'Emin Çölaşan'ı tekrar düşüneceğim'

'Emin Çölaşan'ı tekrar düşüneceğim'.9183
  • Giriş : 20.10.2008 / 21:02:00

Fatih Altaylı, Ciner Grubu'nun yeni gazetesiyle ilgili gelişmeleri aktardı. Emin Çölaşan konusunu gözden geçireceğini söyleyen Altaylı, Fehmi Koru'yu da eleştirdi.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Habertürk'ten Gülin Yıldırımkaya'nın Fatih Altaylı ile yaptığı röportajın tamamı:
Altaylı: 'Gazeteyi 1 Ocak'tan sonra her an çıkarabiliriz'
"Yayın politikamızın özü budur; demokrasi, tam ve gerçek demokrasi tek arzumuzdur. İnsan hakları önceliğimizdir. Birey bizim için önemlidir. Vatandaş önemlidir. Mesela şöyle diyebilirim. Eğer kamu ile yurttaş karşı karşıya gelirse ve her ikisi de kendi penceresinden haklıysa biz burada yurttaştan yana oluruz. Bireyden yana oluruz. Keza otorite ile haklar ve özgürlükler karşı karşıya gelirse biz burada haklar ve özgürlüklerden yana oluruz. Otoriteden yana asla olmayız. Avrupa Birliği'ne olan inancımız hala tamdır ve bunun için elimizden geleni yaparız"

Fatih Altaylı, CİNER Grubu'nun heyecanla beklenen gazetesine ilişkin tüm detayları anlattı.

Gülin Yıldırımkaya : Son dönemde medyanın en gözde yöneticisi sizsiniz. CİNER Grubu'nun çıkaracağı gazete meslektaşlarımız için büyük umuttu, bir de üzerine ekonomik kriz geldi. Heryerde işten çıkarmalar, küçülmeler varken siz büyük transferlere imza atıyorsunuz. Herhalde artık tarih netleşti, ne zaman çıkıyor gazetemiz?

Fatih Altaylı: Medyanın en gözde yöneticisi miyim bilemiyorum. Ama arandığım doğrudur, meslektaşlarım tarafından bolca aranıyorum. Bir; zaten binlerce işsiz gazeteci var, medyada yeni iş potansiyelleri üretilmediği için. İki, bulundukları konumdan memnun olmayan çok sayıda insan var ve asıl önemli olan da bu. Birçok arkadaşımın şu anda, dışarıdan bakıldığında çok iyi görünen, parlak görünen pozisyonları var. Onların yerinde olmak isteyen gazeteciler var ama o arkadaşlarım oldukları yerde gazetecilik yapamadıklarını düşünüyorlar. Potansiyellerini yeterince değerlendiremediklerini, Türkiye için faydalı bir iş yapamadıklarını düşünüyorlar. O yüzden de ayrılmak, gazetecilik heyecanlarının prim yapacağı bir ortamda bulunmak istiyorlar. Çoğu 25 senedir, yakından uzaktan birbirimizi tanıdığımız bildiğimiz insanlar oldukları için de bizimle beraber olmak istiyorlar. Çünkü burada iyi, bağımsız gazetecilik yapılacağını, haberlerin saklanmayacağını ya da gazetecilikle ilgili olayların başka yönlerden kullanılmayacağını biliyorlar. Benim meslek hayatımın geçmişine baktıkları zaman, Sabah'taki yöneticilik dönemime baktıkları zaman bundan emin oluyorlar. O yüzden de burada çıkmakta olan oluşuma yönelik 'bir ilginç teveccüh' diyeyim, var arkadaşlarımız arasında. Biz de bunları değerlendiriyoruz.

ARALIK BAŞINDA ALTYAPI ÇALIŞMALARIMIZ BİTMİŞ OLACAK

Bu kadar talep varken değerlendirmek, kadroya karar vermek zor olsa gerek. Daha önce çalıştığınız isimler mi daha avantajlı?

Bir şeye dikkat ediyoruz, burada eleman ya da gazeteci istihdam ederken, o arkadaşlarımızla yola çıkarken, iyi insanlara bakıyoruz. İyi insanlık derken, namuslu, dürüst, gazetecilik dışında işi uğraşı olmayan ya da gazetecilik mesleğini başka yönlerde değerlendirerek şahsi veya başka şekilde çıkar sağlamayan insanlar olsun, sonra iyi gazeteci olsun diye bakıyoruz. Böyle iki kuralımız var, bunda da şu ana kadar başarılıyız. Tarihe gelince, yaklaşık bir yıl kadar önce yeni bir gazete çıkarmaya karar verince önce bir altyapı kurmak gerektiğini düşündük. Türkiye'de pek çok gazete çıkıyor, dünyada da pek çok gazete çıkıyor ama bizim gibi gazete çıkartan şimdiye kadar olmadı. Ne yapılır genel olarak? Bir yatırımcı bulunur. Bu yatırımcı minimum yatırım yapar, bir ofis tutar, birkaç bilgisayar alır. Eskiden o da yoktu,bir kadro kurar sadece kapıya kilidi vurduğu anda hiçbir kaybı olmayacak şekilde maaşları öder, bir matbaa bulunur o matbaada fason baskı yaptırılırdı. Sonra gazete satarsa ileride bir matbaa kurulur falan gibi alttan gelen bir organizasyon vardı. Biz böyle yapmadık. Biz dedik ki; gazete mi yapacağız? Yapacağız. Bu gazete nasıl olacak? Türkiye'nin en iyi ve en pahalı gazetesi olması lazım. Bunun için iyi bir altyapı gerekir. Daha hiç kimsenin bizim gazete çıkaracağımıza dair beklentisi yokken Turgay Ciner'le ben oturduk, ben yurtdışında fuarları gezdim, orada bazı fikirler oluşturduk. Daha sonra Turgay Bey'le birlikte onları misafir ettik, oturup konuştuk, danışmanlıklar aldık ve iddia ediyorum, dünyanın en iyi matbaa makinasını ısmarladık. Getireceğimiz makina Türkiye'de hatta dünyada bugüne kadar hiçbir gazete yayıncısının almadığı kadar iyi bir makina. Türkiye'deki gazetelerden çok farklı, dünyada yeni gelişen gazete trendlerine uygun bir makina. Yani kullanacağı kağıt farklı. Baskı kalitesi farklı ve dünyada matbaa alanında gelişmiş tüm teknolojileri de, bizim matbaayı aldığımız firmada bulunmayanları da başka yerlerden, uzmanlarından alarak oluşturduk. Hibrit bir makina aslında. Çok fazla kapasitesi var. Hem okuyucu açısından çok fazla vaatte bulunan bir makina hem de reklamveren açısından. Reklamverenlere de, bu gazeteye ilanını basmak isteyenlere de farklı imkanlar sunacak. O yüzden de altyapı hazırlıklarımız biraz uzun sürüyor. Makinanın imalat süresi yaklaşık 11 ay tuttu. İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana'da matbaa kuruyoruz. İstanbul matbaamız zaten dev bir matbaa. Bunun yanında Adana, İzmir ve Ankara'daki matbaalarımız da İstanbul'dakinden biraz daha küçük ölçekli ama kendi bölgelerindeki en iyi matbaalar olarak kuruluyor. Önce merkez binamızı yaptık, Taksim'deki binayı. Bu bina rekor sürede bitti, 11 ayda tamamlandı. Taşındık buraya. Şu anda 70000 m2 matbaa inşaatımız sürüyor. Bu aralar makinaların montajları var. İstanbul matbaasında montaj iki aşamalı olarak yürüyor ve orada da yüzde 50'leri geçtik şimdi montajda. Zannediyorum bir buçuk 2 ay içerisinde makinaların montajı bitmiş olacak 4 matbaamızda da. İstanbul matbaamız tamamı renkli, 96 sayfa gazeteyi, saatte 180 bin hızla basabilecek kapasitede ve bunun yanında üzerinde pekçok matbaa teknolojisi yeniliği barındırıyor. Diğer matbaalarımız bundan biraz daha düşük kapasiteye sahip ama yakın kapasiteler hepsi. Aralık başı gibi bizim altyapı yatırımlarımız bitmiş olacak.

1 OCAK'TAN SONRA HER AN ÇIKABİLİRİZ

O zaman gazete Ocak'ta yayında diyebiliriz..

Diyemeyiz. Niye diyemeyiz? Bu kadar yoğun bir yatırımdan sonra bizim bu gazeteyi çıkarmak için müthiş bir acelemiz yok. Ocak başında da olabilir. Bilmiyorum, daha karar vermedik ama ben yurtdışında bu konudaki deneyimlere çok saygı duyuyorum. Mesela Independent gazetesi yayın hayatına başlamadan önce yaklaşık birkaç ay kapalı devre yayın yaptı. Biz de burada bu sistemi kapalı devre bir süre çalıştıracağız. Yani olabilecek her türlü aksaklık, her türlü sıkıntı gazeteyi piyasaya vermeden önce başımıza gelsin istiyoruz ki; bunlarla ilgili önlemlerimizi alabilelim. O yüzden şöyle söyleyebilirim; biz kendimizi yüzde yüz hazır hissettiğimiz anda çıkacak. Çünkü gazete gibi bir varlıkta biz bir yanlış yapıp veya yarın öbür gün teknik bir aksaklıkla karşılaşıp 'Kusura bakmayın' deme şansına sahip değiliz, öncesinde tamamen hazır olmamız lazım. Ocak'tan sonra her an çıkabiliriz. 1 Ocak'tan sonra her an çıkabiliriz. 

Adını belirlediniz mi?

Adını 3 seçeneğe indirdik. Ama belirlemedik. Gazetelerde çıkan, internet sitelerinde çıkan haberlerin hiçbiri doğru değildir. Oralarda yazan isimler, aklımıza gelmiş isimler bile değil.

BAB-I ALİ'NİN EN İYİ KADROSUNU KURUYORUZ. SABAH'TAN DA, HÜRRİYET'TEN DE, MİLLİYET'TEN DE DAHA GELECEK ARKADAŞLARIMIZ VAR

Çok değerli isimler transfer ettiniz, özellikle Sabah Gazetesi'nden. Neden Hürriyet'ten, Milliyet'ten değil de hep Sabah'tan? Şöyle bir algı oluştu medyada; "Sabah'ı çökertmeye çalışıyor Fatih Altaylı"

Hayır, Sabah'ı çökertmeye çalışmıyorum. Tam aksine Sabah'la hiçbir derdim yok. Herhangi bir gazeteyle hiçbir derdimiz yok, gazete çökertmeye çalışmıyoruz. Aldığımız isimlerin tamamının Sabah'tan olduğu doğru değil, yönetim kadrosunun belli bir kısmını Sabah'tan alıyoruz. Niye? Çünkü Sabah'ta benim o arkadaşlarla sürmüş bir mesai beraberliğim var ve birbirimizin gazetecilik uslübunu biliyoruz. İkinci faktör, bizim yeni gazetemizin yayın politikasına baktığınız zaman eski Sabah'la paralellik arz edecek bir yapı. Nedir o yapı? Birincisi biz, demokrasiden yanayız, piyasa ekonomisinden yanayız, bugün piyasalar çökmüş olsa bile, biz serbest rekabetten yanayız. Ve özgürlükçü bir gazete yapmak istiyoruz. Elbette ki; Hürriyet'te benim çok iyi arkadaşlarım var ve o arkadaşlarımın bir kısmı benimle beraber olacaklar. Ama öz olarak biz, geçmişteki Sabah'ın, -bugün artık Sabah o noktada değil ama- temsil ettiği bazı değerlerin Türkiye'de geçerliliği olduğunu ve onların sürdürülmesi gerektiğini düşünüyoruz. O yüzden de oradan bazı yönetici arkadaşlarımı almam son derece normal ama baktığınız zaman benim yardımcım Doğan Satmış Hürriyet'ten. Onu Hürriyet'ten Sabah'a almış olmam onu Sabah'çı yapmıyor. Sabah'ta 1 sene çalışabildi. Keza Milliyet'in yazı işlerinden, Akşam'ın yazı işlerinden, haber merkezinden, Milliyet'in haber merkezinden, Vatan'ın haber merkezinden pek çok arkadaşım var burada. Memet Güler Vatan'dan geldi. Milliyet'ten gelecek olanlar var. Halil Özer Milliyet'ten geldi. Milliyet sporda en güçlü gazetedir yıllardan beri; o yüzden bizim spor ekibimizin bir bölümü Milliyet'ten geldi, bir bölümü Takvim'den geldi mesela. Bizim İddia ekimiz Takvim'den geldi. Biz şöyle yapıyoruz; en iyiler neredeyse oradan alıyoruz. Bugüne kadar da burada teklif götürdüğümüz arkadaşlarımızın neredeyse tamamı, 2 kişi hariç bizim teklifimize olumlu baktılar ve geldiler. Emin olun ki; ben teklif götürmeden önce arkadaşlarımız bizimle çalışmak istediklerini iletiyorlar ve ondan sonra konuşuyoruz. 'Ben size gelmem' diyen kimseyle benim bir ikna turum olmadı. Ben sadece çalışma isteğini beyan etmiş arkadaşlarımıza 'Gel' diyorum. Bir yenilik yapıyoruz burada, baktığınız zaman Sabah'tan aldığımız isimlerin hepsi Sabah'ın 'creme de la creme'idir. Yani Sabah'ı Sabah yapan adamların hepsini biz buraya aldık. Ve bunlar son dönemde Sabah'ın içinde bulunduğu kaotik ortamdan son derece rahatsızdılar. Buraya bir anlamda kurtuluş maksadıyla geldiler. Çünkü bu gazetenin temsil ettiği değrlerden uzaklaşmış olması onları da rahatsız ediyordu. Sabah'tan belki başka alacaklarım da olabilir, bu düzeyde olmasa da. Keza Hürriyet'ten bazı arkadaşlarım geldi, başkaları da gelecektir. Milliyet'ten gelecektir. Daha Ankara büronun kuruluşuna başlamadık, Ankara büromuz daha oluşacak. Orada ilginç sürprizlerimiz olabilir ama şu çok net ki; Bab-ı Ali'nin galiba en iyi kadrosunu kuruyoruz. Genç ama tecrübeli arkadaşlar, kendilerini kendi yaptıkları işle kanıtlamış arkadaşlar var ve Sabah ağırlıklı olduğu kanaatinde değilim.  Bu gazete Hürriyet gibi bir statüko gazetesi olma arzusunda değil ya da aşırı ulusalcı çizgi içerisinde olma arzusunda değil. Bu gazete bir vatansever gazete olacak elbette, Türkiye aşığı bir gazete olacak moda deyimiyle belki ama ulusalcı gazete olmayacak, onu herkes onu biliyor, bilmeli. Benim olduğum yerde olmaz. Kör ulusalcı çizgide olmayacak ama herkesten daha vatansever olacak. Vatanı sevmenin bir tane yöntemi yok. Vatanı sevmek demek o vatanı paylaşan vatandaşların daha iyi koşullarda özgürce yaşamasını sağlamak demek. Bizim vatanseverliğimiz o noktada ulusalcılık gibi ya da bir baskı rejimi gibi ya da demokrasi dışı yöntemlere "gerekli hallerde" prim tanımak gibi olamaz. O yüzden de Sabah'tan çok isim alması normaldir.

HINCAL ULUÇ FENAFİLLAH MERTEBESİNE ULAŞMIŞTIR, KENDİSİ İSTERSE GELİR

Hıncal Uluç da o isimlerden biri olabilir mi, gelecek mi?

Hıncal Uluç, Turgay Ciner'in daha önce söylediği gibi fenafillah mertebesine ulaşmıştır. Yani ne isterse onu yapar. Hıncal Uluç'a benim 'Bu gazeteye gel' demem söz konusu değildir. Kendisi şunu bilir ki; ben bu gazetede onu görmek zaten isterim. Canı isterse gelir, canı istemezse gelmez. Ben Hıncal Uluç'a kalkıp gel deyip, "Hayır, gelmiyorum" demesine de izin vermem. Yani refüze olmak da istemem veya onu beni refüze etmiş durumuna düşürmüş olmak istemem. Benim olduğum her yerde, Hıncal Uluç'un başımızın üzerinde yeri vardır. İsterse gelir, istemezse gelmez, kendi bileceği iş.

HALEN BAŞKA GAZETELERDE YAZDIKLARI İÇİN İSİMLERİNİ SÖYLEMEM, SÜRPRİZ YAZARLAR OLACAK

Köşe yazarı sayısı az olacak diyorsunuz hep. Bir rakam var mı kafanızda? Kaç köşe yazarı olacak? Köşe yazarlığı kesinleşen isimler kimler?

Bunu söylemem mümkün değil. Niye mümkün değil?  Birincisi, okuyucu açısından da, medya sektörü açısından da sürpriz olmasını istiyorum bunun. İkincisi, bu arkadaşlarımızın bazıları halen bazı gazetelerde yazıyorlar ve bugün adlarından bahsediyor olmak onlar açısından sıkıntı yaratıcı olabilir. Gerçi bazılarının kendi gazetelerinde duydukları rahatsızlığı dile getirdiklerini de biliyoruz zaman zaman ama ne olursa olsun, gazetenin çıkmasına yakın yaratmak istediğimiz sürpriz efektini ortadan kaldırmamak için isim vermiyorum. Ayrıca da arkadaşlarımızı da zor durumda bırakmak istemem ama bu gazetede herkesin okumaktan keyif alacağı eski bildikleri ve yeni bazı yazarlar olacaktır. Ama çok kalabalık bir yazar kadrosu dediğiniz gibi kurmayacağım.

Neden?

Bir kere, bizim oluşturduğumuz gerek yazı işleri, gerek muhabir kadrosu net olarak herkes tarafından görüldüğünde şuna gelecekler ki; bu gazetenin her bir muhabiri aslında köşe yazarı kıvamında. Her biri kendi alanında uzmanlaşmış ve her biri Türkiye'nin son 10 yıldaki veya 5 yıldaki gündemine çok önemli haberleri sokmuş arkadaşlarımız. Bunların her haberleri, yapacakları analizler zaten birer köşe yazısı kıvamında olacak. O yüzden de ben bu gazetede okunsun okunmasın, adı var diye çeşitli köşeleri çeşitli isimlere tahsis etmek, onlara oralarda küçük, kendi halinde derebeylikler yaratmak istemiyorum. Bu gazetede köşe yazarı olabilmek için bu konuda kendini hakikaten kanıtlamış ve okunan bir köşe yazarı olmak farzdır. Ben inanıyorum ki; bu gazete zaten kendi içerisinde bir süre sonra köşe yazarından daha iyi köşe yazarı, muhabirler, editörler üretecektir. Zaten gazeteyi gördüklerinde insanlar anlayacaktır, bu gazetede köşe yazarına çok da ihtiyaç yok, her biri bir köşe.

EMİN ÇÖLAŞAN O RÖPORTAJDA DOĞRU DAVRANMADI. SÖYLEDİKLERİ ÇOK HOŞUMA GİTMEDİ, HER TARAFINDAN YANLIŞ BİR İŞ

Emin Çölaşan bir röportaj verdi, Talat Atilla'ya. Herhalde okumuşsunuzdur.

Okudum.

Sizin ağzınızdan alamamıştık bugüne kadar, 'Hiç kimse ile anlaşmaya varmadım' demiştiniz daha önce bu konuyla ilgili olarak ama Çölaşan el sıkıştık diyor. Anlaştınız mı?

Emin Çölaşan'ın o röportajını okudum ve açıkçası okumaktan da çok memnun olmadım. Çünkü o röportajda Emin Çölaşan çok da doğru davranmamış. Emin Çölaşan'la çalışmanın zor olduğunu biliyorum ben. Emin Çölaşan'la doğrudur görüştük, belli noktalarda anlaştık, belli şeyleri konuştuk ama Emin Çölaşan orada sanki farklı bir üslupta konuşmuş. Bazı şeyleri yanlış algılamış. O konuşmada ben vardım, kısa bir bölümünde Turgay Bey vardı, konuşma değil yemekti Turgay Bey'in olduğu bölümü. Sonra Turgay Bey, Emin Bey ile beni bırakıp çıktı. Çünkü gazetenin, gerçekten hiç bir şeyine çok doğrudan müdahelesi yok. Yani teknik altyapı dışında, yazıişlerinde Turgay Bey'in en küçük bir tasarrufu olmuş değil. Emin Çölaşan tarafından baktığınız zaman da, biz Emin Bey'le gazetenin yazı konsepti üzerine konuşurken, 'Özgür olabilecek miyiz?' dedi. Ben "İşte benim yazdıklarım ortada, herşeyi yazabiliyorum. Bu gazete Türkiye'de olunabilecek en yüksek özgürlüğe sahip gazete olacak ama yanlış anlamayın bu gazetede insanların fütursuz yazabilecekleri anlamına gelmiyor. Bu editöryal sınırlamanın sebebi, patronaj, patronajın işleri, siyaset ilişkileri falan değildir. Benim mesleki olarak uygulamak istediğim ilkelerdir, oralarda bazı sınırlamalar elbette ki olacaktır. Sizin fikrinize değil ama fikrinizi anlatma biçiminize zaman zaman ben uyarılarda bulunabilirim" dedim. Ve Turgay Bey'in söylediği cümle de o bağlamda bir cümledir. Turgay Bey zaten o cümleden sonra çok fazla kalmadı orada. Beraber aynı masada yemek yiyorduk dört kişi, Turgay Bey onu şu anlamda söyledi o gün, 'Özgür olabilecek miyiz?' diye ona döndü Emin Bey, Turgay Bey şöyle dedi; "Emin Bey, ben hayatımın hiç bir döneminde hiç kimseden korkmadım, hiç kimseden çekinmedim. Bakın, benim malım gasp edildi ama çıkıp tek kelime etmedim" dedi. "Benim için önemli değil bunlar. Ben para, pul, şan, şöhret peşinde değilim. Böyle birşeyle benim bir alakam yok. Gazeteyi Fatih yönetir, editoryal bağımsızlığının garantisi, odur" dedi. Sabah Gazetesi'nde birgünden birgüne ben, Turgay Bey'den şunu yaz, şunu yazma gibi birşey duymadım. Gazetede ne olduğunu bilmezdi bile. Sabah bütün okurlar nasıl gazeteyi alıp okuyorsa, Turgay Bey de aynen öyle alır, okurdu. Herhangi bir yorum da yapmazdı. Turgay Bey'in Ciner Grubu'nun sahibi olarak gösterdiği tek hassasiyet şudur; bana da söylediği hep budur, "Ne olur somut hata yapılmasın." Özellikle ekonomi sayfası rakamlarla ilgili, bu rakamlar doğru mu, bu konuda çok hassastır. Onun dışında hiç birşeye karışmaz, ilgilenmez bile. O daha çok bir yatırımcı gözüyle bakar konuya ve çıkan ürünün kendini utandıracak bir ürün olmaması ile ilgilenir, ayıplı bir ürün olmaması ile ilgilenir. Onun dışında, kimden yana olmuşuz, kime karşı olmuşuz, o gün kimi eleştirmişiz, bunlara bakmaz bile. Emin Bey'in o röportajını o yüzden biraz garipsedim çünkü orada kendi aramızda yaptığımız samimi konuşma, kötü niyetliler tarafından farklı anlama çekilecek şekilde yansıtılmasını doğru bulmadığımı söylemek isterim. Doğru bir tavır değildi. Ortada yanlış, kötü birşey yok ki; bunu da duyurmak istesin. Niye yaptı bilemiyorum belki yazı yazmamaktan ötürü canı sıkılmış, konuşmak istemiş. Doğru yapmadı. Keza benimle ilgili söylediği bazı şeyler var, onlar da çok hoşuma gitmedi.

HAYATIMDA BİR GÜN SİLAH TAŞIMADIM, O DA BİR ABUK SABUKLUK

Bir silahla gazete bürosu basma olayından bahsetmiş mesela. Nedir o mesele? Silah taşır mısınız siz?

Güneş Gazetesi'nin Ankara bürosundan bahsettikleri dönem, 1990 yılı yanlış hatırlamıyorsam, 91 mi 90 mı, benim silahlı büro bastığım iddiası. Emin de böyle bir yazı yazmıştı, ben de o dönem onu dava etmiştim. O röportajı yapan arkadaş demiş ki; Fatih Altaylı silahla büro bastı, o zaman gençti. Ben o zaman gençtim hala gencim. Ben hayatımda bir gün silah taşımadım. Siz buraya geldiniz, silahlı bir halim mi var benim? Hayatımda bir gün beni beLimde silahla görmüş biri varsa, o gün Ankara Güneş bürosunda çalışanlar da dahil. O rivayetin temelinde şu var, kulaktan dolma bir efsane halinde yayılmış, Güneş Gazetesi'nin Ankara bürosunda çalışanların bir eylemi vardı. O dönem gazetenin patronu olan Asil Nadir, beni Ankara'ya gidip bu eylemi sona erdirmekle, daha doğrusu Ankara büronun çalışmasını sağlamakla görevlendirdi. Ben de Ankara'ya gittim ve arkadaşlarla bir toplantı yaptım. Dedim, 'Arkadaşlar, ben sizin haklarınızı alamamanızdan ötürü eylem yapmanızı hoşgörü ile karşılıyorum ama bu gazete çıkmak zorunda. Kusura bakmazsanız ben, burada bu eylemi sürdürmek istemeyen arkadaşlarla beraber, haber geçeceğim İstanbul'a, eylemi sürdürmek istiyorsanız buyurun aşağıdaki odaların hepsi sizin, bize bir oda yeter, İstanbul'a yeter ki haber geçelim buradan'. Nurcan Akat'tı o zaman gazetenin Ankara Temsilcisi, Nurcan Hanım'a dedim ki; 'Sizin patron temsilcisi olarak burada görevinizin başında olmanız lazım'. Nurcan Hanım dedi ki; ben arkadaşları destekliyorum. Ben de o zaman sizi temsilcilik görevinden alıyorum. Ben bunları yaparken Asil Nadir'in Türkiye'deki yöneticilerinden bir tanesi de, benim gitmem üzerine, Ankaralı bir güvenlik firmasına demiş ki; Fatih Altaylı oraya gitti, orada 300 kişi var, aralarında yalnız kalacak, 2 güvenlik elemanı yollar mısınız? Onlar da benim bilgim dışında, 2 güvenlik elemanı yollamışlar. Ben oradan çıktığım zaman gördüm onları,benim korumaya ihtiyacım yok, gidin dedim, gittiler. Orada yarım saat, arkadaşlar toplanırken kapının önünde oturan 2 kişinin varlığı, Fatih Altaylı silahla bastı diye çıktı. Benim silahım yok. Ben hayatımda bir gün silah taşımadım. Korumam var devletin vermiş olduğu, resmi, polis memuru korumam var ama bir gün silah taşımadım ben. O da bir abuk sabukluk. O zaman gençti hata yapmış olabilir. Hayır, ben gençliğimde de hata yapmadım, hiçbir zaman silah taşımadım, hiçbir zaman silahla bir yer basmadım. O neyse abuk sabuk başka bir şey de... Yani her tarafından yanlış bir iş.

EMİN ÇÖLAŞAN'LA ÇALIŞMA FİKRİMİ YENİDEN GÖZDEN GEÇİRECEĞİM

Peki bu yanlış iş sizin Emin Çölaşan'la çalışma fikrinizi yeniden gözden geçireceğiniz anlamına mı geliyor? Vaz mı geçtiniz Çölaşan'dan?

Bilmiyorum.

Düşüneceksiniz yani, kararınız değişebilir öyle mi?

Düşüneceğim, evet.

Ankara kadrosunu henüz oluşturmadık sürprizler var demiştiniz, Ankara için de yazılan isimler oldu.

Kimi yazdılar?

Okan Müderrisoğlu'nu yazdılar Ankara Temsilcisi olarak. Doğru mu?

Okan Müderrisoğlu benim çok sevdiğim bir kardeşim, bir arkadaşım. Beraber keyifle çalıştık, Okan'la her zaman çalışırız ama Okan'la bu konuda yapılmış herhangi bir görüşmem yok.

Muhafazakar kanadı temsil eden isimler de olacak mı? Nazlı Ilıcak, Fehmi Koru gibi isimleri düşünür müsünüz? 

Temel prensip olarak bu gazetenin kapısı hiçbir iyi gazeteciye kapalı değildir. Önemli olan, namuslu, iyi niyetli ve tutarlı, prensipli bir çizgiyle sahip olmaktır. Söz ettiğiniz isimleri de bu kapsamda değerlendiririm ben. Bu tanımlara uyuyorlarsa kapı açıktır. Nazlı Ilıcak'ı bu röportajı okuyacakların değerlendirmesine bırakıp Fehmi Koru'ya dönelim isterseniz. Fehmi Koru, iyi yazar. Ya da iyi yazardı, diyeyim. Fehmi Koru'ya geçmişte benim kızgınlıkla birlikte saygım vardı. Dedim ya, namusluysan herkes saygı duyar, kızsa bile diye. Fehmi Bey'in fikirlerine kızsam da, beğenmesem de saygım vardı. Ama bugün artık benim Fehmi Koru'ya kızgınlığım olsa da, saygımın olduğunu söyleyemem. Neden? Çünkü Fehmi Koru, geçmişte eleştirdiği herşeyin derin bir kompleksten kaynaklandığını ortaya koydu. Bilderbergçiler, Bilderbergçiler diye eleştirdi Bilderbergçilerin toplantısına katıldı. Kendisi onunla ilgili hiçbir şey yazmadı. Birdenbire o kulubün bir üyesi oldu. Anlıyorum ki ben, Fehmi Koru kompleksleriyle hareket ediyor. Yarın Fehmi Koru bir kadın için çok çirkin bir kadın derse ben anlayacağım ki; Fehmi Koru o kadınla yatmak istiyor. Neyi kötülerse onun bir özlemi var Fehmi Koru'da. Yıllarca güç simsarlığı yapan gazetecilere, siyasete yakın olan gazetecilere demediğini bırakmadı. Ertuğrul Özkök'e, diğerlerine, şimdi bakıyorum kendisi beterini yapıyor. Üstelik bundan keyif alıyor, bunu bir güç gösterisi haline getiriyor. Fehmi Koru'yu AKP iktidarı öncesindeki Fehmi Koru olarak ya da Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı öncesindeki Fehmi Koru olarak düşünürsek bu gazetede yazmasını çok isterdim. Ama bugünkü Fehmi Koru çok fena bir Fehmi Koru yani eleştirdiği, kızdığı, ne varsa bugün kendi bünyesinde toplamış, barındıran bir adam haline geldi. İşin özünde İlkeli bir muhafazkar bir yazar benim gazetemde yer bulabilir. Bulmalı da. Bunların da sayısına baktığın zaman zaten Türkiye'de hem bizim gibi özgürlükçü, demokrat, çağdaş olacak, hemde muhafazakarlığı bu dediğim kavramlarla birleştirmiş olacak. Bunların sayısı da Türkiye'de üçü geçmez, bu üçünden birini de bu gazetede görmek isterim.

HANGİ YAZARLARI GÖRMEK İSTERSİNİZ DİYE ANKET YAPTIK, ŞAŞIRTICI YANITLAR ALDIK

Kamuoyunun beklentilerini de dikkate aldığınızı biliyorum gazeteyi şekillendirirken, birçok anket yaptırdınız. Ne sordunuz, ne yanıt aldınız?
Türkiye'de yeni bir gazeteye ihtiyaç var mı diye sorduk. Buna Türkiye çapında verilen yanıtların oranı yüzde 23. Türk halkının yüzde 23'ü Türkiye'de yeni bir gazeteye ihtiyaç olduğunu söylüyor. Bu düşük bir oran gibi görünebilir. Ancak bu gazete okuyanlar, hergün bir gazete satın alanlar arasında Türkiye'de yeni bir gazeteye ihtiyaç var mı diye sorduğunuzda, bu oran yüzde 85'e çıkıyor. Bir insan grubu var ki Türkiye'de, halk var ki, gazete okumuyor ve umurunda değil. Ama gazete satın alanların yüzde 85'i hatta 86'sı gazetelerinden memnun değil. Çünkü gazetesinden memnun olan birisi niye desin ki, yeni bir gazeteye ihtiyaç var. Memnun değil. Çünkü Türkiye sıkıştı, bir yanda Doğan Grubu bir yanda kayıtsız şartsız iktidarı destekleyen medya var. Türkiye bu iki medya anlayışı arasında sıkışmış vaziyette. Türkiye ne yazık ki, medya olarak Doğan Grubu'na muhtaç kalıyor, tek başına Doğan Grubu'nun oyuncağı oluyor. Doğan da bunu kendi işleri için kullanıyor, siyaseti, sosyal hayatı manipüle ediyor.O yüzden de orada yeni bir medya  lazım. Ve bu medyanın Doğan Grubu'ndan daha güvenilir olmasını her ne pahasına olursa olsun sağlamak lazım. Gerçi Doğan Grubu'ndan daha güvenilir olmak çok da zor bir şey değil ama bu grubun kamuoyu oluşturmadaki gücünü de unutmamak gerek. İşin özünde Türkiye'de özgür gazetecilik yapmak isteyenlerin sığınabilecekleri bir liman oluşturmak lazım. Bilinçli okurun şüphe duymadan okuyacağı bir haber ortamı yaratmak lazım. Şimdi mailim açık, çok önemli gazetelerin çok önemli muhabir ve yazarlarının bana yazdıkları mailleri görseniz, oturup ağlarsınız. Ben bazen hüzünleniyorum, bu kadar mı rahatsız insanlar diye. Onlara bir liman oluşturmak lazım. Türkiye'de gerçeklerin manipüle edilmek üzere saklanmayacağının garantisini vermek lazım. Bana herkes herşeyi söyleyebilir ama hiçkimse söyleyemez ki; Fatih Altaylı şu haberi de saklamıştı diyemez. Ben bazan yalanlanmak pahasına bile olsa haberlerimi yazarım, yazdırırım, kullanırım bazan yalanlanırım ama uzun vadede yazdığım herşeyin doğru olduğu şimdiye kadar ortaya çıkmıştır. Yani başbakanlıklar, bakanlıklar, cumhurbaşkanlıkları benim yazdığım birşeyle ilgili sayfa safya yalanlama yazarlar, yollarlar, ben onları kibarlıktan yayınlarım, aradan bazen bir ay, bazen altı ay, bazen bir sene geçer, benim yazdığımın satır satır doğru olduğu ortaya çıkar. Yazarız biz yani... Herşeyin yazılması lazım Türkiye'de diyoruz o yüzden de o boşluğu doldurmağa çalışıyoruz. Ankette başka ne var? Hangi yazarları görmek istersiniz gazetelerde diye? Oradaki aldığım  sonuçlarda çok şaşırtıcı. Bazı çok kendini önemli zanneden yazarların adları bile geçmedi. O listeyi versem çok komik bulursunuz. Çok alakasız isimlerin adının zaman zaman çok ön plana çıktığını, çok okunduğunu zanneden kendini çok büyük yazar zanneden veya çok büyük diye lanse edilen bir takım isimlerin okuyucuların kendi kendilerine hiçbir isim hatırlatılmadan saydıkları 50 yazar arasında isimlerinin yer almadığını görürsünüz. Şöyle yaptık anketi; her okuyucuya 10 yazar ismi söyle dedik, çok büyük olduğu zannedilen, kendini çok önemseyen veya gazetelerinin çok önemseyerek lanse ettiği yazarların adının bile geçmediğini gördük. Şaşırtıcıydı yani o açıdan.
 
Birinci kim çıktı, en çok görmek istedikleri yazar kimdi?

Emin Çölaşan.

HABERTURK.COM GAZETE KADAR ETKİLİ

Gazetede yazmak ile internette yazmak arasında nasıl bir fark gördünüz? Uzun süredir HABERTURK.COM'da yazıyorsunuz ve gerçekten inanılmaz okurunuz var. Hatta ilginç bir örneği de kayda geçireyim bu vesileyle, tatile çıktığınız zaman Fatih Altaylı şu tarihe kadar yazılarına ara vermiştir yazdık. O not bile 100.000'den fazla tıklandı. Ne gibi bir fark gördünüz, gazete çıkınca HABERTURK.COM'a da yazmaya devam edecek misiniz?

Bambaşka bir formülasyon yapabiliriz. Bilmiyorum, orası çok net değil. Bırakmak istemem. İnternet çok enteresan bir mecra. Sabah'ı bırakınca işsiz kaldım. İşsiz kalınca, çeşitli medya gruplarından iş teklifleri geldi. Kimi ciddi, kimi çok ciddi, kimi gayri ciddi, kimi yarı ciddi. Bunların bazılarıyla konuştum, bazılarıyla konuşmadım bile. Baktım ki; benim yazabileceğim bir medya Türkiye'de yok, o aşamada. Yazmam lazım yani yazmayınca deliriyorum çünkü. Oturdum evde kendi kendime yazı yazmaya başladım. Evdekiler üşüttüğüm gözüyle bakmaya başladı. Dediler ki; 'Sen manyak mısın?' 25 yıldır yazıyorum, bugün de yazma dedim, yazmazsam deliririm. Olayın dışına çıkıyorum, yarın öbür gün yazmam gerekirse yazmayı unutacağım. Yazmaya başladım ama birşey yapmam lazım, dedim bir internet sitesi kurayım. Kalktım fatihaltayli.com.tr diye domain name buldum ve orayı satın aldık. Orada yazmaya başladım ve birden 100 bin civarında okunmaya başladı orası. Çok şaşırdım. Benim kadar o organizasyonu yapan arkadaşlarım da şaşırmaya başladı, Allah Allah ne oluyor diye. O ara Yavuz Semerci Gazeteport'u kurmuştu. Ondan bir teklif geldi. Olur dedim, benim için çünkü yazarlık profesyonel bir iş değil. Yapmam gereken bir iş. Karşılığı para olarak ödensin ödenmesin önemli değil. Yavuz'un sitesinde yazmaya başladım. Tam o günlerde de Ciner Grubu Habertürk'ü satın aldı. Ciner Grubu, Habertürk'ü satın alınca, zaten Ciner Grubu'ndan kopmamıştım. Kopmamıştım derken, Ciner Grubu medyaya devam etme kararı aldığı andan itibaren beraberdim. Ve Habertürk'e geldim. Habertürk'e gelmek çok enteresandı. Niye enteransan birşey? Ben internetin etkisini biliyorum yani Habertürk falan yokken bu risotto meselesini fatihaltayli.com.tr'de patlattım. O zaman  fatihaltayli.com.tr ne ama Türkiye'nin günlerce gündemi olan o risotto hikayesi  fatihaltayli.com.tr'de yazılmıştı. Habertürk'e gelince enteresan bir şey gördüm. Haberturk.com gazete kadar etkili. Günde aldığım mail sayısı bazı günler 3-4 bin, 5 bin oluyor. Yani 5 bin kişi bana cevap yazıyor. Delirmiş olmalılar yani çoğunu okuyamıyorum, okumaya çalışıyorum ama hakikaten çok zor oluyor. Binlerce birikmiş mailim var. İki, etkisi hiç farklı değil. Yani Habertürk'e birşey yazıyorum oraya yazdığım şey 10 dakika sonra bir internet sitesinde, ertesi gün 2 tane gazetenin manşetinde. Habertürk farklı bir makina. Ben Türkiye'de böyle başka bir internet sitesi olduğunu zannetmiyorum. Bir sürü siteler var, falan ama Habertürk gazete etkisine sahip. Okunma sayılarına baktığım zaman da, Hürriyet ve Milliyet'ten sonra geliyor. Bu çok ciddi bir rakam. Ama kağıda basılı yazmanın da keyfi bir başka. Yani o önünüzde kalıyor, sanki biraz daha mı etkili oluyor, orada yazdığınız yazıyı ertesi gün bir gazetede gördüğünüz vakit daha hoşunuza gidiyor. Bizdeki hastalık herhalde ama etki olarak baktığınız zaman asla altında değil. Bu sadece Habertürk'e özel birşey galiba. Haberturk.com dışındakilerin bu kadar etkisi var mı bilemiyorum.

HEDEFİMİZ BİRİNCİLİK, RAKİBİMİZ HÜRRİYET

Fatih Bey, sizin şu aralar en keyifle okuduğunuz gazete hangisi?

Keyifle okumak başka birşey, görüşlerine katılmak başka birşey...

Yani en iyi gazeteciliği hangisi yapıyor şu an, mevcutlar içerisinde?

Vakit.

Şunun için sordum, habercilikte rakibiniz kim olacak, tirajda hangi gazetenin yerine oturmayı hedefliyorsunuz? Mesela, çıktığı ilk gün kaç satacak sizce?

İsterim ki, 1 milyon satsın. Bilemeyiz. Gazetenin tiraj hedefinin açıklanması son derece manasız bir iştir. Biz bütün bu altyapıyı niye kuruyoruz? Türkiye'nin en büyük gazetesi olmak için kuruyoruz. Tiraj hedefimiz nedir? Tiraj hedefimiz rakiplerimizin tamamını geçmektir. Rakiplerimiz kimlerdir? Birincisi, Hürriyet Gazetesi'dir. Şu anda piyasadaki en çok parayla satılan gazete olduğu için. Hedefimiz birincilik. Bunu 1 ayda da başarabiliriz işler yolunda giderse, 1 senede de başarabiliriz.Bir süreçtir, o süreci başarı ile tamamlayacağımızı düşünüyorum. Vakit'i, gazetecilik anlayışı açısından beğeniyorum. Çok akıllılar. Bir misyon gazeteciliği yapıyorlar ve bunu çok başarı ile yapıyorlar. Düşünün Deniz Feneri davası görülüyor, Deniz Feneri davasında bir sürü mahkumiyet çıkmış, Vakit gazetesi başlık atıyor, 'Deniz Feneri'nde 2 tahliye' diye. O anlamda beğeniyorum, zeki buluyorum adamların yaptıklarını.  Fikirlerine falan katılmadığım zaten bilinen birşey de, çok zekice bir misyon gazeteciliği yapıyorlar. Bugün hangi gazete, gazeteye benziyor sizin açınızdan diye sorarsanız, elbette ki; Hürriyet Gazetesi yani. Gazeteye benzeyen gazete hala ve herşeye rağmen Hürriyet. Tabii alternatifsizlikten. Doğan Grubu'na rağmen, Ertuğrul Özkök'e rağmen, yapılan onca yanlış işe rağmen, hala Hürriyet gazetesi en gazeteye benzeyen gazete. En fazla okunacak konu hala Hürriyet'te var. Vatan Gazetesi'nin birinci sayfasını beğeniyorum ama maalesef gazetenin içi o birinci sayfa ile eşdeğer değil. Ama çok iyi 1-2 isim var ellerinde. Milliyet'te çok beğendiğim isimler, iyi haberler de var ama bu kadar mı kötü bir birinci sayfa yapılır. Kendi haberlerini mundar ediyorlar ama baktığın zaman çok iyi haberler bulabilen ve bu haberleri sergileyip değerlendiremeyen bir gazete. Ama en okunur gazete Hürriyet herşeye rağmen. Yazar kadrosuyla, şuyuyla buyuyla ama Hürriyet'i de benim gibi bir profesyonelin okumasıyla, vatandaşın okuması çok farklıdır. Şimdi belki ama vatandaş da  uyanmıştır. Hürriyet bir manşet attığı zaman her zaman arkasında bir Doğan Grubu çıkarı aramak gibi hepimizde bir huy oluştu, oluşturdular ister istemez. Acaba bunu niye yaptı veya acaba bu haberi niye yapmadı diye bakıyoruz Hürriyet'e.

BAB-I ALİ'DE ÇOK CİDDİ BİR YAYIN YÖNETMENİ PROBLEMİ VAR. SABAH BULAMIYOR, ERTUĞRUL'UN YERİNE ADAY YOK

Bir röportajınızda 4-5 yıl önce demiştiniz ki, Hürriyet'te Ertuğrul Özkök'ün yerine geçecek kimse yok. Şimdi var mı?

Yok, hala yok.

Neden yok, bir çok iddialı isim var Doğan Grubu bünyesinde?

Bugün baktığınız zaman Babıali'de çok ciddi bir yayın yönetmeni problemi var. Düşünün Sabah gazetesi, yayın yönetmeni bulamıyor. Ergun Babahan hala o gazetenin başında. Eşyanın tabiatına aykırı bir durum aslında. Ergun Babahan yayın yönetmeni olabiliyorsa Türkiye'de herkes olur. Benim Sabah'tan transfer ettiğim herkes Ergun Babahan'dan birkaç gömlek daha iyi gazetecidir. Ama alternatifsizlikten midir, nedendir? Baktğınız zaman Akşam'ın başında Serdar Turgut var, Allah aşkına Serdar Turgut'tan yayın yönetmeni olur mu? Şahane bir yazardır, filandır ama Serdar'dan yayın yönetmeni olur mu? Olmaz ama Akşam hala ısrar ediyor, patinaj yapıyor, gidiyor. Sabah bulamıyor, Hürriyet'te Ertuğrul 17. Senesini doldurdu. 17 senedir bir alternatif yok, yerine geçecek kimse yok. Ertuğrul o işi isterse 75 yaşına kadar yapabilir, hakikaten baktığınız zaman Ertuğrul gitsin, peki kim gelsin? Yok. Kimse bir yayın yönetmeni bulamıyor. Denemeye de korkuyorlar belki isimler büyük olduğu için. Ama Ertuğrul'un yerine bence hiçbir aday yoktur.

AYDIN DOĞAN'IN ŞU AN EN BÜYÜK HEDEFİ MİLLİ PİYANGO'YU ALIP, ÇOK YÖNLÜ KUMAR OYNATMAK PROJELERİ BİLE HAZIR

Siz Doğan-Erdoğan kavgasında bir öngörüde bulunmuştunuz. Kavganın en ateşli olduğu zaman uzlaşırlar bu iş kapanır demiştiniz. Gerçekten de bir sessizlik dönemi geldi, bitti kapandı herhalde. Var mı bu konuda bir duyumunuz?

Bir duyumum yok. Ben sadece Doğan Grubu'nun genetik kodlarını tamamen biliyorum. Eğer Deniz Feneri haberinin Başbakan'ı bu kadar celallendireceğini bilselerdi yapmazlardı. Zaten daha önce de yapmadılar. Deniz Feneri olayını biz Sabah gazetesinde 2007 yılının Ocak-Şubat'ında yazmaya başlamışız. Haberin açıldığı tarih o. Ve Hürriyet'in Almanya baskısında bu haber gibi pek çok haber çıktı. İstanbul'da bu konuda yazan köşe yazarlarının bazı yazıları Almanya baskısında yer aldı, İstanbul baskısında çıkarıldı, Zahid Akman'la, Deniz Feneri ile ilgili olarak. Hürriyet iktidara karşı yapmadı bunu. Hürriyet'in bu haberi yapmasının sebebi, Zahid Akman'la bir hesap görme isteğiydi. Normalde yapmazlardı. Yani Zahid Akman, TV5'in yayın lisansını Doğan Grubu'nun istediği şekliyle vermiş olsaydı bunlara, bu haber yapılmazdı. Türk halkı da Deniz Feneri ile ilgili birşey duymuş olmazdı. Biz bir gazete olarak çıkıp da yayın yapmaya başlayıncaya kadar. Doğan Grubu, orada Zahid Akman'ı incitmek istedi. Bunun ucunun Başbakan'a kadar acıtacağını, yani dokunduğu sinirin Başbakan'ın canını da yakacağını bilemedi. Onlar Zahid Akman'ın canını yakarak birşey yapmak istediler. Çünkü TV5'i satın aldılar, TV5 Saadet Partisi'nin televizyon kanalı. Saadet Partisi, bu televizyon kanalını aynen Kanal 7'i nasıl kurulmuşsa, bağış paralarından, dernek paralarından, Bosna paralarından, kaybolan trilyondan falan öyle kurdu. Yani genetik olarak aynı tip bir kanal. Doğan Grubu, bu kanalı almakta hiçbir beis görmedi. Gitti, TV5'i bu yardım paralarıyla kuruldu, Bosna paraları ile kuruldu, bu kayıp trilyonlarla kuruldu diye düşünmeden TV5'i aldılar. Neden? Çünkü bunu bir ulusal kanal haline getirip, belki CNN'i oradan yayınlamak istiyorlardı bilmiyorum. Ama bir televizyon daha yapmak istiyorlardı. Uzun süre RTÜK'ten bununla ilgili onay beklediler ama RTÜK buna onay vermeyincede Zahid Akman'a çakarak Deniz Feneri üzerinden bir şantaj mekanizması işletmek istediler ama bastıkları sinir Başbakan'ın canını acıtınca Doğan Grubu'da şaşırdı. Aydın Bey'de şaşırdı. Allah Allah, niye bu kadar sinirlendi bunlar diye. O andan itibaren zaten bu haberi yaptıklarına pişman oldular ve geri adım atmak istiyorlardı. Geri adım atmaları kaçınılmazdı çünkü Doğan Grubu bugün hiçkimse ile kavga etmez. Neden etmez? Çünkü asıl işlerini medya olarak görmüyorlar. Aydın Bey için medya en son iş. Size bakın birşey daha söyleyeyim, ilk defa burada söyleyeyim, Aydın Doğan'ın şu an en büyük hedefi ne? Milli Piyango ihalesini almak. Gerçi bir kaç sene önce yazmıştım ama unutulmuştur. Göreceksiniz Milli Piyango'ya sapına kadar asılacaklar. Sonuna kadar dayanacaklar. Neden? Milli Piyango yıllardır süren düşü. Bütün bu medya grubunun da hala zarar edenlerine rağmen bir kısmını elinde tutuyor olmasının sebebi, Milli Piyango'yu promote etmek ve Türk halkına Milli Piyango aracılığıyla çok yönlü kumar oynatabilecek sistemler geliştirmek. Bununla ilgili projeleri bile hazır. Şimdi Aydın Doğan için Hürriyet mürriyet hepsi çöp olsa ne olur? O, Milli Piyango'yu almak istiyor. Ve hükümetle de kavga edemez. Şeyden altı ıslak, POAŞ'tan. Rafineri istiyor bir yandan. Hilton'u istiyor bir yandan. Ama asıl hedef Milli Piyango. Milli Piyango'yu istiyor. Bunu da buradan Türk halkı duysun. Onun için de herşeyi yapar. Bakın Aydın Doğan eğer şu anda sahip olduğum 7-8-10 milyar dolar neyse bu bana yeter artık, bu memleket için yayıncılık yapayım dese Aydın Doğan'a kimse dokunamaz, çok güçlü. Parasal olarak çok güçlü. Ama Aydın Doğan, daha da zengin olmak, daha da zengin olmak istediği için yayıncılık mayıncılık yapamaz. Onun içinde uzlaşır. Milli Piyango hedefinde olmasaydı, Başbakan'la sabaha kadar tepişirdi ve herkes destek olurdu. Sonunda ben de olurdum. Emin olurdum çünkü iyi niyetinden ama ben biliyorum bunların ne olduklarını. Şimdi Aydın Doğan diyor ki; ben o kavgayı unuttum bile. Biri sana şerefsiz diyecek, hırsız diyecek, alçak diyecek, soyguncu diyecek sen de diyeceksin unuttum bile. Nasıl unutursun bunu? Ama unutur. Çünkü onun için herhangi bir para bütün bu sayılan değerlerden daha önemli. Onun için de unutuyor onu. Boşver biz hükümetle kavga etmeyelim. Görürsünüz, yarın öbür gün rafineri ile ilgili izin de çıkabilir. Bunlar başka ihaleye de girebilirler, başka şey de yapabilirler. İddia ihalesinde şartların nasıl değiştiğini hepimiz biliyoruz. Erdenay Oflaz onun hesabını nasıl verecek, onu bilmiyorum. Gerçi iyi oldu Türkiye açısından bir anlamda baktığınız zaman ama Aydın Doğan şoke olmuştu alamayınca o ihaleyi. Aydın Doğan'da hala müthiş bir daha da zengin olma hırsı olduğu müddetçe uzlaşır, herkesle uzlaşır.

BAŞBAKAN ERDOĞAN İLE AYDIN DOĞAN ARASINDA ZIMMİ UZLAŞI VAR, BİRBİRLERİNİ BESLİYORLAR

Peki Tayyip Erdoğan, Aydın Doğan ile uzlaşır mı?

Ben, Tayyip Erdoğan ile Aydın Doğan arasında zımmi bir uzlaşı olduğu inancındayım. Neden bu inanca sahibim? Geçmişte bende sizin gibi düşünüyordum, diyordum ki; herhalde uzlaşmazlar. Ama artık öyle düşünmüyorum. Ne zamandan beri düşünmüyorum? 2007 yılının Mayıs ayından beri böyle düşünmüyorum. Hatırlarsanız biz Sabah gazetesinde Aydın Doğan'ın müthiş bir vergi kaçağını ortaya çıkardık. Başta yaklaşık 3 milyar doları bulan bir vergi kaçağı. Bu Türkiye Cumhuriyeti için büyük para. Herkes için büyük para, işte Amerika'da bir finansal kriz var, koca koca bankalar üç otuz paralar için batıyorlar. 3 milyar dolarlık bir vergi kaçağını ortaya çıkardım. Hükümet ne yaptı? Uzlaştı. 3 milyar dolar vergi kaçağı yani yaklaşık 4.5 milyar YTL yada 4,5 katrilyonluk bir vergi kaçağı kaça indirildi? 270 milyon YTL'ye. Yani devede kulak. Ve bu da zaten petrol ürünlerine yapılan bayi karları oranlarının değişimi ile halledildi gitti. Hakikaten dediği gibi Aydın Doğan ile hesabı olan bir hükümet, Aydın Doğan'a hakikaten karşı olan bir hükümet burada Aydın Doğan'ı yakalamışken bırakmazdı. İllegal birşeye de gerek yok, hani Uzan muzan. Hani gidip de kafasına vursun. Halkına olan borcunu, devlete olan borcunu, vergi borcunu öde dese, yeterdi. Bunun onda birinin de altında bir parayla, yaklaşık yirmide biri bir paraya anlaştı, kapattı gitti. Demek ki; bunların arasında bana sorarsan zımmi bir anlaşma var. Birbirinin ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Tayyip Erdoğan'ın kendi tabanında sıkıştığı zaman küfredeceği, hedef tahtasına koyabileceği ve kendi tabanına hoş görünebileceği yumruk torbasına ihtiyacı var. Bir kum torbasına ihtiyacı var. Onu gerektiği anda kullanıyor Aydın Doğan. Aydın Doğan'ın da bununla ilgili herhangi bir hassasiyeti yok.  Kendisini zaman zaman Başbakan'ın şamaroğlanına çevirmesinden gocunmuyor. Çünkü onunda ihtiyaç duyduğu anda gereken yardım yapılıyor vergi olayında görüldüğü gibi. Buna mukabil Aydın Doğan da ne yapıyor? Kendi okur kitlesine karşı zaman zaman bir muhalif tavrı varmış gibi bir sistem sunuyor bu kavga gibi şeylerle. İki paralık ettiği haysiyetini tekrar düzeltmeye kalkışıyor, düzeltebiliyor belli ölçülerde ama boyası hemen dökülüyor. O da muhalif gazetecilik yapıyormuş intibaı uyandırıyor. İkisi de birbirinden, onlar ikisi bir ekosistem kurmuşlar besliyorlar birbirlerini.

ERDOĞAN'A EN SIKIŞIK GÜNLERİNDE DESTEK VERDİM, YARIN DOĞRU BİR İŞ YAPTIĞINDA YİNE BEN DESTEKLERİM

Başbakan'dan bu kadar bahsetmişken size bir duyumumu anlatayım. Tayyip Bey sizin bir yönünüzü kendisine benzetiyormuş. Fazla duygusallıktan kaynaklanan ani sert çıkışlar yaptığınızı düşünüyormuş, yakınındaki isimlerden duydum. Sizce de var mı benzerlik?

Vardır herhalde. Tayyip Bey ile bizim geçmişimiz çok eskiye dayanıyor. Yani İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na aday olduğu günlerden beri tanışırız. Zaman zaman didişiriz, zaman zaman sevişiriz. Doğru yaptığını düşündüğüm zaman kendisine pozitif yaklaşırım, yanlış yaptığını düşündüğüm zaman negatif yaklaşırım. Tayyip Bey de belki beni de kendisi gibi görüyor, bilmiyorum. Ben de sevdiği bir adam olduğum için ama ben herhalde Tayyip Bey kadar öfkeli  çıkışlar yapmıyorum. Daha büyüdüm herhalde bilmiyorum, Tayyip Bey hala daha genç herhalde. Ama Tayyip Bey'in benden kişisel olarak bir sempatisi olması muhtemeldir. Çünkü bir, en sıkışık olduğu günlerde, rüştünü ispata en muhtaç olduğu günlerde, kendisini destekleyen çok az sayıda yandaş olmayan gazetecilerden biriydim. Yandaşları vardı ama karşı kamptan olup da ona destek veren bendim. Niye destek verdim? Bunu da söyleyeyim, bu bizim gazetenin yayın politikasının da belki anahtar cümlelerinden bir tanesi, benim bu meslekte olsun, kişisel hayatımda olsun, her zaman seçilmişlere karşı bir sempatim vardır. Bunu demokrasinin gereği olarak görürüm.  Sempati derken şu; bu ülkeyi seçilerek yönetmeyi hak etmiş kişilere bu ülkedeki her vatandaşın destek olması lazım. Ne zamana kadar? İyi niyetli olmadıklarına ya dab u işi beceremeyeceklerine dair  emareler belirinceye kadar. Ben de bu anlamda Mesut Yılmaz'a da destek verdim, Tansu Çiller'e de destek verdim, Süleyman Demirel'e de destek verdim, Özal'a da destek verdim. Kim seçilirse seçilsin, bizim başımızın tacıdır. Ne zamana kadar? Ülkeyi yönetemeyeceği veya yönetimde iyi niyetli olmadığı ortaya çıkıncaya kadar. Tayyip Erdoğan'a da bu kapsamda destek verdim ben, Tayyip Erdoğan'ın geçmişindeki söylemleri, diğerlerine oranla farklı olduğu için verdiğimiz destek yanlış algılandı ama eğer bir adam ben değiştim diyorsa, değiştiğine dair işaretler veriyorsa, o gün için ve ülkeyi iyi yönetme konusunda girilmeyen konulara girilme konusunda bir kararlılık gösteriyorsa ben destek veririm. Yarın başkası gelse onu da destekleyeceğim. Bu yüzden ben Tayyip Erdoğan'ı o çok ihtiyacı olduğu günlerde bir gazeteci olarak , çok etkin bir gazeteci olarak destekledim. Ne zaman bunun tersine döndü? Bununla ilgili yanlışlar görmeye başladığım zaman. Ne zamandır bu? 2006 yılında başlamıştır, Galataportları biz manşet yaptık Sabah'ta. Maliye Bakanı ile yazdıklarım benim ortada. Bugün Maliye Bakanı hakkında söylenmiş negatif ne varsa hepside benim kalemimden çıkmadır. Bu haberleri ilk ben yazdım, mısır olayı başta olmak üzere, gemicikler başta olmak üzere, bunları Türkiye benden duydu hep. Doğrusu Tayyip Bey'den burada hiç bir ters tavır görmedim. Niye yazdın demedi. Hatta arayıp detay bilgi aldığı da oldu. Ama gereğini yapmadığını görünce bu işlerin üzerine gitmediğini görünce güven erozyonu başladı.  Giderek bu desteğim azaldı azaldı sonunda yok oldu. Bazıları diyorlar ki; Sabah Gazetesi'ne el konulmasından sonra senin tavrın değişti. Hayır, Sabah'a el konulmasından önce zaten benim tavrım değişmeye başlamıştı. Sabah Gazetesi'ne elkonduktan sonra tavrım daha net ortaya çıkar oldu. En fazla hukuksuzluğa maruz kalmış birisi olarak  hukuksuzluğun nereye kadar yapılabildiğini gördüm ve iyice tepem attı. Hukuka saygısı olmaması, yani ben Sabah Gazetesi'ne el konulmasına değil Sabah Gazetesi'nin yargı kararı sonrasında geri verilmemesine çıldırdım. Herkes bir idari hata yapabilir. Herkes sahte belgelerle yola çıkıp bir takım yanlışlar  yaptırabilir kamu kurumlarına ama böyle bir olay ortaya çıktıktan sonra arkasından da hala hukukun gereğini yerine getirmiyorsa, hukuka saygı yoksa bir yönetimde ciddi zaaftır. Benim tepkimin artmasının sebebi odur. Kendi hukukunu korumayan, başkasının hukukunu da koruyamaz. Ben nasıl başkasının hukuku için savaş verdiysem, kendi hukukum için de savaş veriyorum. Hukuk, hak hepimize lazım. Demokrasi illa seçim demek değildir yani seçim, check balance, kuvvetler ayrılığı, yargının denetim gücü olmadan demokrasi palavradır. Seçime gidersiniz, Saddam'ı da seçiyordu herkes, O yüzden ben desteğimi çektim Tayyip Erdoğan'dan, hissettiği desteğimi. Yarın doğru bir iş yaptığında yine ben desteklerim. Alkışlarım. AB projesine gaz versin yine sahip çıkarım. Ama bugünkü otoriter görünümüne destek olmam. Yolsuzlukların üzerine gitmemesine destek olmam. Tayyip Erdoğan'ın bana sempatisine gelince. Doğrusu benim de ona bir sempatim vardır her zaman.  Keşke Tayyip Bey, ilk günlerde söylediği gibi, göründüğü gibi, ya da 22 temmuz gece yarısı söylediği çizgide dursaydı derim hep.  Ben Tayyip Erdoğan'ı en sıkışık günlerinde desteklerken de, desteklemezken de kendisinden hiçbir zaman hiçbir talebim olmadı. O da onu biliyor yani benim bütün bunları sadece iyi niyetle yaptığımı yani Tayyip Bey yakınımı işe alın, o ihaleyi verin, şunu şöyle yapın, arsam var imar izni, patronun bir ricası var gibi şeylerim olmadı. Tayyip Bey ile siyaset dışında hiçbir şey konuşmadım ben. Gazeteci siyasetçi ilişkisi dışında hiç bir kelimemiz olmamıştır. Öneride bulunmuşumdur, şunu şöyle yapmak daha iyi olur demişimdir, dinlemişse dinlemiştir, dinlememişse dinlememiştir. O yüzden de biliyor ki; ben dürüst bir insanım. Dürüst insanlara da insanlar kızsalar da saygı duyarlar. Tayyip Erdoğan'ın da bana büyük ihtimalle saygısı vardır diye düşünüyorum, başka birşey değil.

FATİH ALTAYLI, GAZETENİN YAYIN POLİTİKASINI ANLATIYOR

Bu söylediklerinizden yola çıkarak gazetenin yayın politikası ile ilgili bir anlayış da ortaya çıkıyor gibi. Yanılıyor muyum?

Doğrudur. Bu meslekte beni izleyenler bilir ki, benim kimseye sistematik bir karşıtlığım veya yandaşlığım yoktur. Eğriye eğri, doğruya doğrudur. Ben bu kimseye özne olarak karşı olmam. Benim karşıtlıklarım fiilleredir. Bu siyaset için de böyle, ekonomi dünyası için de böyle. Bir örnek vereyim. Halit Cıngıllıoğlu bana hayatımdaki en büyük tazminat davasını açmıştı. Bu dava sürerken Cıngıllıoğlu'nun bankasına el kondu. Türk basınında bu yapılan haksızlıktır BDDK yanlış yapmıştır diyen bir tek ben çıktım. Davamız vardı. Ama bu Halit Bey'in haklı olduğu ya da haksızlığa uğradığı gerçeğini değiştirmiyordu.

Dava ne oldu?

Ben kazandım. Çok sonra sonuçlandı. 

Yayın politikasına dönersek..

Özü budur. Demokrasi, tam ve gerçek demokrasi tek arzumuzdur. İnsan hakları önceliğimizdir. Birey bizim için önemlidir. Vatandaş önemlidir. Mesela şöyle diyebilirim. Eğer kamu ile yurttaş karşı karşıya gelirse ve her ikisi de kendi penceresinden haklıysa biz burada yurttaştan yana oluruz. Bireyden yana oluruz. Keza otorite ile haklar ve özgürlükler karşı karşıya gelirse biz burada haklar ve özgürlüklerden yana oluruz. Otoriteden yana asla olmayız. Avrupa Birliği'ne olan inancımız hala tamdır ve bunun için elimizden geleni yaparız. Beni ve arkadaşlarımı herkes biliyor zaten. Ayinemiz yaptığımız işlerdir, gazetecilik geçmişimizdir. 

KAÇ OTOMOBİLİM VAR BİLMİYORUM. FERRARİ ALMAK İSTİYORUM, PARAYA KIYAMIYORUM

Son sorum, bir ikidir Autoshow'u yazdığınız için, okurlardan yorumlar geliyor araba tutkunuzla ilgili olarak, bugün de bir Ferrari'yi gözünüze kestirmişsiniz. Merak ediyorlar, acaba Fatih Altaylı'nın kaç arabası var?

Bilmiyorum.

Gerçekten mi?

Gerçekten bilmiyorum.
Klasik araba koleksiyonunuz var değil mi?

Evet. Yani bir sürü arabam var ama araba demem ben onlara otomobil derim. Bir sürü otomobilim var ama bunlar benim yıllardır biriktirdiğim ve aslında pek çoğuna da komik sayılabilecek, para sayılmayacak paralara aldığım ama zaman içerisinde uğraşıp didinip, parçalarını sağdan soldan toplayıp hale yola sokmaya çalıştığım, pek büyük bölümünü sokağa çıktığı zaman 5 kilometreden fazla gidince su kaynatan yada frene bastığınız zaman tutmayıp önünüzdeki arabaya çarpma riski içeren, arabalar, otomobiller. Birkaç tane hakikaten çok kıymetli olabilecek otomobilim var, onlarda uzun yıllardır bende ve kıymetlerinin böyle artabileceğini kimse tahmin etmiyordu o zamanlar. Ben onları komik komik fiyatlara almışım Türkiye'den veya yurtdışından. Çok yıllar önce almışım yani. Çocukluğumdan beri otomobil merakım var. Herkes şey sanıyor, Fatih Altaylı köşe yazarı oldu, çok paralar kazandı ki; çok paralar kazanmadım köşe yazarlığından, bazı meslektaşlarımı düşünürseniz. Televizyon yapıyorum, gazete yapıyorum, radyo yapıyorum, bunları senelerden beri yapıyorum, onların kazandığı paraları kazanamadım ama uzun yılların birikimi onlar. Cumhuriyet gazetesinde çalışırken de benim güzel arabalarım vardı, stajyer muhabirdim, o zaman da güzel otomobillerim vardı. Bu merak yani herkes kendi merak ettiği, sevdiği bir şeyi biriktiriyor sonra o merakı değerli bir ürün haline gelebiliyor. Birkaç arabam var yani say deseniz sayısını bilmiyorum ama birkaç otomobilim var ama parayı basıp ver şunu dediğim arabalarım yok yani. İstiyorum olsun, Ferrari almak istiyorum ama kıyamıyorum paraya. Ona o parayı verirsem kızımın okul parasını harcamış olacağım gibi geliyor bana. O yüzden öyle acayip paralar vermem belki emekli olunca, kızım da üniversiteyi bitirirse o zaman alabilirim. Gerçi eşim bu tutkuma çok kızıyor. Hepsini sat, yoksa ben yakacağım falan diyor bazen. Yani benimkisi hayal. Alamam ama olsun. Otomobil zaten hayaldir. Okurlardan bu otomobil tutkusuna kızanlar da var. Ne yapalım, bazı meslektaşlarım gibi saklayayım mı? Gariban pozlarına mı gireyim. Yok vallahi ne otomobili, taksitle aldığım bir Anadol'la geziyorum mu diyeyim. Çapkınlığım yok, kumarım yok, içkim yok, gece hayatım yok. Bir ailem var. Bir de otomobillerim.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*