüzden dünkü yazısında Mümtaz'er Türköne feryat ediyor; adeta kâbus senaryosunu resmederek hayatî bir konuya dikkat çekiyor. Uzun yıllar terör tehdidi altında yaşayan İspanya örneğine dikkat çekiyor yazar. Malum, 11 Mart 2004'te İspanya'nın başkentinde patlayan dört bomba, ölümlere yol açtığı gibi siyaseti de etkilemiş ve beklenmedik bir şekilde Başbakan Maria Aznar, seçimi kaybetmişti. Benzer bir senaryodan huylanıyor Mümtaz'er Hoca. Pek de haksız sayılmaz. Zira bu ülkede derin çeteler kol geziyor. Hoca endişesinde yalnız değil. Star Gazetesi cuma günü manşetinde "Seçime 10 gün kala Hudson provası"na aynı gün Sabah Gazetesi de ilk sayfasından "Sandık Sabotajcıları"na dikkat çekiyordu. Kendilerine "vatansever güçler" adını veren bazı örgütler, devletin bazı birimleri ve unvanlarından da destek alarak, pervasız işler yapıyor. Ne acıdır ki gereken cezayı da almıyor bu örgütler; bir şekilde yakalarını kurtarıyor kanunun pençesinden.

Son olarak İzmir'de yakalanan 30 kilo ağırlığında bomba üzerinde yeterince durulmadı. Medya, bu vahim olayı da yeterince işleyemedi. Ya benzer bombalar dolaşıyorsa Türkiye'nin dört bir yanında! Olur mu olur! Daha önce olmadı mı ki şimdi (Allah korusun) olmayacağı garanti edilebilsin?

Keşke 22 Temmuz seçimlerine çetelerin fütursuz yapılanması ve ona karşı medyanın duyarsızlığı eşliğinde girilmeseydi. Keşke halk iradesi, Anayasa Mahkemesi'nin akla hiç makul gelmeyen gerekçeleriyle gölgelenmeseydi. Keşke Türk milletinin göz bebeği gibi üzerine titrediği Türk Silahlı Kuvvetleri, gece yarısı bildiri yayınlayarak bugünkü siyasî tepkilerin bir köşesinde yer almasaydı. Keşke ülkenin onca devasa problemleri konuşulsa, o sıkıntılar için hazırlanan projeler gündeme gelse ve suni krizler ve ideolojik kamplaşmalar eşliğinde vatandaş sandığa gitmeseydi.

Maalesef Türkiye, son birkaç ayda vahim hadiselere şahitlik etti. Bir yandan akıl almaz olaylar yaşandı; çeteler furyası Sauna'dan Ümraniye'ye, Danıştay saldırısından şehit ailesini dolandırmaya kadar uzandı. Bu arada yüksek yargı, askerî ve sivil bürokrasi; hatta onlarla dirsek temasında olan medya, siyaset mühendisliği şeklinde algılanan bir ittifaka doğru yürüdü. Diğer taraftan kapalı kapılar arkasında kâbus senaryoları yazıldı. Hudson Enstitüsü'nde yaşanan, buz dağının sadece görünen kısmı. Hudson'da Anayasa Mahkemesi başkanının suikasta kurban gitmesinden Taksim'de bomba patlamasına, PKK'nın önde gelenlerinin Türkiye'ye teslim edilip edilmemesinden Kuzey Irak'a askerî harekât yapılıp yapılmamasına kadar pek çok çılgın fikirler vardı "çılgın Türkler" için. Katılımcıların isim ve unvanları yüzünden büyük yankı uyandıran toplantının merkezinde uluslararası ilişkiler değil, Türk siyasetinin şekillendirilmesi vardı. İşte bu yüzden kuşkular arttı; şimdi herkes merak ediyor: Siyaset mühendisleri ve psikolojik harp teknisyenleri, millet iradesini etkileyecek ne tür bir tezgâh peşindedir acaba?

Medya, siyaset senaristi olmamalı

Keşke 22 Temmuz seçimlerine kuşkular eşliğinde girilmeseydi: Çünkü icraat denetimi ve yönetim programları doğrultusunda oy vermesi gereken halkımız, bugün demokrasinin devamı ve korkulara boyun eğmemek için çare arıyor. Açık konuşmak şart: Sandıktan çıkacak sonuç ne olursa olsun Türkiye'miz kazanacaktır. Bu halkın iradesinin ötesinde hiçbir güç siyaseti şekillendirmemeli. O iradeyi etkilemek için doğrudan ya da dolaylı bir şekilde yapılan her müdahale yanlıştır. Seçimi etkilemek için yapılacak hileli her yol, bu milletin öfkesine sebep olacaktır. Bazı aydınların dikkat çektiği terör tehdidi, seçmenin iradesi üzerinde oynanan en tehlikeli oyundur; bunu Türk milletinin ta baştan reddedeceğini söylemek mümkün. Çünkü bu millet, terör tuzağının "şartlar olgunlaşıncaya kadar" bekleyen derin iradesini ve zamanı geldiğinde sinsice yaklaştığı avına karşı yaptığı hamleleri gayet iyi bilir. Yapılacak her şey geri teper. Güç odaklarının sandığının aksine, millî irade, komplocuların tam aksine tepki verir.

Asıl korkulması gereken, daha sof bir mühendislik anlayışıyla yapılacak hamlelerdir. Son günlerde ortaya çıkarılan (!) dosyalarla, ispat edilmesi ve hukuken reddedilmesi zaman isteyen suçlamalarla karşılaşabiliriz. Türkiye'de bilgi kirliliği, olur olmaz iddiaları da gündeme getiriyor. Hukuken hakkınızı korumanız ve gerçeği ortaya çıkarmanız bir süre gerektiriyor. Yani seçime üç-beş gün kala yapılan bir suçlamayı cevaplamak ve kendini aklamak için en az bir aya ihtiyaç duyuyorsunuz. Bu tip hileler şu son haftada gündeme getirilebilir. Buradaki kilit rol, medyaya aittir. Bir parti merkezinden ya da bir kurum/kuruluştan gönderilen bir dosyanın üstüne balıklama atlamak, siyaset senaristliğine soyunmak, kapalı kapılar arkasında yazılan bir senaryoda figüran durumuna düşmek demektir. İşte tam bu noktada medyanın araştırmacı gazetecilik ile karıştırmacı gazetecilik arasında heybetli bir duruş sergilemesi gerekiyor.

Son sözüm vatandaşa: Oy vermek en temel demokratik hakkındır senin. Ona gölge düşürmek isteyen hiçbir iradeye boyun eğme. Senin özgürlük ve demokrasi aşkın hiçbir siyaseti kabul etmez; etmemeli. Bu nedenle sandığa vicdanınla, aklınla, iradenle git ve Türkiye'nin demokrasi yolunda alacağı mesafede sen de bulun.

Siyasette üslup muhteva kadar önemlidir

Televizyonda seyretme imkânı bulamamıştım; ancak sağda solda çıkan yazılar ve okur mesajlarından sonra Okan Bayülgen'in NTV'deki programına baktım. Malum Bayülgen, AK Parti milletvekili adayı Özlem Türköne ile canlı yayında tartışmış; o tartışma medyada genişçe yer almıştı. Neyse ki internette o faslı bulma imkânı var; kaçırdığınız programa ulaşıp neler yaşandığını görebiliyorsunuz.

Kanaatime göre, o programda konuştukları Okan Bayülgen'e yakışmamış. Özlem Hanım, kendisine ismiyle hitap etmemesini, ya soyadıyla veya hem ismi hem de soyadıyla seslenmesini yahut sayın ifadesini kullanmasını talep etmiş. Bu istek doğrudur ya da yanlıştır; ancak muhatabın talebi budur ve buna saygı duyulması gerekir. Velev ki yanlış bir programda yanlış bir insana konuk olsun! Görünen o ki Okan Bayülgen, siyasete yeni girmiş genç hanımefendiye "ağzının payını vermek" istiyor. Yapmadığı laf cambazlığı kalmıyor, bilgi ve tecrübesini konuşturdukça konuşturuyor. Şunu anlarım: Konuğunuz sizden bir talepte bulundu, siz de bunu yadırgadınız ve bunu canlı yayında açıkça ifade ettiniz. Tamam. Bundan ötesi haksızlık! Hele azarlama edasıyla ilköğretim müfettişliği rolüne soyunmak çok büyük ayıp!

Daha ayıp olan bir sahne var orada: CHP milletvekili Berhan Şimşek'in yaptıkları. Aman Allah'ım; bu nasıl siyasetçilik! İki kişi arasında yaşanan tartışmayı avına ağır ağır yaklaşan bir yırtıcı kuş edasıyla izleyen Şimşek, fırsatını bulduğu anda, "Zaten sizin siyasi geleneğinizde var böyle 'sayın' demeler." diyor. Pes doğrusu! Genç bir hanımefendi, konuk olduğu programın ev sahibinden azar işittiği yetmiyormuş gibi bir de meslektaşından da incitici ve fırsatçı sözler duyuyor. Vaktiyle Berhan Şimşek benzer hareketi Hasan Celal Güzel'e yapmış, Güzel'den "Artistlik yapma Berhan." cevabını almıştı. Özlem Hanım da öyle mi demeliydi? Nahoş bir manzara. "N'apalım, Okan'ın programı böyle" denilerek savuşturulamaz böyle şeyler. Çünkü ne konuşulduğu kadar nasıl ifade edildiği de önemlidir; o yüzden eskiler 'üslub-u beyan ayniyle insan' demişler. Siyasetçiysen, medya vitrininde her gün boy gösteriyorsan nezih bir üslupla ifade edeceksin meramını. Böyle yapmak ne siyasetçiyi küçültür ne de şovmeni... Hem unutmayacaksın sen cerbeze yaparak insanları mahcup duruma düşürebilirsin; ancak ma'şeri vicdan sana da mağdur konuğuna da bir not veriyor. O not çok önemli!..

EKREM DUMANLI

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious