Fethullah Gülen'in çağrısı Avrupa kimliğini etkileyecek

Fethullah Gülen'in çağrısı Avrupa kimliğini etkileyecek.8220
  • Giriş : 03.11.2007 / 20:00:00

Görülen o ki Gülen'in diyalog çağrısı İslam âlemi kadar geleceğin Avrupa kimliğini de etkileyecek.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


‘Kuzey İrlanda’ya giden bir Müslüman’la alakalı şu hikâyeyi duymuşsunuzdur. Yolda polis adamı durdurmuş ve ‘Katolik misin yoksa Protestan mı?’ diye sormuş. Adam, Müslüman’ım diye cevap verince polis yeniden sormuş: Katolik Müslüman mısın yoksa Protestan Müslüman mı?’ İngiltere’nin prestijli üniversitelerinden London School of Economics’in konferans salonunda yaptığı konuşmasını bu anekdotla açan Jonathan Lacey’nin maksadı Kuzey İrlandalıların son yıllara kadar hemen her şeyi, ikiye bölen Katolik-Protestan düalizmi üzerinden algıladıklarını göstermekti. Lacey’ın katılımcılarından biri olduğu ve üst başlığı “İslam Dünyası’nda Dönüşüm: Gülen Hareketi’nin Katkıları” olan bir konferansın Kuzey İrlanda’da yaşanan Katolik-Protestan çatışması ile ne alakası olabilirdi?

Güney İrlanda’nın başkenti Dublin’deki Trinity Koleji’nde sosyoloji doktorası yapan Jonathan Lacey, Kuzey İrlanda’nın topu topu 300 kişi olan Türk cemaatinin ülkedeki Katolik-Protestan diyaloguna ve barışın korunmasına yapabileceği katkıyı anlatıyordu çünkü. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin teşvikleri çerçevesinde kurulmuş olan Kuzey İrlanda Tolerans Eğitim ve Kültür Derneği (NITECA) adlı sivil toplum örgütünün faaliyetlerini inceleyen Lacey, NITECA’nın düzenlediği iftar yemeklerinde geçmişin Katolik ve Protestan düşmanları kadar son dönemde ülkeye yerleşmiş olan farklı dinî ve etnik grupların da bulunmasının altını çiziyor ve bu birlikteliğin ancak eski çatışmanın tarafı olmayan bir grup tarafından sağlanabileceğini iddia ediyordu.

İronik gerçek şu ki Lacey sunumunu yaparken Kuzey İrlanda’nın toplumsal çatışmasına söyleminde çözüm bulduğu Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kendi memleketinde terör devam ediyor, Türk savaş uçakları Gabar Dağlarını bombalıyor ve evlatlarını teröre şehit veren halk suçluları sokaklarda, Kürt asıllı vatandaşlarda arıyordu. PKK terörüne karşı İsrail’in demir yumruk modelini benimseyenlerin karşısına da Kuzey İrlanda’da İngiltere’nin IRA ile yaptığı İyi Cuma Anlaşması’nı model olarak sunan liberaller kurulmuştu. Oysa işte bizzat Kuzey İrlanda’dan bir gözlemci çözümün kendi modellerinde değil Anadolu’dan gelen diyalog modelinde olduğunu söylüyordu. Bu ironi eğer Gülen Hareketi’nin toplumsal ve küresel barışa katkısı Kuzey İrlanda özeliyle kısıtlı kalmış olsaydı anlaşılabilir veya en azından görmezden gelinebilirdi. Ancak kürsüye gelen hemen her konuşmacı Gülen Hareketi’nin teröre, kültürel yabancılaşmaya, iç çatışmalara, din temelli uzlaşmazlıklara ve postmodern bireyin iç huzursuzluğuna ne denli etkili bir antikor üretmiş olduğunu anlatmışlardı. Görülen acı gerçek o ki dünyanın dertlerine merhem üreten Anadolu Müslümanlığı kendi dertlerine çözümü başarısızlığı binlerce kez ispatlanmış sözümona çözümlerde arıyordu.

TERÖR HASTALIĞI İÇİN ÇARE: GÜLEN MODELİ

İngiltere’nin başkenti Londra’da yapılan “İslam Dünyası’nda Dönüşüm: Gülen Hareketi’nin Katkıları” başlıklı konferansa dünyanın dört bir köşesinden, her biri alanında uzman 49 akademisyen katkı yaptı. Tebliğler farklı başlıklar altında sunulmuş olsa da, gelinen son nokta hep Gülen Hareketi’nin medeniyetler arası çatışmaya sunduğu çözümde, hareketin sivil toplumun güçlendirilmesine ve bir barış kültürünün oluşturulmasına yaptığı katkıda buluştu. Konferansa editör olarak da katkı veren Derby Üniversitesi’nden Prof. Paul Weller, İngiltere’yi sarsan 7 Temmuz intihar saldırılarından sonra baş gösteren İslam’ı ‘iyi İslam kötü İslam’ diye sınıflandırma gayretlerinin beklenenin tersine bir etki vereceğini iddia ederek çıktı kürsüye ve İngiliz Müslümanlar arasında görülen terör eğiliminin ancak İslam’ın kendi içinden çıkan ve İslami terminolojiyi kullanan Fethullah Gülen Hocaefendi gibi isimlerin söylemleriyle tedavi edilebileceğini kaydetti. Gülen’in dünyayı radikal akımların yaptığı gibi Darülislam ve Darülharp olarak ikiye bölmediğini, bütün bir dünyaya Darülhizmet olarak baktığını hatırlatan Weller, Gülen’in söyleminde ve yetiştirdiği gençlerde gözlenen ‘sivil tavır’ ve sağlam İslamî kimliğin İngiltere Müslümanlarının ihtiyaç duyduğu bir erdem olduğunu söyledi. İngiltere’de sayıları az da olsa Türk Müslümanların Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olması durumunda çok daha etkin bir gruba dönüşeceğini hatırlatarak, bu durumda Gülen’in fikir babalığını yaptığı Anadolu Müslümanlığının Avrupa Müslüman kimliğinin oluşumunda etkin bir rol oynayabileceği ümidini dile getirdi.

Shanthikumar Hettiarachchi de Prof. Weller’in ümit olarak dile getirdiği rolün kaçınılmaz olduğu görüşünde. Ona göre Avrupa’da Türkiye Müslümanlığı ile Güney Asya İslam’ının karşılaşmasından ortaya çıkacak sentezin Avrupalı Müslüman kimliğini belirlemesi kaçınılmaz. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Müslümanların kendilerini yeniden keşfetmeleri ve MüslümanlarıN önceki kuşakların dayattıkları içe kapanma ve suçluluk duygusundan uyanmalarını sağlama anlamında büyük bir deha olduğunu söyleyen Hettiarachchi, Türkiye Müslümanlığı ile Güney Asya Müslümanlığı arasındaki Avrupalı sentezin Avrupa’yı Müslümanlar için ‘evden uzakta bir ev’e dönüştürmekle kalmayacağını, aynı zamanda Avrupa’ya yeni bir ruh kazandıracağını iddia ediyor. Ona göre Hırvatistan’la birlikte Türkiye’nin de katılmasıyla 27 ülkeye genişleyecek ve nüfusunun beşte birini Türk Müslümanların oluşturacağı bir AB’nin Gülen Hareketi’nin sağladığı köprü kurma rolüne muazzam bir ihtiyacı var. Bu rol başarıyla yerine getirilebilirse Avrupalı kimliği de yeniden tanımlanmış olacak.

Prof. Weller’i İngiltere’nin Leicester Üniversitesi’nin misafir öğretim görevlisi Dr. Asaf Hussain “Britanya’da Terör ve Politika Yapıcıların Seçeneği: Gülen’in Fikirleri” başlıklı sunumuyla destekliyor. Hussain, İngiltere hükümetinin 7 Temmuz saldırıları sonrasında benimsediği bütün terörle mücadele yöntemlerinin ‘önleyici yöntemler’ sınıfına dâhil olduğunu, oysa benimsenmesi gerekenin ‘yok edici yöntem’ diyebileceğimiz ideolojik mücadele olduğunu söylüyor. Tony Blair yönetiminin teröre karşı benimsediği “Engelle, Takip et, Koru ve Hazırlıklı ol - Prevent, Pursuit, Protect and Prepare” stratejisinin işe yaramadığının Gordon Brown hükümeti tarafından da görüldüğünü öne süren Hussain, terörist yetiştiren ‘Fundamentalist İslam’ın karşısında Fethullah Gülen gibi isimlerin temsilciliğini yaptığı ‘Münevver İslam’ın desteklenmesi gerektiğini söylüyor.

Ne gariptir ki Weller ve Hussain’in politikalarını eleştirdiği İngiltere Hükümeti’nin benimsediği Terörle Mücadele Yasası kısa bir müddet sonra Türkiye tarafından da benimsenmiş, İngiltere’de güvenlik için hakların kısıtlandığını öne süren Türk hükümeti benzer kısıtlamaları kendi Terörle Mücadele Kanunu’nun unsurları haline getirmeye çalışmıştı. Oysa biri dinlerarası diyalog uzmanı Hıristiyan bir profesör, diğeri radikal dinî akımlar ve terör üzerine dünya çapında uzman kabul edilen Müslüman bir akademisyen olan iki İngiliz vatandaşı, kendi hükümetlerinin yanlış politikalarının karşısında bir Türk âliminin kuşatıcı söylem ve aksiyonunu koymuşlardı.

MEDENİYETLER ÇATIŞMASINDAN MEDENİYETLER DİYALOGUNA

Dr. Hussain, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bakış açısının desteklenmesini sadece terörle mücadele eden İngiliz hükümetine yardımcı olacağı için tavsiye etmiyor. Ona göre, böylesi bir destek bizzat İslam’ın ve Müslümanların işine yarayacak: “Eğer Gülen’in Müslüman olmanın ne anlama geldiği hakkındaki görüşlerini yaygınlaştırabilir ve Müslümanları yeniden otantik İslam’a kazandırabilirsek, o zaman sadece İslam’ı terörist ideoloji ve retoriğin prangalarından kurtarmış olmayacak, aynı zamanda Britanya’da yaşayan Müslüman cemaatler arasında yapıcı bir vatandaşlık anlayışının yerleşmesini de sağlamış olacağız.”

Hussain bir Türk’ün hem de bir Türkiye Müslümanlığı’ndan bahsederek kurduğu diyalog felsefesinin İngiltere’de ne kadar taban bulabileceğinin sorgulanacağının farkında olsa gerek ki sözlerini Fethullah Gülen Hocaefendi’nin etnik kimliğinin onun camilerde kimlik arayışı içinde dolaşan genç İngiliz Müslümanların kalplerine hitap etmesine bir engel olmadığı, zira bu İslam’ın tam da 15 asır önce her ırktan insanın kalbine ulaşmayı başaran otantik İslam olduğu ifadeleriyle bitiriyor.

Nitekim konuşmacılardan Londra Üniversitesi’ne bağlı King’s Gollege’da öğretim görevlisi Bill Park tam da Gülen Hareketi’nin baskın bir Türk karakteristiği sergilemesine rağmen nasıl evrensel bir harekete dönüşebildiğini sorguluyor çalışmasında. Ona göre Gülen Hareketi eğitim kurumları açma aşamasından kültürlerarası diyalog kurumları açma aşamasına geçtiğinde evrenselleşmişti.

Gülen Hareketi’nin ortak hafıza oluşturma mekanizmalarını inceleyen Prof. Marcia Hermansen ise bu evrenselleşme sürecinin Hocaefendi’nin odasındaki harita anekdotunda sembolize edilebileceğini söylüyor. Hermansen’e göre Hocaefendi’nin bir zamanlar odasında asılı olan Osmanlı haritasını kaldırıp yerine bir dünya haritası astırması, daha sonra da bunu uzaydan çekilmiş bir dünya fotoğrafıyla değiştirmesi hareketin aksiyon ufkunun zamanla nasıl genişlediğinin güzel bir göstergesi.

Küreselleşen dünyada terörle mücadelenin yerele has kalamayacağı, mücadelenin bütün dünya çapında yapılması gerektiği artık kabullenilmiş bir gerçek. Barış ve Çatışma giderme teorileri teröre karşı dünyanın neresinde olursa olsun atılan başarılı bir adımın, hayata geçirilen başarılı bir projenin dünyanın her yerinde etkisini göstereceğine inanıyorlar artık. Bir de dünyanın her yerinde etkisini gösteren ve çatışma potansiyelini artıran tezler var. Samuel Huntington’un Medeniyetler Çatışması bunlardan biri.

ABD’nin Alabama Eyaleti’nde bulunan Auburn Üniversitesi’nden Prof. Richard Penaskovic, Londra’daki konferansa “Gülen’in Medeniyetler Çatışması Tezine Cevabı” başlıklı bir tebliğle katıldı. Penaskovic sözlerine, “Eğer Huntington Batı medeniyetinin baş destekçisi ise, Sayın Gülen onun, ılımlı İslam’ın sözcüsü veya şampiyonu görevini gören karşıtıdır.” ifadeleriyle başladı. Samuel Huntington’un artık tez olmaktan çıkmış, kendi kendini doğrulayan bir kehanete dönüşmüş Medeniyetler Çatışması söylemini özetleyen Penaskovic, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu söylemin karşısına “hoşgörü, dinlerarası diyalog ve karşılık beklemeyen sevgi” kelimeleriyle özetlenebilecek bir cevapla çıktığını anlattı. “Huntington’un çatışma gördüğü yerde Gülen barış görür. Huntington İslam ile Batı’nın ilişkileri konusunda kararlı bir pesimist görüşe sahipken, Gülen ümit ve optimizmden bahseder. Bu iki bakış açısı arasındaki farkı neye bağlayacağız? Benim cevabım şu: Eğer Huntington dünyayı bir siyaset bilimcisi olarak görüyorsa, Gülen aynı dünyaya kendi Müslüman inancının penceresinden bakıyor.” şeklinde konuşan Prof. Penaskovic sunumunu tamamlarken sorduğu “Peki hakikat ne? Huntington’un iddia ettiği gibi bir medeniyetler çatışması mı olacak, yoksa Gülen’in vizyonuna uygun olarak 21. yüzyıla bir ‘medeniyetler diyalogu’ asrı olarak mı bakmalıyız?” sorusuna “Benim sempatim net bir şekilde Gülen’in görüşleriyle örtüşüyor.” cevabını verdi.

John Carroll Üniversitesi’nden Prof. Zeki Sarıtoprak, Prof. Penaskovic’in “hoşgörü, dinlerarası diyalog ve karşılık beklemeyen sevgi” kelimeleriyle özetlediği Gülen’in barış projesini yine Gülen’den aldığı Altın Nesil kavramıyla açıkladı. Sarıtoprak, Gülen’in eğitim yoluyla yeryüzüne kalıcı bir barışı getirecek, sevgiyi sevecek, nefretten nefret edecek bir nesil yetiştirmeye çalıştığını anlattı.

Din, kültür ve medeniyetler arası diyalog da çatışma da son tahlilde “kendi” ve “öteki” kavramları arasındaki ilişkiye; bir bireyin, cemaatin, toplumun veya medeniyetin kendisini nasıl algıladığı ve ‘öteki’ni kendi kimliğinin içine mi, yanına mı yoksa karşısına mı koyduğu sorusunun cevabında belirlenir. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin söyleminde “öteki” algılayışının yerini ve bu algılayışın Gülen Hareketi’nin kültürlerarası diyaloga katkısını inceleyen Bükreş Dimitrie Cantemir Hıristiyan Üniversitesi’nden Doç. Dr. Irina Vainovski-Mihai, Gülen’in asıl başarısının “kendi” ve “öteki” arasındaki sınırları yok etmesi olduğunu iddia etti. Gülen’in “ne yaptıysak kendimize yaptık” sözünde özetlenen ‘öteki’nin tecrübesini ‘kendi’ninleştirme yaklaşımının yapıcı bir diyalogun, ‘kendi’sini kaybetmeden ‘öteki’nden istifade etmenin ön şartı olduğunu söyleyen Vainovski-Mihai, Gülen’in bu başarısını İmam Gazali ve Mevlana Celaleddin Rumi gibi tasavvuf öncülerine borçlu olduğu düşüncesinde. Gülen’in söyleminde ‘öteki’ne saygının ‘kendi’ne saygıyla özdeşleştirilmiş olduğunun altını çizerek, Oryantalist ve Huntingtoncu söylemde dünyayı “ben” ve “öteki” kutuplaşmasından ibaret gören yaklaşımın eninde sonunda “bana karşı öteki” noktasına ulaştığını ve çatışmayı kaçınılmaz kıldığını düşünüyor.

Vainovski-Mihai’ye göre Gülen’in dünya barışına önemli bir başka katkısı da meta-anlatımların etkisinden arınmış bir “öteki” anlayışını geliştirmiş olması. Vainovski-Mihai, Robert A. Hunt’dan ödünç aldığı meta-anlatım kavramını şöyle özetliyor: “Bu Batı medeniyetinin öteki medeniyetleri onların kendilerinden daha iyi anlayabildiğini iddia etmesi problemidir. Buna göre bilim dini, dinin kendini anladığından daha iyi anlar. Hıristiyanlık diğer dinleri onların kendi anladığından daha iyi veya İslam Hıristiyanlığı Hıristiyanların kendilerini anladığından daha doğru anlar. Böylesi bir meta-anlatım yaklaşımı diyalogu kökten gereksiz kılar, çünkü ötekini dinlemeye ihtiyaç kalmamıştır.” Vainovski-Mihai, Hocaefendi’nin meta-anlatımı reddetmesinin ona ve takipçilerine karşılarındakinin yanlış olduğunu düşündüklerinde dahi onlardan bir şey öğrenebilme erdemini kazandırdığını düşünüyor ve böylesi bir yaklaşımın Oryantalist ve Huntington’cu tezleri alaşağı edeceğini öngörüyor.

Connecticut Üniversitesi’nde doktora adayı olan Mustafa Gürbüz, Vainovski-Mihai’nin gözlemlerini destekleyen sunumuna ilginç bir boyut da eklemiş. Gürbüz’e göre kendi kimliğini ‘öteki’nin düşmanlığı üzerine kurgulayan pek çok İslamî diriliş hareketinin aksine Gülen Hareketi kimliğini ‘cehalet, parçalanmışlık ve fakirlik’ üçlüsünün düşmanlığı üzerine kurgulamıştı. Gürbüz bu bilinçli düşman seçiminin apolitik bir kafa yapısının oluşmasında etkin olduğunu düşünüyor. Diğer taraftan Gülen Hareketi’nin Yeni Sosyal Hareketlerde olduğu gibi çatışmacı bir metot yerine “moral muhalefet” denilebilecek bir strateji geliştirdiğini söyleyen Gürbüz, hareketin bu muhalefeti karşıt görüştekilerle “diyalojik” bir empati ilişkisi geliştirerek hayata geçirdiğini söyledi.

Konferansa “Terör Asrında Fethullah Gülen’in Faaliyetleri ve Pasif Direnişin Rolü” başlıklı bir tebliğle katılan Leeds Metropolitan Üniversitesi’nden Dr. Steve Wright, Gülen’in söylem ve pratiğini pasif direnişin fikir babalarından Gandhi ve Tolstoy gibi isimlerle ve modern dönem barış kültürü teorisyenlerinden Prof. Paul Smoker ve Dr. Linda Groff’un eserleriyle karşılaştırdı. Smoker ve Groff’un barış kültürünün savaşın olmamasından ibaret olmadığı, gerçek bir barış kültürünün ancak yönetimin yapısal olarak şiddet içermediği, şiddetsizliğin aile içi ve bireysel seviyeye kadar indirilebildiği, insanın sadece diğer insanlarla değil doğayla da barış içinde olduğu ve iç barışla dış barışın birbirini destekleyecek şekilde var olabildiği bir ortamda gerçekleşebileceği yönündeki çağrılarının tamamının Gülen’de karşılığını bulduğunu söyleyen Wright, Hocaefendi’nin onursal başkanlığını yürüttüğü Gazeteciler Yazarlar Vakfı bünyesinde kurulan Abant Platformu’nu da 1950’lilerde kurulan ve nükleer bir savaşı önlemek için gösterdiği faaliyetleri sayesinde hem Vietnam Savaşı’nın hem de Soğuk Savaşın sona ermesinde etkin bir rol üstlenen Pugwash Hareketi’ne benzetti. Wright konuşmasını, “Şu anda bu hareketin üyeleri olan pek çok öğretmen, düşünür ve destekçinin yeryüzünde geleceğin yeni barış kültürlerini oluşturmak için neler yapmaları gerektiği konusunda kafa yorduklarından eminim.” sözleriyle bitirdi.

BİR SİVİL TOPLUM HAREKETİ

Türkiye’den binlerce kilometre uzakta onlarca ayrı ülkeden gelmiş akademisyenin Türkiye Müslümanlığının dünya barışının tesisine yaptığı katkıyı incelemeleri Türkiye için gurur verici muhakkak. Ancak konferans sürerken Anadolu’da derin bir ayrışmanın yaşanmakta olduğu, Doğu ve Güneydoğu’dan göç eden vatandaşlarımızın Ege sahillerindeki şehirlerde ‘istenmeyen’ unsurlara dönüştüğü veya İstanbul’un Gazi Mahallesi’nde olduğu gibi mahallelerini gettolaştırdıkları ve genel toplumdan koptukları gerçeği ile bu gurur nasıl yan yana koyulabilir? Dünyaya barış mesajları taşıyan Anadolu insanının anavatanının bir barış kültürüne ne kadar da ihtiyacı var!

Çatışma potansiyeli olan toplumlarda bir barış kültürünün egemen olmasının en temel şartının güçlü bir sivil toplum olduğu evrensel kabul gören bir gerçek. İngiltere merkezli İslamofobi ve Irkçılık Karşıtı Forum’da araştırma görevlisi olan Dr. Wanda Krause, Gülen Hareketi’nin katkısını tam da bu noktadan ele almış. Sivilliğin tanımlanmış dört ana unsurunun -hoşgörü, işbirliği, karşılıklılık ve güven- tamamının Gülen Hareketi’nin temel prensipleri olduğunu söyleyen Krause’a göre, bu hareketin ideolojik kırılma noktalarının, terör ve ırkçı eylemlerin arttığı bir dönemde karar alıcıların ve politika yapıcıların vazgeçemeyeceği bir hazine olması gerekiyor.

Dr. Krause, Gülen Hareketi’nin bu potansiyelinin siyasi kurumlar tarafından henüz keşfedilememiş olmasının sebeplerini de incelemiş. Araştırmacıların İslam tabanlı örgütlenmeleri sivillik kavramıyla yan yana koymakta gösterdikleri çekincenin iki temel sebebi var: Batı’daki çalışmaların temelde İslamcı radikal örgütlerin üzerine yoğunlaşmış olması ve kronik bir hastalık gibi kendini yineleyen Oryantalist önyargılar. Krause, bu önyargılar sebebiyle aslında tam bir sivil toplum hareketi olan Gülen Hareketi’nin ve diğer İslamî tabanlı sivil toplum hareketlerinin sivillik algılayışının dışına itilmesinin bizzat terörist ve ırkçı akımlara hareket alanı sağlayacağını söylüyor. Güneydoğu’nun sokaklarında gezmiş bir insanın Wanda Krause’u dinlerken bu sokaklarda kendine hayat alanı bulamayan sivil toplumun boş bıraktığı alanın nasıl da PKK ve Hizbullah’ın ‘genç avına çıkmış’ propagandacılarına kaldığını hatırlamaması mümkün değil…

Gülen Hareketi’nin sivil toplumun gelişmesine yaptığı katkıyı ‘sosyal sermaye’ kavramı üzerinden inceleyen Utah Üniversitesi’nden Etga Uğur, Gülen Hareketi’nin tam bir sivil toplum hareketi olduğu görüşünde. Çalışmasını Abant Platformu üzerine yoğunlaştıran Uğur, Platformun faaliyetlerinin toplumun farklı kesimleri arasında köprü kurma ve çatışmayla mücadele anlamında dinin nasıl kullanılabileceğinin güzel bir örneği olduğunu söylüyor. Abant Platformu’nda sağlanan diyalog ve uzlaşmanın tabu olarak görülen sosyal problemleri dokunulmazlıktan çıkardığını ve böylece sosyal problemleri siyasal alanın dışına, sivil alana taşıdığını söyleyen Uğur, paradoksal görünse de bu sivil alana kayışın politikacılara daha fazla hareket alanı sağladığını düşünüyor.

Gülen Hareketi’nin sosyal ve manevi sermayesi üzerine bir sunum yapan Fatih Üniversitesi’nden Doç. Dr. Talip Küçükcan da hareketin sosyal bağlantılarını ve manevi sermayesini üretici projelere dönüştürmekteki başarısının altını çiziyor. Geçmişte manevi ve dinî hareketlerin toplumu dönüştüren sivil toplum örgütlerine, medya ve modern eğitim müesseselerine karşı kayıtsız kaldığını söyleyen Küçükcan, Gülen Hareketi’nin bu anlamda özgün bir başarı sağladığı kanaatinde. Fukuyama’nın sosyal sermayenin liberal bir demokrasinin olmazsa olmazı olduğu tespitini aktaran Küçükcan, bu anlamda Gülen Hareketi’nin Türkiye’nin ve İslam dünyasının demokratikleşmesinde gerekli olan sosyal sermayeyi sağladığını düşünüyor.

DÜNYAYA MODEL

Türkiye’nin İslam dünyasına model olabileceği yönündeki söylemin genelde ya bir Amerikan projesinin uzantısı veya Türk özgüveninin patlaması olduğuna inanılır. Buna karşılık Londra’daki konferansa katılan akademisyenler Gülen Hareketi’nin dönüştürücü etkisinin dışarıdan ve dayatmacı değil, bizzat eğitim yoluyla ve gönülden gönüle ulaşan bir mesajla sağlandığının altını çiziyorlardı.

Gülen Hareketi’nin Güneydoğu Asya’daki İslam anlayışının üzerindeki etkisini inceleyen Mohamed Nawab Osman, Singapur’da açılan Türk Kültür Merkezi’nin ramazan iftarlarında Müslümanlarla gayri-müslimleri bir araya getirmesinin zaman içinde diğer Müslüman grupları da etkilediğini anlatıyor. Viyana Üniversitesi’nden Philip Brukmayr da Kamboçya’da açılan Phnom Pehn Türk Okulu’nun etkilerini incelemiş. Bu ülkedeki Chams Müslümanlarının göçmen ve Budist çoğunluktan neredeyse tamamen kopuk bir hayat ve eğitim anlayışlarının olduğunu söyleyen Brukmayr, ülkede Türk okullarının açılmasıyla Müslümanların Budistlere de hitap eden bir sosyal yatırım yapabileceğinin görüldüğünü ve bunun Chams Müslümanlarının kendilerini ülkenin bir parçası olarak görmelerini sağlayan önemli bir dönüşüm olduğunu söylüyor.

Konferansa Güney Afrika’dan katılan Arap Dili ve İslam Felsefesi profesörü Yasien Mohamed, Cape Town’da bulunan Uluslararası Star Lisesi özelinde yaptığı gözlemleri üzerinden Fethullah Gülen Hocaefendi’nin eğitim teorisinin Güney Afrika Müslümanlarının ahlaki değerlerinin kalkınmasına ve iç barışa yaptığı katkıyı ele aldı. Güney Afrika’daki Türk okullarının daha önce ülkede var olan seküler okullara da, İslami okullara da bir alternatif oluşturduğunu söyleyen Mohamed, seküler eğitim ortamı içinde evrensel ahlaki değerlerin yaşanarak öğretilmesini övüyor ve bu okullarda okuyan çocukların seküler okullarda okuyan ve hiçbir dinî ve ahlâkî değerin eğitimini almayan çocuklara kıyasla da, İslami okullarda okuyup çokkültürlü Güney Afrika realitelerinden kopuk yaşayan çocuklara kıyasla da toplumsal hayatta daha yapıcı ve başarılı bireyler olarak yetiştiklerini dile getiriyor. Türk okullarında Müslüman çocukların Hıristiyan, Afrikalı, Yahudi ve Hindu çocuklarla birlikte eğitim görüyor olmalarının önemine vurgu yapan Mohamed, öğretmen seçiminde de toplumdaki çokkültürlülüğün yansıtılmasının iç barışa yaptığı katkıya değiniyor. Mohamed bu okulların kısıtlı sayılarına rağmen sadece Güney Afrika için değil, Müslümanların azınlıkta yaşadığı bütün toplumlar için bir rol model olabileceğini düşünüyor.

Gülen Hareketi’nin İslam ülkelerinde faal olmadığı, dolayısıyla da söyleminin bu ülkelerde etkili olamayacağı yönündeki eleştiri iyi bilinir. Essex Üniversitesi’nde doktora öğrencisi olan Özcan Keleş, bu eleştirinin temelsiz olduğunu iddia ediyor. İslam Konferansı Örgütü’ne üye 57 ülkenin 42’sinde Gülen Hareketi’nin aktif olduğunu ve bunların her birinde en az bir Türk okulunun bulunduğunu vurgulayan Keleş’e göre, genelde Gülen Hareketi özelde de Fethullah Gülen Hocaefendi bizzat kendisi Arap Müslüman dünyasında da ilgiyle izleniyor. Son dönemlerde Arapça yayımlanan Hira adlı dergiyle söz konusu hareket, Arap dünyasının entelektüel kesimine de ulaşmayı başardı. Keleş’e göre bu ulaşım Gülen Hareketi’nin İslam’ın özünden bularak ihya ettiği insan hakları gibi değerlerin Arap dünyasında da yayılmasında etkili olacak.

Eğitim dağdaki teröristleri sadık vatandaşlara dönüştürebilir mi? Her derdin devasını eğitimde gören Gülen Hareketi eli silahlı ve gözünü kan bürümüş bir teröristin karşısında bir çözüm sunabilir mi? Londra Konferansı’nın hemen bütün katılımcılarına göre Gülen Hareketi bir çözüm sunamıyorsa eğer, başka hiçbir yöntem veya yaklaşım da bir çözüm sunamıyor.

Toplumsal her problemin merkezinde insanı gören ve çözümü insan-ı kâmili yetiştirmekte bulan Gülen Hareketi kısa vadede diyalog, uzun vadede de barış kültürü oluşturma potansiyeline sahip. Birmingham Üniversitesi’nden Prof Ian Williams, Türkiye, Asya, Kafkaslar, Afrika ve ABD’deki Gülen Hareketi okullarının öğretimin yanı sıra terbiyeye verdiği önemin altını çiziyor ve öğretmenlerin birer rol model olarak eğitilmelerinin önemine vurgu yapıyor. Gülen Hareketi’nin yetiştirdiği kuşağın zülcenaheyn olduklarını, yani kalp-kafa bütünlüğünü yakalamış, inançlı bilim adamları olduklarını vurgulayan Williams, bu okullarda günlük eğitimin bir tür maneviyat kazandığını, lâdini eğitimin manevi bir gayretle yerine getirildiğini gözlemlemiş. Bunun topluma katkıda bulunan erdemli bireylerin yetişmesinde önemli bir rol oynadığını dile getiriyor: “Fethullah Gülen’in yazılarından ve örneğinden hareketle onun adıyla anılmaya başlayan eğitim hareketi paradoksal bir şekilde lâdini eğitim veren ama bunu ahlaki motivasyonla yapan ve kendisine hedef olarak insanlığın güzele doğru dönüşümünü benimsemiş bir harekete dönüşmüştür.”

Londra Konferansı’nda sunulan iki çalışma özellikle ilgi çekiciydi. Çünkü bunlar teoriden çok Gülen Hareketi’nin eğitim kurumlarının pratikteki etkileri üzerine yapılan gözlemlere dayanıyordu. Gülen Hareketi’nin eğitim üzerinden barış kültürü oluşturma felsefesinin pratikteki uygulamalarından Kırgızistan’daki Sebat Eğitim Kurumları örneğini inceleyen İbrahim Keleş, bu okulların bir taraftan öğretmen çeşitliliği sayesinde öğrencileri küresel düşünceye, diğer taraftan demokratik kültüre alıştırdıklarını söylüyor. Sebat Eğitim Kurumları’ndan mezun olan öğrenciler üzerinde yapılan bir dizi anketin sonuçlarını paylaşan Keleş, bu okul mezunlarının sorumluluk, saygı, başkalarını dert edinme, hoşgörü, işbirliği ve sadakat duygularına verdikleri önemin devlet okullarından mezun olan öğrencilere kıyasla gözle görülür bir şekilde daha fazla olduğunu tespit etmiş.

Keleş’in tespitlerine göre Türk okullarının mezunlarının maddi refah beklentileri yaşıtlarına kıyasla daha düşük, zor durumdakilere yardım ve anlamlı bir hayat görüşü geliştirmeye verdikleri önem ise çok daha yüksek. Yine bu öğrenciler devlet okullarında okuyanlara kıyasla toplu taşıma araçlarında ücret ödemekten kaçmak, vergi kaçırmak ve görevi sırasında rüşvet almak gibi suçlara karşı daha hassaslar ve kürtaj, boşanma, ötanazi, intihar ve çok evliliği de yaşıtlarına oranla daha az kabullenilebilir buluyorlar. Keleş’in bir başka ilginç bulgusu da Sebat Eğitim Kurumları mezunu olan öğrencilerin kendilerini bir dünya vatandaşı, yerel cemaatlerinin bir üyesi, Kırgız milletinin bir parçası, Avrasya’nın bir parçası ve otonom birer birey görmek hususlarının tamamında devlet okullarında okuyanlardan daha üst düzey bilinç seviyesinde oldukları. Bu bulgu tam da Gülen Hareketi’nin aynı anda yerel ve küresel olmasının bir yansıması aslında.

Gülen Hareketi’nin okulları sadece aktif çatışmanın olmadığı bölgelerde barış kültürü oluşturmakla kalmıyor. Mehmet Kalyoncu, hareketin eğitim faaliyetlerinin aktif çatışma olan bölgelerde bile kısa zamanda toplumsal barışı tesis edici bir etki yaptığını göstermiş. Kalyoncu’nun Mardin özelinde yaptığı çalışması hareketin Filipinlerden Kuzey Irak’a, oradan Bosna Hersek’e kadar toplumsal çatışmanın bulunduğu bölgelerdeki eğitim faaliyetlerinin bir örneklemi şeklinde. Mardin’in PKK’nın ve Hizbullah’ın üstlerinden biri haline geldiği dönemde Gülen Hareketi’nin bu şehirde eğitim faaliyetlerine giriştiğini anlatan Kalyoncu, hareketin bu şehirde Türk, Kürt, Arap ve Süryani nüfusu nasıl bir araya getirdiğini ve şehrin ortak problemlerine çözümler sunduğunu anlatıyor. Güvensiz ortamın şehrin alt yapısını ve eğitim imkânlarını zedelediğini aktaran Kalyoncu, şehirde açılan Sur Dershanesi’nin ve onu takip eden Atak Koleji’nin babaları çatışan çocukları nasıl bir araya getirdiğini aktarıyor.

Kalyoncu’nun Atak Koleji’nin müdürü Oğuz Ozan’dan aktardığına göre kolej her yıl sonunda öğrenci kulüplerinin düzenlediği bir bilim fuarına ev sahipliği yapıyor ve kulüpler kendi hazırladıkları sunumun yapılan yarışmada derece alabilmesi için şehirden oy verecek destekçiler toplamaya teşvik ediliyorlar. Son bilim fuarında beş bin kişinin gelip oy kullandığı bilgisini veren Ozan, bu uygulamanın yörede demokratik kültürün yerleşmesinde de etkili olduğunu söylüyor.

Kalyoncu’nun faaliyetlerini incelediği bir başka kurum da Hocaefendi’nin teşvikleriyle kurulmuş Mardin Okuma Salonları Derneği (MOSDER). MOSDER 2005 yılının Şubat ayında kurulmakla birlikte kısa zamanda pek çok şube açmış. Burada çocuklar ilkokul sonrasında okumaları için teşvik ediliyor ve kendilerini kolej yerleştirme sınavlarına hazırlayabilecekleri malzeme bulabiliyorlar. Ama Kalyoncu’nun asıl gözlemi okuma salonlarının açılış gayesi bu olmamakla birlikte söz konusu salonlar sayesinde çocukların PKK’nın ağına kolaylıkla düşebilecekleri sokaklardan uzak tutulmuş olmaları.

MOSDER ile bağlantılı olarak çalışan bir başka dernek Mardin Köy Geliştirme Derneği (MARKÖYDER). MARKÖYDER ihtiyaç olan kasabalarda MOSDER’in okuma salonları açmasını sağladığı gibi, fakir köylülere yiyecek ve giyecek yardımı da yapıyor. Bugüne kadar yüz elli köy ile iletişime geçmiş olan MARKÖYDER, Atak Koleji’nin öğretmenleriyle birlikte köylerde yaşayan ve okuma yaşında olan çocukları, özellikle de kız çocuklarını belirleyerek bunların ailelerini çocuklarını okutmaya ikna etmeye çalışıyor. Bu teşvikler üzerine kızını okutmaya karar veren ve şimdilerde kızı Balıkesir’deki bir lisede okuyan Surgucu köyünden bir anne Kalyoncu’ya şunları söylemiş: “Ben ilkokula bile gidememiştim ve çok erken yaşta evlendirilmiştim. Bırakınız sülalemizi kendi ailemde bile sözüm dinlenmezdi. Kızım Hatice’nin okuduğuna çok seviniyorum. Daha şimdiden babası çeşitli konularda onun fikrini soruyor ve babasının kararlarında etkili oluyor. Güçlü bir kadın ve iyi bir anne olacak.”

Kalyoncu yerel halkın bu kurumları sıradan birer okul veya eğitim kurumu olarak görmediklerini, bu kurumlar üzerinden genel Türk halkıyla hissi bir bağ kurduklarını da gözlemlemiş. Bu kurumların Hocaefendi’nin dinin terörle ve şiddetle asla bağdaştırılamayacağı yönündeki söyleminin yayılmasına katkı yaptığını söyleyen Kalyoncu, Mardin özelindeki bu çalışmanın benzerlerinin dünyanın dört bir yanında yaşanmakta olduğunu kaydediyor. Kalyoncu’nun çalışması Gülen Hareketi barış tesisinde bu kadar başarılıysa neden kendi ülkesinde başarılı olamıyor sorusunu soranlara verilmiş güzel bir cevap. Öte yandan cevabın eksik kalan kısmını Prof. Marcia Hermansen tamamlıyor: “Fethullah Gülen’in en iyi kendi ülkesinin insanlarınca anlaşıldığı doğrudur. Ama aynı zamanda onu en yanlış anlayanlar da kendi ülkesinin insanlarıdır.”

Eğer bir gün Mardin Dargeçit’ten kazandığı üniversiteye kaydolmak için çıkan bir gencin orada hiç olmaması gereken bir kontrol noktasında takılıp “Kürt Müslüman mısın yoksa Türk Müslüman mı?” sorusuna muhatap kalmasını istemiyorsak, dünyanın kendisinde çözüm bulduğu Fethullah Gülen Hocaefendi’ye kendi anavatanının da kulak vermesi gerekir. Nijerya’da Müslüman, Hıristiyan, Hausa, Fulani, Yoruba ve İboları; Bosna Hersek’te Müslüman Boşnak, Hıristiyan Sırp ve Hıristiyan Hırvatları; Kuzey Irak’ta Kürt, Sünni ve Şii Arap, Türkmen ve Süryanileri; Filipinlerde Moro Müslümanları ile Hıristiyan halkı; Kamboçya’da Chams Müslümanları ile Budist Khmerleri; Kuzey İrlanda’da Katolik ve Hıristiyanları aynı sofra etrafında buluşturan Gülen felsefesinin elbette Türkiye’nin Türk, Kürt, Alevi, Arap, Süryani, Çerkez, Yahudi ve daha onlarca kökenden vatandaşlarını aynı sofra etrafında toplayabileceği açıktır. Teröristleri dağdan indirip bir dertleri varsa bunu parlamentoda ifade etmeye çağırmak siyasetçilerin işidir; onları aynı sofrada buluşturmak, çocuklarını aynı okulda barış içinde okutmak, torunlarına bir Altın Nesil’in evlatları olarak yaşayabilecekleri bir memleket hazırlamak ise sivil toplumun. Gülen Hareketi bu göreve talip ve yetkin olduğunu dünyanın dört bir bucağında ispatlamıştır.

EN GENİŞ KATILIMLI KONFERANS

Geçtiğimiz perşembe günü İngiliz Lordlar Kamarası’nda açılışı yapılan, Cuma günü London School of Oriental and African Studies’de (SOAS), Cumartesi günü de London School of Economics’te (LSE) devam eden konferans bu iki üniversitenin yanı sıra Birmingham Üniversitesi, İrlanda Ekümenik Okulu (ISE), Leeds Metropolitan Üniversitesi, SOAS’ın bünyesinde bulunan Londra Ortadoğu Enstitüsü, Londra’da bulunan Diyalog Derneği ve Washington merkezli Ortadoğu Enstitüsü tarafından desteklendi. Gülen Hareketi üzerine bugüne kadar düzenlenmiş konferanslar içinde en kapsamlısı olan konferansın editörler kadrosu da destekçi kurumları kadar kalabalıktı. Koordinatörlüğünü SOAS öğretim görevlisi Dr. İhsan Yılmaz’ın yaptığı konferansa LSE’den Prof. Eileen Barker, ABD’nin Lehigh Üniversitesi’nden Prof. Henri J. Barkey, SOAS’ın İslami Araştırmalar Merkezi’nin direktörlüğünü yapan Prof. Muhammad Abdul Haleem, Bilkent Üniversitesi’nden Prof. George S. Harris, Vatikan’dan Prof. Thomas Michel, Leeds Metropolitan Üniversitesi’nden Prof. Simon Robinson, ABD’nin John Carroll Üniversitesi’nden Prof. Zeki Sarıtoprak, Birmingham Üniversitesi’nden Prof. David Thomas, Derby Üniversitesi’nden Prof. Paul Weller, Birmingham Üniversitesi’nden Prof. Ian Williams, ABD’nin Georgia Üniversitesi’nden Dr. Alan Godlas, Leicester Üniversitesi’nden Dr. Asaf Hussain, İrlanda Ekümenik Okulu’ndan Dr. Johnston McMaster, Durham Üniversitesi’nden Dr. Colin Turner ve Cambridge Üniversitesi’nden Dr. Tim Winter yaptı. Konferansta tebliğ sunan araştırmacılar arasında da Chicago’nun Loyola Üniversitesi’nden ünlü İslam araştırmacısı Prof. Marcia Hermansen, Maryland Üniversitesi’nden Ortadoğu uzmanı Prof. Louis Cantori, San Diego Devlet Üniversitesi’nden Doç. Dr. Ahmet Kuru, Fatih Üniversitesi’nden Doç. Dr. Talip Küçükcan, Yeni Zelanda’nın Waikato Üniversitesi’nden Doç. Dr. Douglas Pratt, Alabama’da bulunan Auburn Üniversitesi’nden Prof. Richard Penaskovic, Bükreş’te bulunan Dimitrie Cantemir Hıristiyan Üniversitesi’nden Doç. Dr. Irina Vainovski-Mihai, Houston Üniversitesi’nden Prof. Helen Rose Ebaugh, Güney Afrika’nın Western Cape Üniversitesi’nden Prof. Yasien Mohamed, Batı Carolina Üniversitesi’nden Doç. Dr. Victoria Clement, Endonezya’nın Monash Üniversitesi’nden Prof. Greg Barton ve Kentucy Üniversitesi’nden İslam ve Yahudi felsefesi uzmanı Prof. Oliver Leaman gibi isimler yer aldı.

SOSYAL SORUMLULUK

LSE’de doktora öğrencisi olan Marie-Elisabeth Maigre, Patrick Haenni’den ödünç aldığı terimle Gülen Hareketi’nin bir tür ‘Market İslam’ı (Islam de marché) ortaya çıkardığını iddia ediyor. Market İslamı, küreselleşmeyle birlikte iş dünyasında başarıdan başarıya koşan dindar insanların ekonomik refahlarını inanç ve görüşlerini pratik hayata yansıtacak şekilde kullanmalarına karşılık geliyor.

DARÜL-SİBER İSLAM

Güney Avustralya Üniversitesi’nden Bruce Eldridge modernite ve postmodernite karşısında Gülen Hareketi’nin benimsediği hayatta kalma mekanizmalarını incelerken, hareketin küreselleşmenin yıkıcı etkisi karşısında bizzat küreselleşmenin sağladığı imkânları kullandığını tespit etmiş. Eldridge Gülen Hareketi’nin yaygın kullanımda olan Darülislam ifadesinin yerine Darül-Siber İslam’ı ortaya çıkardığını ve postmodern kültürün getirdiği internet ve diğer iletişim teknolojilerini başarıyla kullandığını anlatıyor.

SEVGİ CİHADI

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin cihat anlayışını inceleyen Asma Afsaruddin, Hocaefendi’nin geleneksel büyük cihat küçük cihat ayrımını yapmakla kalmayıp, küçük cihadın kapsamını da başkalarının kendi özlerini bulmalarını sağlayacak ve insanın bilgiye, bu sayede de ilahi bilgi ve ilahi aşka ulaşmasının önündeki engelleri kaldırmak şeklinde genişlettiğinin altını çiziyor. Hocaefendi’nin küçük cihadı sadece bir savunma savaşı olarak görmediğini, bunun küçük cihadın da küçük bir bölümü olduğunu düşündüğünü aktaran Afsaruddin, küçük cihadın bazen bir sözle, bazen sessiz kalmakla, bazen bir gülücükle, bazen bir topluluğa girmek veya topluluğu terk etmekle yapılabileceğini ve ana hedefinin insanın inanmak veya inanmamak arasındaki tercihi hiçbir baskı altında kalmaksızın özgürce yapabilmesi olduğunu söylüyor.

AKSİYON

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious