Gazeteci Ruşen Çakır'ın Ergenekon örgütüne yorumu

Gazeteci Ruşen Çakır'ın Ergenekon örgütüne yorumu.12629
  • Giriş : 21.05.2008 / 08:33:00

Solun esasen devlete karşı toplumdan yana olduğunu söyleyen Çakır'a göre Ergenekon, 'derin' değil.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Cemal A. Kalyoncu'nun röportajı

Onu her gün TV’deki yorumlarıyla da izliyoruz. İslam ve İslamcılık konularında gözü kapalı kalem oynatanlardan biri değil en azından. Anlama gayreti, demokratik duruşu ile solda kendini fark ettirmiş bir isim Ruşen Çakır. 78 kuşağının bir temsilcisi olan Çakır’la medya ve din, sol, kapatma davası, Tuncay Güney’le Milliyet’teki günleri, Ergenekon ve Doğan Grubu’nun Ergenekon konusundaki tavrını içine alan bir yolculuk yaptık.

-27 Mayıs 1960 darbesi Tansel Çölaşan’ın dediği gibi sizin evde de coşkuyla mı kutlandı?

Yok, öyle değil. Ben böyle her türlü darbeye karşı olduğumu söyleyip 27 Mayıs’ı da 12 Mart ve 12 Eylül’le beraber telaffuz edince babam bana çok kızar. Çünkü DP döneminde Hopa gibi küçük bir yerde CHP ilçe başkanı olduğu için başına çok iş gelmiş. Onun için bana ‘Eğer 27 Mayıs olmasaydı ben büyük bir ihtimalle giriyordum içeriye.’ der. Çok büyük coşku var mıdır bilmiyorum ama babam çekirdekten CHP’lidir yani.

-Diğerlerini nasıl karşıladı?

12 Mart’a çok şey değil de 12 Eylül’e, ben o zaman solcu olmama ve başıma bir iş gelmesine rağmen sevinmiştir.

-Siz nasıl düşünüyorsunuz?

Babam gibi düşünmüyorum ben (gülüyor).

KOMPLO VARSA BİLE UMURUMUZDA DEĞİLDİ

-Aradan geçen zamanda Ergenekon gibi yapılanmaların olduğunu öğrendik. Kullanıldığınızı hissettiğiniz oldu mu?

Çok arkadaşımız öldü. Yaralandı, işkence gördük. Ve uzun bir süre de sefil olduk hakikaten. Sonuçta dönüp baktığımda bugünkü birikimimle o dönemi başka türlü yaşardım ama o dönem benim hayatımın en güzel dönemidir. O dönem başka bir şeydi. Şimdi 68’e takılınıyor ama 78 diye tabir edilen dönemin de ayrı hususiyetleri vardı. Bunları böyle hani bir komplo olarak geçiştiremeyecek kadar, yani bir komplo vardı ise de bizim haberimiz yoktu. Umurumuzda da değildi.

Çok okuduğumuzu sanıyorduk ama okuduklarımızın çoğu aslında çok da fazla önemli şeyler değildi. Ben gerçek okumalarımı cezaevinde ve cezaevinden çıktıktan sonra yaptığımı düşünüyorum. Birçok arkadaşımın da böyle olduğunu düşünüyorum. Kişisel olarak bana yönelik en sevmediğim tabir ‘eski solcu’ tabiridir. Bugünkü durduğum nokta o zamanki solculuğumla aynı olmayabilir ama ben hiçbir zaman eski olmadım.

-Ama değişime açık oldunuz...

Tabii. Değişiyorsunuz

-Doğu Perinçek gibi değil yani…

O zaten beni ilgilendirmiyor. Ben o zamanlarki ruh hâlimi büyük ölçüde korumaya çalışıyorum. Ama tabii ki bu arada dünyayı gördüm, çok insan tanıdım, çok şey yaşadım ve de bayağı bir bilgiye ulaştım, iki dilden yararlanabiliyorum doğrudan. Şu anki birikimim bana başka şeyler açıyor tabii. Ama şunu biliyorum ki öyle eski filan gibi tanımlamalar çok abes. Şundan abes. Zaten ülkede doğru dürüstü solcu kalmadı. Hani kendini solcu ilan eden kimseye ‘sen eskisin, git buradan, defol filan’ deme lüksü yok yani. Ben kendimi solcu olarak görüyorum ama benim solculuğumun kendine solcu diyen birçoklarıyla, hele Türk Solu diye dergi çıkartan vs. yapan insanlarla hiçbir alakası olmadığını biliyorum. Bunun tabii Vatikan’ı olmadığı için öyle bir şeyi de yok.

-Sonuçta demokrat bir duruş sergiliyorsunuz. Dolayısıyla sizi ayıran liberale yakın bir duruş mu acaba?

Yani liberal lafını anlıyorum ama ben kendime liberal demeyi tercih etmiyorum.

SOLUN YENİLGİ DUYGUSU

-Duruşunuz öyle olduğu için belki kafa karışıyor…

12 Eylül’de bizi öyle bir ezdiler ki toparlanamamanın getirdiği eziklik vs. ile yaşanan bir alt sonuç var. Bunun getirdiği birtakım savrulmalar var. Ama normal olarak Türk solu özgürlükçüdür ve o özgürlükçü damar hâlâ çok güçlüdür. Bunun su yüzüne çıkartılması imkânını hep kaçırıyoruz. Çok fazla bir destek de gelmiyor içeriden, dışarıdan.

-Neden kaçırıyoruz peki?

Hâlâ bir yenilgi psikolojisi olduğu için, bir de şöyle, esas meselesi toplumladır. Yani toplumla iç içedir ve toplumun yanında, devlete mesafeli ve devlete karşı tarafta…

-Bugün öyle durmuyor ama.

Normali öyledir ama 12 Eylül’den sonra tüm dünyada yaşanan böyle bir halktan kopmak, halktan dışlanmak, daha doğrusu belki de halkla olan bağların çok da sağlam olmadığının ortaya çıkması ile beraber yaşanan bir garip şey oldu. Yani böyle bir halka uzak durma vs. filan yaklaşımları yeşerdi İslami hareketin yükselmesine karşı. 80’li yılların ortalarından itibaren alırsak o dönemde solun temayüz etmiş isimlerinin büyük bir çoğunluğu bunu doğru okuyamadılar. Ve yanlış bir strateji çizdikleri için bir batak oldu sol için. İşte Refah Partisi sonra AKP alıp götürüyor oyları vs vs. Ve sen hâlâ bir yerlerde acayip bir şekilde daralmışsın.

-Bu noktada bir çaba da yok galiba değil mi solda?

Değişim çabaları oldu ama bakın Türkiye’de sağ bizim yediğimiz darbenin ne kadar ağır olduğunu genellikle bilmiyor. Ya da bilmek istemiyor, görmek istemiyor. Şimdi hemen öbür tarafta ülkücüler de biz de içeri girdik gibi laflar ediyor. Ama ilk defa 89 yılında yurtdışına pasaport alıp çıkabildim ben.

PASAPORT İÇİN TORPİL BULDUK

-Engel mi vardı?

Yasal olarak pasaport almama engel yoktu ama polis izin vermiyordu. 89 yılında Paris’te bir toplantıya katılmak amacıyla mahkemeden karar alıp pasaport edinmek için izin aldım. Ona rağmen Emniyet’teki engeli aşmak için torpil bulmam gerekti.

-Kimi buldunuz?

Sağcı birisini bulduk (gülüyor).

-Kimdi o?

Halen şu anda kendisi aktif bürokrat. Önemli bir yerde. Onun için isim söylemeyeyim. Ama sevdiğim birisidir.

-CHP bugün solun büyük temsilcisi. Neden böyle bir yerlere ilişmiş gibi yol alıyor ve halkı anlamaya gayret etmiyor?

Şimdi CHP bağlamında ben çok fazla söz etmek istemiyorum. CHP benim için bir gazeteci olarak tabii bir inceleme alanıdır. Çok da fazla beni heyecanlandıran, üzerinde, hani CHP nasıl kurtulur vs. filan yani…

SOLUN KURTULUŞU İÇİN KAFA YORMAK GEREKSİZ

-CHP nasıl kurtulur değil de halk nasıl kurtulur anlamında soruyorum.

Halk… Ben böyle bir beklenti içerisinde değilim. Yani ben şu anda Türkiye’de solun daha bir süre etkili olabileceğini düşünmüyorum. Ve ciddi anlamda örgütlü bir hareket çıkabileceğini de sanmıyorum soldan. Kendi şahsıma kendim duruşumla sağlam bir şekilde üreterek katkıda bulunmak istiyorum. YTP’den de adaylığım var biliyorsunuz. O dönemde bir şeye girdim. O da benim için acı bir ders oldu.

-Neden?

Yok yani sonuçta uğraştık falan ama hiç yani…

-Ne zaman girdiniz Yeni Türkiye Partisi’ne?

Seçim zamanında ve biter bitmez de çıktık. Sonuçta değmediğini gördüm. Ama orda bayağı bir çalıştım. Kapı kapı dolaştım, ev sohbetlerine gittim, TV’ye de çıktık vs.

-Hatta başörtüsü meselesini çözme işini de seçim bildirgesine koydurdunuz?

Partiden çok kişinin yüreği ağzına gelmişti ama zaten önemli değildi.

-Niye başörtüsü meselesini çözmeye çalıştınız soldan ayrı bir şekilde?

Soldan değil. Türkiye’deki birçok İslamcıdan da farklı bir şekilde… Ben başörtüsü yasağının başladığından beri kalkmasını savunan birisiyim. Bu konuda gazeteci olarak da çok iş yaptım. Vatandaş olarak da kişisel imza verdim. Ben başörtüsünü savunmuyorum. Başörtüsü benim hani tercih ettiğim bir hayat tarzı değil. Ama başörtüsü takma hakkını savunuyorum. Ve bu anlamda başörtülülerin yalnız bırakıldıklarını düşünüyorum. Buna rağmen son düzenlemenin sonuç vermeyeceğini de yazdım.

-Sonuç vermeyeceği kanaatiniz nasıl oluştu?

Türkiye’nin realiteleri var. Ben biliyorum. AKP’nin böyle bir stratejisi yok. Tayyip Erdoğan’ın bir soru üzerine bir cevap verdiğini, MHP’nin atlaması üzerine onların da hadi bunu yapalım dediklerini, ölçüp biçmediklerini ve Türkiye’de diğer güçlerin buna hazır ve mutabakatın söz konusu olmadığını söyledim. Çünkü mutabakat farklı taraflar arasında olur. Birbirine yakın yani MHP ile AKP’nin başörtüsü konusundaki anlaşması işbirliği ya da ittifaktır. Bir mutabakat aranacaksa AKP ile CHP arasında aranmalıydı.

-AK Parti MHP’nin tuzağına mı düştü orada?

Tuzak değil; yani MHP’nin AKP’yi tuzağa düşüreyim dediği yok. MHP’nin de zaten seçimden sonra izlediği pozitif muhalefet çizgisine uyumlu bir şeydi. MHP de tuzağa düşmüş olabilir burada. Bir yazımda ‘artılar MHP’ye eksiler AKP’ye’ diye yazmıştım. Şimdi MHP’nin böyle bir olaydan dolayı başı hiç ağrımıyor ama AKP’nin başı çok ciddi bir şekilde ağrıyor. Şurası kesin. Türban düzenlemesi olmasaydı kapatma davası açılmayabilirdi. Ve öyle bir olay oldu ki türbanın bir daha üniversitelerde serbest olması uzun bir süre gerçekleşmeyecek diye düşünüyorum.

-Siz Meclis’e girseydiniz, böyle bir şeyi gündeme getirseydiniz bunu yapabilecek miydiniz?

En azından benim ya da YTP’nin ya da CHP’nin, hep de söyleniyor ya, sosyal demokrat sol bir parti türban yasağını kaldırmak gerekir dediği zaman insanlar buna daha farklı bakar. Bunu birçok kişi de yazdı. Keşke Deniz Baykal söylese idi vs... Hani bu yasağı kaldırsa kaldırsa sol bir iktidar, sol bir parti kaldırır, daha kolay olur. Bu bir realitedir.

BAŞÖRTÜSÜ, LAİKLİĞİ GÜÇLENDİRİR

-Başörtüsü serbestisi ile laiklik tehlikede olmaz, asıl demokrasi tehlikededir diyorsunuz.

Yasağın kaldırılması laikliği de güçlendirir. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasının laiklik için büyük şans olduğunu söylemiş birisiyim.

-İslamcı ile Müslüman’ı ne zaman ayırt etmeye başladınız?

Bu konuyu çalışmaya başladığım 85’ten itibaren herhalde. O çok basit bir şey yani.

-Ama şu anda Türkiye’de temel meselelerden biri de basının dinî konulardaki hâlidir değil mi?

Tabii ki. Türkiye’de ve dünyanın her yerinde üniversitelerde ders verdim ya da konuşma yaptım. Her seferinde şöyle derim. Her İslamcı Müslümandır; ama her Müslüman İslamcı değildir. İslam bir dindir. İslamcılık bir politik ideolojidir. Yani bu, işin alfabesidir.

-Bu minvalde gazetelere baktığınızda Doğan Grubu’ndakiler mesela. Dinî bilgi açısından bazen öyle çıkıyor ki, komik mi desem başka bir şey mi? Neye yormak lazım bunu?..

Bu genel bir cehalettir. Bir de irtica diye tabir edilen ortamda kolaydır. Nasıl olsa ne yapsan gider mantığı ile yapılır. Ama eskisi kadar değil. Bir ara haddinden fazla idi.

-Basının bu konularda bir çabası yok yani.

Ben şahsen yıllardır bunu kırmaya çalışıyorum. Ama…

-Bunun için herhalde ‘sağcıların en çok sevdiği solcu’ diye takdim ediliyorsunuz.

Onu bana birileri akılları sıra şey yaptı. Bakın, geçenlerde İlhan Selçuk’u demokratik kahraman yaptılar diye bir yazı yazdım. İlhan Selçuk’a yapılan siyasi muamele yanlış ama İlhan Selçuk’un siyasi duruşunun da yanlış olduğunu söyledim. Bu yazı için bizim gazetenin web sitesinde bana küfürler geldi. Aynı yazı bir muhafazakâr haber sitesine kondu. Bu sefer de ‘sen bize bu adamı mı satmaya çalışıyorsun.’ diye yazdılar. Böyle bir ülkede yaşıyoruz. Ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabiliyoruz.

-Bir konferansta dile getirmişsiniz bunu. Sol İslam’ın mitlerine saldırıyor diyorsunuz. Onu yapmasa problem yok zaten.

Solun derdi dinin kendisi olamaz zaten. Solun derdi tek tek insanlardır. Mesela siz bana karşı özgürlüğü savunursunuz ve bunu yaparken de birtakım referanslarınız İslam’dan, birtakım referanslarınız da başka bir şeydendir. Önemli olan sizin özgürlüğü, eşitliği savunmanızdır. Burada ‘Sen yok bunu Hz. Muhammed’e dayandırıyorsun. Git işine, ben seni almam.’ gibi böyle bir lüksümüz olamaz. Ama bunu yaptı sol.

ÖZKÖK’ÜN RİCA ÜZERİNE ATTIĞI MANŞET

-Bir yazınızın son cümlesi şöyle bitiyordu: “Kim 22 Temmuz seçimlerinden sonra Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanlığı sevdasından vazgeçirebilmek için (Ertuğrul) Özkök’ün “gücünü” kullanmak istedi ve bunun için kimleri devreye soktu?” Ne demek istiyorsunuz burada?

İsterseniz onu açıklamayayım. Kendileri konuşmuyorlar. Ertuğrul Özkök bir manşet yazdı, kendi yazısı. O rica üzerine yazılmıştır. Ben de ondan sonra bu manşetin Abdullah Gül’ün kararlılığını artırdığını yazınca Ertuğrul Özkök bir yazı daha yazdı.

-Başbakan söylüyor İslam’ın ılımlısı olmaz diye. Buna rağmen Amerika’da ılımlı İslam diye bir şey ortaya çıktı.

Yok böyle bir şey, yalan.

-Siz de “ılımlı İslam’ın” ABD’de bittiğini söylüyorsunuz.

Ben bunu yıllardır söylüyorum. Artık dayanamadım yazdım da. Yok böyle bir şey, bitti. Onlar seçim olursa buraların hepsini İslamcılar ele geçirir duygusunu net bir şekilde gördüler. Amerikan Projesi olarak böyle bir proje bir zamanlar vardı. Ama sonra yürümediğini de anladılar ve rafa kaldırdılar. Bir daha da bence uygulanabilecek bir şey değil. Şu anda yalnız İngilizler bu konuya birazcık merak sarmış durumdalar, onu biliyorum.

ERDOĞAN’IN YERİNİ DOLDURMAK İMKANSIZ

-Ama halen Türkiye’de bazı kesimler ‘ılımlı İslam’ı kullanmaya devam ediyor.

Onların işine geliyor. Maymuncuk gibi oldu. İşlerine yarıyor ama Türkiye’de tabii birtakım olayları serinkanlı, bilimsel bir şekilde tartışmanın imkanı yok. Mesela laikliği. Başsavcının (Abdurrahman Yalçınkaya) laiklikten anladığı şey benim bildiğim laiklik değil mesela. Bu tamamen siyasallaşmış bir şey.

-Kapatma davası ile ilgili de kapanacak diyorsunuz.

Bence kapanacak. Yani bugün karar verilirse kapanır. Ama dava zamanına kadar olağanüstü gelişmeler olup Türkiye’de siyasi şeyler çok değişir filan, o zaman bilemem; normal şartlarda kapanabilir.

-AK Parti’nin gelecek planları ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Erdoğan’ın yerine kimlerin ismi geçiyor?

Ben birtakım isimler biliyorum ama bu isimleri telaffuz etmek istemiyorum. Çok erken. Ayıp olur yani. Bir de o isimleri zora sokar; ama bence Tayyip Erdoğan’ın yerini doldurmak imkansız.

-Ülke menfaati için kafasını giyotine uzatabileceğini de yazdınız.

Ben ona inanıyorum. Çok güvendiğim birtakım kaynaklardan aldım, bir de yıllardır Erdoğan’ı izleyen birisiyim. Ve benim bildiğim Erdoğan’ın böyle duyguları vardır.

-Kapatma davasını herkesin beklediğini yazdınız sonradan. Sizin haberiniz…

Yok canım, nereden haberim olsun. Allah göstermesin. Böyle bir şeyden haberim olamaz. Benim tanıdığım türden insanlar değil bunlar. Ama türban olayını anayasa mahkemesi reddederse kapatma davası açılması ihtimalini düşünüyorduk. Bu daha makuldü ama erken davrandı başsavcı.

ERGENEKON VE KAPATMA DAVASI

-Kimileri kapatma davasını Ergenekon’un rövanşı olarak görüyor
.

Öyle görüyorlar. Yani şimdi bu Ergenekon’a bir ara gaz verilmesinde kapatma davasının muhakkak katkı payı vardır. Ama sırf ona bağlantılandırmak yanlış. Hakikaten herkes gibi ben de büyük bir merakla iddianameyi bekliyorum. Şu ana kadar gazetelerde çıkan yazılar benim kafamdaki yıllardır bildiğimiz, hani böyle kontrgerilla filan dediğimiz şeye çok hafif kalıyor.

-Ne düşünüyorsunuz Ergenekon Terör Örgütü konusunda? Bir kesim çok magazine indirgiyor olayı. Kimisi ciddi diyor.

Valla Ergenekon denen olayın olduğunu bilen, söyleyen ve bunun acısını en çok yaşayan insanlarız biz. Kanlı 1 Mayıs’ta ben Taksim’deydim. Galatasaray Lisesi’nde öğrenciydim.

-77’de.

Ergenekon’un ilk ciddi kendini göstermesidir. Ergenekon ya da gladyo ya da…

-Lise talebesi olarak…

Tabii canım. Daha doğrusu şöyle idi. 1 Mayıs çok coşkulu idi, acayip bir şeydi. Biz o kadar coşkulu idik ki, bazı arkadaşlar korkmuş, gelmemişti. ‘Gelin işte ne güzel filan’ diye onları almak için okula gittik. Tam onları alıp çıkacakken silah sesleri vs. duyduk. Ve herkes kaçışmaya başladı. Yani o sırada meydanda değildim. Ama 1976 1 Mayıs’ına da 1977 1 Mayıs’ına da katıldım. 1978 yine Taksim’de yapıldı. Başbakan yanlış biliyor. O zaman da Taksim’deydim. Şimdi biz Ergenekon’u biliyoruz. Ergenekon’u iliklerimizde yaşadık. Çok arkadaşımızı onlara kurban verdik. Hani şimdi solla Ergenekon’u, en azından bir kesimin yan yana getirme şeyleri var. Bunlar çok abes. Ama şu anda yaşanan Ergenekon tartışmasında sapla samanın karışması ihtimalinin olduğunu… Mesela Tuncay’ı (Güney) ben tanıyorum. 1993’te Milliyet’te çalışırken Tuncay orada karşıma çıkmıştı.

TUNCAY GÜNEY’LE DALGA GEÇERDİK

-Derin bağlantıları olduğunu hissettiriyor muydu size?

Evet, artistti yani. Tuncay, hani böyle güvenilip de rüşvet verilecek bir insan değildi. Komik bir adamdı. Hep böyle ben artık onu her gördüğümde dalga geçiyordum. ‘Yine ne var? Ne oldu? Yine ne yaptılar?’ açıkçası filan derdik. O da ben İslamcılıkla filan da ilgili olduğum için bana işte değişik İslamcılarla yaptığı görüşmeleri anlatırdı. Kendisi İslamcı filan değil de, oradan da böyle kendine esrarengiz bir hava verirdi. Sonra çalıştığım değişik yerlerde gördüm bir kere, çıktı karşıma. Bir de Akşam’da manşet yapmış filan. Ama yani Tuncay’ın üzerine bina edilen bir şeyi ben anlayamam yani. O bir yeriyle bulaşmış olabilir. Çok fazla tanıdığım birisi değil ama vardır ya bazı insanların, yarım saat bir arada oldunuz mu anlarsınız ne olduğunu. Öyle bir şeydi.

Şimdi burada bir şeyler servis ediliyor. Ona suikast buna bilmem ne. Ya bunların hepsi ortalığı yıkacak şeyler olması lazım. Üç gazete, Yeni Şafak, Star ve Taraf yazdı bunları. Sabah ve Zaman bir gün sonra onlara atıfta bulunarak verdi.

-Vatan’da hiç görünmüyor mesela.

Hiç görmüyor değil. Aslında biz Ertuğrul Özkök’le onu konuştuk Yazı İşleri programında. O da ‘ilk manşetleri biz yaptık bu konuda’ dedi. Şimdi onları, kim, neyi, nasıl yapıyor diye savunmak bana düşmez ama …

-Anlamaya çalışıyoruz hep beraber. Tuncay Güney’le ilgili portre yazıyor Milliyet. Fakat Milliyet’te çalıştığını yazmıyor mesela.

Bilmiyorlardı gerçekten ama.

-Biliyorlardı.

Hayır bilmiyorlar. Kayıtlarda yokmuş. Neden bilmem ama kadrosuz çalışmış.
-Neden böyle peki?

Şöyle bir şey var. Şimdi Türkiye’de bir yarılma var, başından beri konuştuğumuz bir yarılma. Ve yarılmanın her iki tarafındaki insanlar birtakım ortak sorunlarımızı, bu başörtüsü olabilir, ekonomi olabilir, enflasyon olabilir. Hatta 29 Ekim, 23 Nisan kutlaması olabilir, Atatürk de olabilir. Her türlü şey bugün bu çatışmanın enstrümanı hâline getiriliyor. Her iki taraf da yapıyor bunu. Ben mümkün olduğu kadar üçüncü yol diye bir şey söylemeye, mümkün olduğu kadar uçlara savrulmamaya çalışıyorum. Birisinin kullandığı bir şeyden ötekisi acayip şüpheleniyor, kıllanıyor yani. Mesela en son 1 Mayıs’ta oldu bu. İşte Ergenekon’a öteki taraf sahip çıkıyor, diğer taraf başka bakıyor. Yani bazı gazetelerde, kulislerde ‘işte Ergenekon’u görmüyorlar, acaba kendilerinin ilişkisi mi var’ diyorlar. Ben ona çok fazla ihtimal vermiyorum.

GAZETEYİ BEN ÇIKARMIYORUM!

-Ama Hüseyin Üzmez olayı oluyor, iki gün üst üste manşet yapabiliyorsunuz. Ergenekon’da, dediğiniz gibi suikast planlarından bahsediliyor, tek satır görmüyorsunuz.

Ama, şimdi onlar… Neyse, şunu söyleyeyim. Ben gazeteyi çıkartmıyorum.

-Bugünün gazetelerini tarih çok fena yazacak ama.

Bütün gazetelerini ama... Yani sizin arkadaşlar da dahil. Özkök kendince açıkladı. Onlar kendi sorunu. Kendi şahsıma şunu söylüyorum ki şu anda olan olayda bir şeyler olduğu kesin ama bunun yazdırılma şekli, sızdırılanlar vesaireler benim kafamı karıştırdı. Ben normalde Ergenekon ya da gladyo ne dersen de, buna çok ciddi olarak inanan birisiyim. Ama ortaya çıkan, çıkartılan şeyler benim inancımı artıracağı yerde zayıflatıyor. Ortada bir yanlış, yöntemde bir yanlış var yahut da.

-Nereye kadar uzanır bu?

Bence bundan öteye gitmez.

-Var mı bundan ötesi sizce?

Bence kesin var canım. Bu ne yani. Bu ortadaki isimlerle bu iş oluyorsa yani. Zaten komik olan da bu. Yahut da açıkçası benim kafamdaki, beklentimdeki derin devlet ya da gladyo burada değil yani. Burada şu ana kadar görmedim.
-Peki darbe olasılığını nasıl görüyorsunuz?

Türkiye’de darbe olasılığı her zaman vardır. Ben öyle görüyorum. Şu anda pek var mı? Sanmıyorum; ama Türkiye’de darbe her an her zaman yapılabilir. Ben bunu biliyorum. Yani AB, dünya konjonktürü, şu, bu filan. Ben bunları çok fazla… Yani tabii önemi var bilmem ne ama bu Türkiye’de darbe ihtimalini çok düşmüştür, o bir gerçektir; ama sıfırlandığını sanmıyorum. Yapmak isteyenler olduğunu biliyoruz. Zaten işte çıktı, Nokta Dergisi’ndeki günlüklerden de çıktı. Yarın da çıkabilir. İnşallah çıkmaz. Böyle bir ihtimal hep olabilir Türkiye’de. Çünkü Türkiye çok darbe görmüş.

ERGENEKON’U Galatasaray ÖĞRENCİSİYKEN FARK ETTİ

1962 Hopa doğumlu. Babası Ali Hikmet Çakır, Hopa’da ticaretle uğraşmış, Petrol Ofisi işletmiş, sonrasında iflas etmiş birisi. Ruşen Çakır, babasının DP döneminde CHP ilçe başkanlığı yaptığı için iflas ettiği düşüncesinde. Aile iflastan sonra İstanbul’daki akrabalarının yanına, Çağlayan’a geldiğinde Ruşen 4 yaşındadır.

Çakır’ın annesi Nermin Hanım tarafı da Hopa göçmeni Şavşatlı bir aile. Turgay Ciner’le akrabalığı konusunda “Lazlar az olduğu için herkesin birbiriyle akrabalığı vardır ama Ciner’in ağabeyi ile babamın çocukluk arkadaşı olduğunu biliyorum. Yani Ciner’in ağabeyleri ile bir şeyliği var ama akrabalık mıdır bilmiyorum. O da Laz. Yaşar Yakış da Laz’dır. Hopa asıllı ama Hopa’dan gidenlerdendir.” diyor.

Aileden tanınmış bir siyasetçi var. Tek parti döneminde Savunma Bakanlığı yapmış Hüsnü Çakır, babasının büyükamcası. Ailede tek okuyan Ruşen Çakır. Diğerleri hep tüccar; ama çok başarılı değiller ona göre.

Ruşen Çakır, ilkokul öğretmeni sayesinde girdiği Galatasaray sınavını yedek listeden üçüncü sırada kazanır ve burada yatılı okur. 1972’de başladığı Galatasaray’da yönetmenler Reha Erdem, Kutlu Ataman ile sınıf arkadaşlığı yapar. Gazeteci Kadri Gürsel’le yapımcı Fatih Aksoy da aynı dönemden arkadaşıdır; çevirmen Haldun Bayrı da. 1977’deki kanlı 1 Mayıs olaylarında Taksim’de öğrenci olduğu için olayların göbeğindedir. Hayatında ilk Ergenekon’u Taksim’de hisseder o zamanlar. 12 Mart döneminde bir şey bilmese de Deniz Gezmişlerden yanadır o da. Lisede sol romanlar, özellikle Fakir Baykurt, Demirtaş Ceyhun, Bekir Yıldız, Kemal Tahir, Orhan Kemal’leri okuyarak solculuğa adım atar. Liseli Dev-Gençlidir. 12 Eylül’de 1 senesi cezaevinde geçer. Asıl okumalarını cezaevinde yapar. Üniversite imtihanına da burada girip 1982 yılında Boğaziçi’nde ekonomi bölümünü kazanır. Ama mezun olamaz. 1990 yılına kadar, biraz da askere gitmemek için okulla ilişiği devam eder. 1985 yılında gazeteci Levent Taylan vesilesi ile Ercan Arıklı’nın Nokta’sında çalışmaya başlar. Askerliğini Burdur’da bedelli yapan Çakır, bir ara Özgür Gündem’e dışarıdan bir iki dosya verir. Tempo, Cumhuriyet, Milliyet, CNN Türk, Vatan ve NTV sonraki çalıştığı kurumlardır.

Gazeteci arkadaşları ile Sosyal Sorunları Araştırma ve Çözüm Derneği’ni (SORAR) kurarak, toplumsal meseleler hakkında tarafları bir araya getirip toplantılar ve raporlar hazırlayan Çakır, hayatı boyunca CHP’ye oy vermemiştir. Oylarını Birleşik Sosyalist Parti, HADEP ve son seçimlerde Ufuk Uras’tan yana kullanmıştır. Siyasal İslam konusunda uzmanlaşmayı meslek edinen ve çok sayıda kitabı bulunan, İsmail Cem’in Yeni Türkiye Partisi’nden 2002’de milletvekili adaylığını açıklayan Ruşen Çakır’ın, 1997 yılında ikinci evliliğini yaptığı yazar Müge İplikçi’den Ali Deniz adında bir çocuğu var.

AKSİYON

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious