En olumsuz günlerden geçiliyor

  • Giriş : 13.04.2007 / 00:00:00

Beş yüzyıla yakın tarihinde genellikle iyi giden ilişkiler, seçim kampanyasının etkisi altında sarsıntılar geçiriyor.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Bu durumun 6 Mayıs'tan sonra değişmesi temenni ediliyor

Türk-Fransız ilişkilerinin tarihi eski... İki ülkenin insanları, birbirlerini önce Akdeniz'deki donanmalarıyla öğrenmişler. Bazen çarpışmışlar, bazen tanışmışlar, birbirlerine yardım etmişler.
Diplomatik ilişkilere gelince: Bu, 1525'te başlıyor. Fransa Kralı Birinci François (Fransuva), İmparator Charles Quint'e (Şarlken'e) esir düşüyor. Kralın annesi, Kanuni Sultan Süleyman'a bir mektup gönderiyor. Macaristan'a sefer düzenlenmesini öneriyor.
Kanunî de zaten, Avrupa dengesini kendi lehine çevirmeyi düşünmektedir. Macaristan seferine başlıyor. Viyana'yı kuşatıyor.
Bu başarılar, Charles Quint'i zaafa uğratıyor. Türkiye'yle Fransa'yı ise birbirlerine yaklaştırıyor.
* * *
Ondan sonra da, gerek ticari açıdan Fransızlara sağlanan ayrıcalıklar, gerekse iki ülkenin bazı alanlarda yaptıkları işbirliği ile, Türk-Fransız ilişkileri, iyi gidiyor.
Aralarında Napolyon dönemine kadar hiçbir çatışma olmuyor. Napolyon'un Adriyatik'teki bazı adaları almasından sonraki çatışmalar da uzun sürmüyor.
Zaten birbirine komşu olmadıkları için karşı karşıya geldikleri hallerde bile, o zamanın savaş koşulları içinde, birbirinin ülkesine girip halkına zarar vermeleri ihtimali yok.
* * *
18'inci yüzyıl sonlarında ve 19'uncu yüzyılın başlarında iş değişiyor. Fransa, Osmanlı İmparatorluğu'nun kontrolü altındaki ülkelerdeki ulusal bağımsızlık hareketlerini destekliyor.
Birinci Dünya Savaşı'nda ise Türkiye'yle Fransa, ilk defa doğrudan doğruya karşı karşıya geliyorlar. Savaş sonunda Osmanlı toprakları paylaşılırken, Fransa, Suriye ve Lübnan'ı kaplayan bölgeyi eline geçiriyor. Adana ve havalisinde de işgal kuvveti olarak rol alıyor.
Ama burada şunu hatırlamalı: Kurtuluş Savaşı sırasında, Türkiye, karşısındaki devletlerden en önce Fransa'yla anlaşmaya varmıştır. Bu anlaşma üzerinde de Fransız işgal kuvvetleri Anadolu'yu terk etmiştir. İhtilaflı kalan Hatay sorunu da, İkinci Dünya Savaşı öncesinde, Türkiye'yle Fransa, Almanya ve İtalya'ya karşı ittifak protokolü imzalarken çözüme bağlanmıştır.
Özetle: Türkiye ile Fransa'nın 500 yıla yakın bir dönem boyunca aralarındaki ilişkiler, genellikle olumlu gitmiştir.
Hele siyasetin dışında, kültürel, sosyal, ekonomik ve ticari alanlardaki ilişkiler, zaman zaman iki ülkenin de yararına olan gelişmeler göstermiştir.
* * *
Şu sırada ise, o ilişkilerin sarsıntıda olduğu, bu seçim kampanyası sırasında bir kere daha görülüyor.
Cumhurbaşkanı adaylarından hiçbiri, Fransa'nın Türkiye politikasında, görev süresi sona eren Chirac'ın temsil ettiği siyasi çizgiyi sürdürecek gibi görünmüyor.
Chirac'ın çizgisi şöyleydi:

1) Fransa, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliğini destekliyordu. Gerçi bunu, sonradan bir referanduma bağlamıştı. Ama Türkiye ile AB arasındaki müzakerelerin uzatılmasına, razı olsa bile, hiç olmazsa kendisi aktif olarak destek vermiyordu.

2) Ermeni konusunda, son yasa gibi bir hukuk ucubesinin ortaya çıkmasından yana görünmüyordu. Fransa'daki Ermeni lobisinin destekcileri Chirac'ın partisinde de vardı. Fakat Fransa, o lobiyi devlet olarak destekler görünmemeye dikkat ediyordu.


Şimdi bu durum büyük ölçüde değişmiştir. Chirac'ın partisinin başkan adayı Sarkozy'nin kampanya sırasında bu konulardaki konuşmaları, Chirac'ın söyledikleriyle tam bir tezat halindedir.
Chirac'ın tutumuna daha yakın ve daha dikkatli sayılabilecek düşünceleri, daha önceki yazılarda belirttiğimiz gibi, bir tek Sosyalist Parti adayı Ségolène Royal dile getirmiştir. Onun dışındaki adayların Türkiye'ye karşı tutumları, dostça olmaktan çok uzaktır.
Tabii, seçim kampanyası koşulları, malûm. Politikacılar, kendi seçmenlerinin eğilimlerini göz önünde tutmak zorunda kalabilirler. Ama, politikacıların Türkiye'ye karşı bu tavırlarının, Fransız seçmenlerinin ne kadarının düşüncelerini temsil ettiği de çok şüphelidir.
Bu yazı dizisini bitirirken dileğimiz, 'ikinci tur'un da tamamlanmasından sonra, Fransız politikacılarının artık Türkiye'yle ilgili olarak, Fransa'nın şimdiye kadarki tutumuyla tutarlı ve Türkiye'nin olduğu kadar, Fransa'nın da çıkarlarına uygun politikalar izlemeye başlamalarıdır.

Yahya Kemal'in Paris'inden bugünün Paris'ine
Yüzyıl önce 'Dünyanın merkezi' sayılan Paris'in o avantajı artık doğal olarak yok. Ama Paris, hâlâ dünyanın en çekici yerlerinden biri. Çünkü yüzyıl önceki özelliğini koruyor

Ünlü şair Yahya Kemal Beyatlı'nın 1904'te 20 yaşındayken Paris'ten babasına gönderdiği kartpostal... Eyfel (Eiffel) Kulesi'nin tepesinde yazmış.

Yanda, Eyfel Kulesi'nin 1904 yılından kalma bir kartpostalı var. Üzerindeki yazı ünlü şairimiz Yahya Kemal Beyatlı'nın... Bu kartpostalı, Paris'ten, Üsküp'teki babasına gönderiyor.
Yahya Kemal, o sıralarda 19-20 yaşlarında bir genç. O zamanki Osmanlı şehri Üsküp'te oturan babası İbrahim Bey onu Paris'e okumaya göndermiş... O 'okuma dönemi'nin nasıl geçtiği, şairin, babasına yazdığı bunun gibi kartpostallardan anlaşılıyor. Belli ki o dönem, okumaktan çok, gezip tozmakla geçmiş.
Yahya Kemal, Paris'i çok beğenmiş... Babasına yazarken, ona zaman zaman gönderdiği paranın yetmediğini de hatırlatarak, Paris'in ünlü yerlerini anlatıyor.
Bu kartpostallardan bir kısmı Yapı Kredi Yayınları'nca güzel bir albüm haline getirildi. Üzerlerindeki yazılar da -yeni harflere çevrilerek- yayımlandı. Yandaki fotoğrafın altında da şu yazı var:
"Bu tahassürname-i nâçizi (hasret ifadeleriyle dolu bu değersiz mektubu) size, gurûbun sarı gölgeleri içinde uyuyan Paris'in 200 metre fevkinden (yükseğinden) yazıyorum. Medeniyetin ebedî bir şehper-i tealisi (yükseliş kanadı) gibi bir daha zemin-i mezellete (alçaklık düzeyine) düşmeyecek olan bir burc-ı deha (deha burcu) üzerinde bulunmaktayım."
Bu girişten sonra, kuleden bakışla, Paris'in görüntüsünü anlatıyor Yahya Kemal:
"Eyfel Kulesi'ni, tabiidir ki işittiniz. Paris, o durâdur mahşer şehri (uzaktaki kalabalığın şehri), müstakim (dümdüz) birer ip gibi uzanan bulvarlarıyla, Operası'yla, Trokadero'suyla, Şanz Elizesiyle, köprüleriyle, hayat-ı içtimâiyeyi (sosyal hayatı) dest-i ihtirasında (ihtiraslı elinde) sarsılan azametiyle (ululuğuyla) rengârenk bir tablo gibi önümde duruyor. Güneş battı. Mektebe gitmek için aşağıya iniyorum. Bu kartpostalı zeminden değil, sema-yı medeniyetten (medeniyet göğünden) alıyorsunuz.
Kemal-i tahassürle (hasretimin büyüklüğüyle) ellerinizden öperim sevgili babacığım."
'Paris'ten oğlunuz Kemal.'
Bu kartpostal, bence üç açıdan ilginç:

1) Dönemin, 'benzetme'leri ve 'süsleme'leri bol, edebi üslubu açısından...

2) Bundan 100 küsur yıl öncesindeki Paris'in, başka birçok örneğindeki gibi, bizim Aydın gençlerimizi ne kadar çok etkilediğini göstermesi açısından...

3) Paris'in o zamanki manzarasının 100 yıldan beri pek değişmediğini hatırlatması açısından...


* * *
Dönemin üslubu, sadece bizim için değil, Fransızlar için de öyle... Ama onu bırakalım. Konumuzun dışında...
Öteki iki konu üzerinde duralım:
O zamanki Paris'in, oraya tüm ülkelerden giden gençler, aydınlar gibi, Türkiye'den gidenleri de kendine hayran bıraktığı belli. Bu doğal bir şey. Paris, o zamanlar, dünyanın merkezi sayılıyor. Sadece New York değil, Londra bile, ona göre uzak ve sönük kalıyor.
Her şeyin en iyisi Paris'te. Kültür, sanat, edebiyat, eğlence, aşk, moda, opera, tiyatro, sergi, müze, kabare, yemek, şarap, kitap, dergi, gazete, hak, hukuk, özgürlük, demokrasi, şiir, marş, müzik... Akla ne gelirse hepsi...
O şehre nasıl olur da hayran olmaz dünyanın başka yerlerinden gelen gençler?.. Ve oradan gönderdikleri kartlarda, mektuplarda o hayranlığını nasıl olur da ifade etmez?..
* * *
Paris'in, Yahya Kemal'in Eyfel'in tepesinden bakarak anlattığı manzarasına gelince... O da tabii, hem şehircilik bakımından, hem de tek tek binaların mimarisi açısından, muhteşem...
Zaten, Yahya Kemal'in babasına gönderdiği diğer kartpostallarda da, bunun tek tek örnekleri var. Birinde Champs Elysee'yi, birinde Opera'yı, bir başkasında Louvre'u gösteren fotoğrafları yollamış babasına...
Peki, gelelim şimdiki Paris'e... Geçen haftadan beri bu sütunlarda 'Seçime Giden Fransa'yı yazmak için yeniden gördüğümüz Paris'e.. Geçen bir yüzyıl içindeki gelişmelerin sonunda, bugün ne durumda?
Bu konuda, özetle şunlar söylenebilir:
Paris'in artık rakipleri de gelişti... Dünyadaki ulaşım imkânlarının artması ve uzaklıkların azalmasıyla, her yere gidiş-geliş kolaylaştı... Paris'in özelliklerinden büyük bir kısmı, artık, başta New York olmak üzere, başka şehirlerde de var.
Konser, tiyatro, müzikal gibi etkinliklerde, evvelce Paris'te kendini gösteren 'ilk'lerden bazıları, başka yerlerde görülüyor. Sofralardaki, Fransız üzümü kaynaklı şarapların büyük kısmı, artık o üzümlerin ithal edilip yetiştirilebilir hale geldiği ülkelerde de üretilebiliyor. Kaliforniya'da, Şili'de, Avustralya'da...
Edebiyat alanında ün kazanan romanların, anıların çoğu İngilizcede yazılıyor. Piyasaya ilk çıkışları da, doğal olarak, ya New York'ta, ya Londra'da oluyor...
* * *
Bu gelişmede, tabii, evvelce dünya dili ve diplomasi dili olarak ilk sırada bulunan Fransızca'nın o özelliğini çoktandır kaybetmesinin büyük payı var... Dünyanın birçok ülkesinde, Fransızca öğrenimi durmaksızın geriliyor. Yerine İngilizce geçiyor. İngilizce bilenlerin büyük bir kısmı da dış gezilerinde İngilizce konuşulan yerlere gitmeyi tercih ediyor.
Özetle, Paris'in, geçen yüzyılın başlarındaki ve büyük kısmındaki 'cazibe'sinin en azından bir kısmını, başka şehirler de kazanmış bulunuyor.
Fakat her şeye rağmen şu var:
Paris, şehircilik açısından, kendisini Paris yapan özelliklerinden hiçbirini kaybetmemiş...
Yahya Kemal'in 'burc-ı deha' diye niteleyip üstüne çıktığı Eyfel Kulesi de, etrafındaki meydan da, karşısındaki Trocadéro da, daha ilerideki Concorde Meydanı da, Opera Meydanı da yerlerinde duruyor... Etraflarındaki tüm cadde ve sokakları ve tüm yapılarıyla, yüzyıl öncesindeki gibi...
Ne Champ Élysées'de (1960'ların sonunda yanıp yeniden yapılan bir bina hariç) cephesi değiştirilen veya katları çoğalan bir yapı var, ne yeşil alanların, yeşil olmaktan çıkarılıp imara açılmışlığı var.
Eski caddeler, eski sokaklar, eski özellikleriyle ve işleviyle yerlerinde duruyor. Eski lokantaların, kahvelerin bir kısmı modaya uygun değişikliklere uğramış olsa bile, bir kısmının adı bile değişmemiş...
Monparnass'ta Yahya Kemal'in gidip oturduğu Closerie des Lila dahil... Saint Germain'de Jean Paul Sartre'ın kahve içtiği Café Les deux Magots ve gene bir edebiyatçılar kahvesi sayılan Café Flore da...
Hele, Louvre'dan Panthéon'a, Invalides'den Luxembourg Bahçesi'ne kadar gezilip görülecek yerler de, o yerlerdeki etkinlikler de, tüm özelliklerini sürdürüyor.
Paris, gelişen tüm aleyhteki koşullara rağmen, herhalde asıl bunun için, Paris olmaya devam ediyor, Fransa da yılda 75 milyon turistin gelip gezdiği ülke olmaya...
(Tabii, bir Türk olarak, insan bunlara bakınca, İstanbul'un 100 yıldan geçtik, 50 yıldan bu yana kaybettiği belirli özelliklerini hatırlıyor ama, o da bugünkü konumumuzun dışında...)

Fransa'nın cumhuriyetleri
Bugünkü Fransız Cumhuriyeti, Fransa'nın 'Beşinci Cumhuriyet'idir. Bunun nedeni 1789 Fransız İhtilâli'nden sonra ilan edilen cumhuriyetlerin, müdahale, savaş veya iç kargaşa gibi nedenlerle 'uzun süreli' kesintilere uğramasıdır. O kesintiler, ilk cumhuriyetten sonra 44 yıl, ikincisinden sonra 18, üçüncüsünden sonra 4 yıl sürmüştür. Sadece dördüncüsünden beşincisine geçilirken kesinti olmamış, demokrasi içindeki bir geçiş dönemi yaşanmıştır.
Bu seçim kampanyasında, bir ara Segolene Royal'in sözleriyle gündeme gelen, yeni bir 'Altıncı Cumhuriyet'e gitme fikri de pek ilgi görmemiştir. Bu ilgisizlik Fransızların artık 'Cumhuriyet'i numaralamaktan bıktığının göstergesi sayılmıştır.
'Seçime giden Fransa'yı anlatırken, zaman zaman ülkemizde de gündeme gelen bu konunun geçmişini özetlemeyi faydalı gördük.

1'İNCİ CUMHURİYET
1792-1804
Meclisin krallığı kaldırıp Cumhuriyeti kuran kararı.

1789 Fransız İhtilâli'nin ilk yıllarında krallık devam ediyordu. Ama 1789'un 20 Ağustos'unda 'İnsan Hakları Bildirisi' yayımlanmış ve kralın yetkileri sınırlanmıştı. Fransa fiilen 'meşrutî' bir krallık olmuştu. 1792'de ise, Fransa, Prusya ve Avusturya'nın saldırısına uğradı. Kral XVI. Louis'nin de, gizli gizli düşmanla ilişki içinde olduğu saptandı. Kral, Prusya'ya kaçarken yakalandı. Krallık lağvedildi ve -21 Eylül 1792'de- Cumhuriyet ilan edildi. Cumhuriyet'in bayrağının mavi-beyaz-kırmızı bayrak, marşının Marsaillaise, dövizinin 'özgürlük, eşitlik, kardeşlik' olduğu kabul edildi. Ama bu Cumhuriyet, ihtilâlcilerin iç mücadeleleri nedeniyle bir türlü yerine oturamadı. Terör dönemlerinden geçildi, ama rejimin, 'Cumhuriyet' adını taşıması 1804 yılında, Napolyon'un kendini imparator ilan etmesine kadar devam etti.

* * * * * * * * * *
2'NCİ CUMHURİYET
1848-1852
Louis Napoléon Bonaparte 2. Cumhuriyet'in ilk ve son başkanı.

1814'te Napolyon'un yönetimden uzaklaştırılmasından sonraki 'krallık dönemi' de 1848'e kadar sürdü. 1848'de Paris'in sokaklarına barikatlar kurarak yeniden cumhuriyet isteyen devrimcilerin zorlamasıyla İkinci Cumhuriyet ilan edildi. Yasama Meclisi'nin ve cumhurbaşkanının, erkek nüfusun katılacağı genel seçimlerle seçilmesi kabul edildi. Cumhurbaşkanlığına Louis Napolyon Bonapart seçildi, ama 1852'de imparatorluğunu ilan etti. Zaten tüm hükümleriyle yürürlüğe girememiş olan İkinci Cumhuriyet Anayasası geçerliliğini kaybetti.

* * * * * * * * * *
3'ÜNCÜ CUMHURİYET
1870-1940
Adolphe Thiers 3. Cumhuriyet'in ilk başkanı.

Üçüncü Cumhuriyet dönemi, Fransız-Alman savaşı sürerken başladı. Dönemin devrimcileri bir yandan Fransa'yı işgal eden Prusya ordularıyla savaşıyorlardı, bir yandan da İkinci İmparatorluk dönemi diktatörlüğüyle... Sonuçta Üçüncü Cumhuriyet'in Anayasası ilan edildi. 1885'ten 1907'ye kadar yeni seçilen meclisler, 'basın özgürlüğü', 'ücretsiz zorunlu eğitim', 'dernek kurma özgürlüğü', 'laiklik' ve 'toplantı özgürlüğü'yle ilgili temel yasalar çıkardı. Daha sonra, 1914'te Birinci Dünya Savaşı'na girip savaşı kazanan Fransa, 1939'da başlayan İkinci Dünya Savaşı sırasında kötü bir dönem geçirdi. 1940'ta Almanya'nın işgali altına girdi. Üçüncü Cumhuriyet bitti. Mareşal Petaine'in başkanlığında, Almanlarla işbirliği yapan totaliter bir 'Alman Devleti' kuruldu.

* * * * * * * * * *
4'ÜNCÜ CUMHURİYET
1944-1958
Vincent Auriol 4. Cumhuriyet'in ilk başkanı.

Fransa, Alman işgalinden kurtulur kurtulmaz yeni bir cumhuriyet dönemine girdi. Parlamenter sistemi yeniden kuran bir anayasa kabul edildi. İşgal sırasında direniş güçlerinin başı olan General De Gaulle başbakanlığa geldi. Fakat partiler arasındaki anlaşmazlıklar ve hükümet krizleri ülkeyi karışıklıklar içine soktu. De Gaulle politikayı bırakıp köyüne döndü.

* * * * * * * * * *
5'İNCİ CUMHURİYET
1958 -
Charles De Gaulle 5. Cumhuriyet'in ilk başkanı.

1958'de ülkede karşıklıklar başladı. Cezayir sorunu yüzünden bir iç savaş tehlikesi başgösterdi. Tehlikelerin önlenmesi için General De Gaulle'ün yeniden göreve çağrılması düşünüldü. Politikacılar, kurumlar ve toplumsal örgütler arasında bu konuda görüş birliği oluştu.
De Gaulle görevi, cumhurbaşkanının yetkilerini artıran yeni bir anayasanın kabulü koşuluyla kabul edebileceğini bildirdi. Bunun gereği yerine getirildi. 'Yarı başkanlık sistemi' diye adlandırılan bugünkü sistemi kuran anayasa hazırlandı ve halkoyuyla kabul edildi.
De Gaulle Cumhurbaşkanı oldu. 1969'a kadar görevinde kaldı. Onu sırasıyla George Pompidou (1969-1974), Valery Giscard D'Estaing (1974-1981), François Mitterrand (1981-1995) ve Jaques Chirac'ın (1995-2007) cumhurbaşkanlıkları izledi.
Chirac'ın yerine kimin geleceği de, önümüzdeki 6 Mayıs'taki 'ikinci tur' seçimiyle belli olacak.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious