Güzel: Tankın önünde yürürüm

Güzel: Tankın önünde yürürüm.8071
  • Giriş : 10.10.2008 / 09:38:00

Hasan Celal Güzel, ANAP'ın özgür sesini yaşatan birkaç kişiden biri. Devlet de, özgürlükler de onun için önemli. 'İki başbakanlı' sistemin değişmesini istiyor. Ayrıca gördüğü, okuduğu, tenkit ettiği 'Kırmızı Kitap'ı anlatıyor.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


Aksiyon Dergisi'ndeki habere göre Hasan Celal Güzel, Turgut Özal'ın kudretli bakanlarından... 40 yıllık devlet deneyimi, 40 ciltlik tarih çalışması var. Çok rahatlıkla "Devleti en iyi bilenlerden biriyim." diyen, diyebilecek durumda olan biri. Hem özgürlüklere hem de devlet işleyişine karşı hissettiği tutku, onun herkesten farklı bir yol izlemesine yol açıyor. Güzel için 'devlet' meselesi önemli. "Hâlâ ülkeyi ben yönetiyormuşum gibi geliyor bana." diyor. Hasan Celal Güzel'le 'Kırmızı Kitap' efsanesinin sayfalarını biraz daha aralıyoruz, ardından kitabın kapağını kapatıp 'iki başbakanlı sistem'i irdeliyoruz. Güzel'in devlet kurumlarına saygısı, sevgisi ne kadar naifse, yine devletin işleyişi hususundaki temel sorunlarla ilgili eleştirileri de o denli sert.

- Önemli devlet görevlerinde bulundunuz. Bir taraftan da yolu hapse kadar uzanan özgürlük ve insan hakları mücadelesinin aktörüsünüz. Demokrasi mücadeleniz ortada ama ben yine de sormak istiyorum, siz gerçekten devletçi misiniz?

Ben asla devletçi olmadım, hiçbir zaman. Ne sosyalist, ne faşist manada... Hep milliyetçi muhafazakâr çizgide oldum. Bu, dogmatik naslara dayanan çizgi değildi. Siyasi ve sitil sistem tercihim demokrasi olmuştur. Devletçiliğe hep karşı çıktım, ferdin ön planda olması gerektiğini düşündüm. Sonra da toplumun, milletin ön planda olmasını savundum. Devletin; fertlerin haklarını, milletin ve vatanın varlığını koruyabilmek için hukuki ve siyasi bir zaruret olduğunu düşünüyorum. Bundan öteye devletin millete ve fertlere müdahalesine tamamen karşıyım ben. Mukaddes bir devlete inanmıyorum. Dolayısıyla birtakım milliyetçi ve muhafazakârların gerektiği zaman devlet menfaatleri demokrasiden veya kişilerden önce gelir fikirlerine asla katılmıyorum. Bu manada da liberalim.

- Bu önemli değil mi, artık devlete kutsiyet atfetmemek...

Türkiye'de modern anlamda devletçilik konusu, 19. yüzyıldaki merkeziyetçi bürokratik anlayışa dayanıyor. Bugün devletçi düşünceyi solda ve sağda dikkatle izlemek gerekir. Milliyetçi ile solcu devletçilikte bazen aynı kategorilere düşebiliyor. Bir de bizde devlete bakış tarzı Batı'dakinden çok farklıdır. Biliyorsunuz meşhur liberal Hobbes'ın ejderhasıdır devlet. Hâlbuki bizde devlete pozitif anlamlar yüklüdür. Dolayısıyla bir Türk; vatanı, milleti, dini, imanı, ezanı, bayrağı ve devleti için kendini feda etmeye alışmıştır. Ama artık yeni bir yüzyılın başına geldik. Bu çağda devlet sadece bir zarurettir. Tabii, ben güçlü devletin olmasını isterdim. Niye? Çünkü geçmişte hep güçlü devletler kurmuşuz, mefkurelerimiz, Kızılelma'larımız olmuş. Şimdiki Ergenekoncu sahtekârlar gibi değil tabii... O bakımdan benim hayallerim çok geniştir. Devletin güçlü olması, kendisi ekonomiye karışmadığı hâlde bütçesinin, silahlı kuvvetlerinin, hukukunun güçlü olmasıdır. Milletin müreffeh olmasıdır. Güçlü devlet hiçbir zaman fertlerin hakları karşısında bir tehdit oluşturmaz. Ama şunu da söyleyeyim; şu anda gelinen nokta itibariyle Türkiye'de yeni bir anayasaya ihtiyaç var. Devletin, kendini, koruyucu müesseselerini zaafa uğratmadan yeniden değerlendirmesi lazım. Güçlü devlet hiçbir zaman halkın üzerinde Leviathan gibi çökmüş bir devlet olmamalı. Bizde bu var. Onun için devlet deyince benim tüylerim diken diken oluyor.

HİÇBİR ZAMAN PARİS SOKAKLARINDA TANK GEZDİREMEZSİNİZ!

- Siz devletin tepe yöneticiliğini yapmış bir kişiydiniz, devletin 'içeriye' attığı kişilerden biri oldunuz...

Hapishanede bile sabahleyin tıraş olur, lacivertleri giyer, avluya çıkar, bir iki volta atar, sonra da koğuşumdaki masaya oturup çalışmaya başlardım. Bu huyumu değiştirmedim. Bazı kişiler masanın bu tarafına geçse bile öbür tarafta olduğunu düşünüyorlar. Ben hep kendim yönetiyormuşum gibi düşünüyorum ülkeyi. Hatta çok olmasa da zaman zaman AK Parti iktidarından bazılarıyla görüşmelerim oluyor. Tabii bunlar siyasi görüşmeler değil. Onu şöyle yapsak daha iyi olur diye hariçten gazel atıyoruz. Büyük bir kısmını uygulamadılarsa da dinleme nezaketini gösteriyorlar (gülüyor). Yani ben o heyecanı hâlâ duyuyorum. Keşke diyorum bunca birikimden sonra, başbakan, bakan, milletvekili olma şeklinde değil ama devlete biraz daha yardım edebilseydik. Ama şunu da belirteyim bende millet hep devletten önce gelmiştir. İslami anlayışıma göre de liberalizmin çok sonradan keşfettiği ferdî değerler bizde çok önceden ortaya çıktı. Veda Hutbesi, ondan 14 asır sonra ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nden çok daha geniş kapsamlıdır.

- Ama bu ferdî haklara sahip olma duygusu çok güçlü yerleşmemiş...

Bizim medeniyetimizin hem şansı hem de şanssızlığı bir kavga medeniyeti olmaması. Bizi idare eden emirlerle kavga ederek belli haklara sahip olmadık. Eğer o emirler iyi idiyseler halkın hakkını hukukunu verdiler. Böyle bir durumda da 1315'ten itibaren başlayıp 8 asır devam eden Batı'daki insan hakları kavgası bizde olmadı. Bu kansız yukarıdan aşağıya değişim bizde kayıplara mal olmadı ama şu anda bulunduğumuz yeri de zayıflatıyor. 8 asır kavga ederek haklarını alan insanlar onu korumayı biliyorlar. Hiçbir zaman Paris sokaklarında tank gezdiremezsiniz. Şundan, bundan, askerden dolayı değil, halktan dolayı... Halk alır tankı, Sen Nehri'ne atar. Sebebi ne olursa olsun. Hâlbuki Ankara'da, Sincan'da bol bol tank gezdirebilirsiniz. Bu sivil itaatsizliği, daha doğrusu hakların mücadeleyle alınması meselesini yavaş yavaş Türkiye'ye getirmek lazım. Çünkü Türkiye artık demokratik laik bir ülke. Onun için emirlerin atıfetine bağlı kalmaması lazım.

- Siz de askeri eleştiriyorsunuz. Diğer eleştirenlerle aranızdaki fark ne?

Gerçekten Türkiye'de askerî müdahalelere, askerin sivil siyasete karışmasına, darbe yapmasına en fazla karşı çıkan bir kişiyim. Fakat hiçbir zaman askerî müesseseyi ve orduyu tahrik ve tazyik edici bir sıfat kullanmam. Ordumuza inanan bir insanım ama ordunun ne yapıp edip siyasete müdahale etmesine karşı olan bir insanım. Herkesi de bir yandan tekrar darbe olursa tankların üstüne davet ediyorum. En keskin bir şekilde karşı çıkıyorum. Ama bir yandan da diyorum ki o tanklar Türkiye'nin düşmanlarının peşinden gidiyorsa ben o tankların önünden koşarım. Diğer Aydın takımı bunu demiyor işte. Devletçilikse devletçilik deyin.

- Daha önceki konuşmamızda devleti en iyi bilenlerdenim, hatta en iyi bilenim demiştiniz.

Evet. Tabii bir de Süleyman Bey var, o da tabii biraz teknik tarafında çalıştı.

- Devleti en iyi bilmek, ne demek?

Bir kere çok genç yaştan itibaren her seviye ve kademede, her türlü teşkilatta çalışabilmektir. Şimdi ben genel bütçeli, katma bütçeli iktisadi devlet teşekkülü ile özerk bütçeli bütün kuruluşlarda çalıştım. Türkiye Zirai Donatım'ın genel müdür yardımcılığını yaptım, TRT'de az bir müddet çalıştım. Üniversitede 16 sene kısmi ve tam zamanlı ders verdim. Kara Harp Okulu'nda ders verdim. Genelkurmay'da askerliğimi yaptım. Başbakanlık müsteşarıyken Süleyman Bey, özellikle de Özal bütün istihbarat ve güvenlik yazışmalarını bana bağlamıştı. Devletin güvenlik koordinatörü tayin edilmiştim. Özal zamanında da, -Özal bu işlerle ilgilenmekten fazla hazzetmezdi- Millî İstihbarat Teşkilatı da dâhil olmak üzere, devletin istihbarat ve güvenlik birimlerinin bilgilerine sahip olmuştum. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, üniversitelerin, YÖK'ün, yüksek yargının nasıl işlediğini çok yakından görme fırsatına sahip oldum. Turgut Bey beni yargı organlarıyla irtibat konusunda da görevlendirmişti. Aynı şekilde Dışişleri Bakanlığı'na 4 sene daimi vekillik yaptım. Dışişleri bakanları vakitlerinin çoğunu yurtdışında geçirirler. Dışişleri'nin dosyalarını, kendi bakanlarından daha yakından takip ederdim. İktisatçıyım, maliyeciyim. 16 Ağustos 1979 kararlarında, 24 Ocak'ın bizatihi göbeğinde, sonra ANAP'ın yaptığı ekonomik reformlarda Özal'ın sağ kolu olarak bulundum. Tabii her şeyi biliyorum manasında değil ama bunları biliyorum. Teorik bilgi başkadır. Birçok kişi bunları bildiğini zannedebilir. Mesela, benden çok uzun seneler bakanlık yapmış politikacılar var. Ama baktığımızda bir günlük dahi devlet memurluklarının olmadığını görüyoruz. Veya bazıları sırf üniversitede çalışmış. O bakımdan benim böyle bir avantajım oldu. 40 sene hizmetim oldu, bir gün bile izin kullanmadan...

- Siz Kırmızı Kitap'ın önemli bir fonksiyonu olduğunu düşünüyorsunuz...

Benim bir tezim var, Türkiye'de iki tane başbakan var. Sayın Başbuğ öyle bir devralma konuşması yaptı ki hükûmet programına benzettim ben. Şimdi ben hükûmet programı çok yazdım. Profesyonel, hükûmet programı yazarıyım! (Gülüyor.) Baktım, bu hükûmet programı. Bir tek ekonomik konular yok. Ama bazen komutanlarımız maşallah ekonomiyi çok iyi biliyorlar. Dolayısıyla hükûmet programı, icraata da çıktı. İlk icraatı da çetecilikten yatan iki orgeneralin TSK adına diye ziyaret edilmesiydi. Buna da insani görev, 40 sene süren silah arkadaşlığı dendi. Mefhumu muhalifi, Yaşar Büyükanıt Paşa silah arkadaşlarını sevmeyen, insani görevlerini bilmeyen birisiydi. Böyle bir şey olamaz. Bu mahkûmiyete bağlanmış olsa şahsınız adına ziyaret edebilirsiniz, ama mahkeme safhasında yaparsanız, herhangi bir karar şimdiden gölgelenmez mi?

- Konuşmalar da çok tartışıldı biliyorsunuz

Başbuğ Paşa'nın basın toplantılarında, devir töreninde ve Güneydoğu'da söyledikleri, laiklik vurgusunun abartılması müstesna, benim rahatlıkla imza atabileceğim şeyler. Son derece akıllıca, dengeli laflar etmiştir. Halkla buluştu, sonra geldi basınıyla iki tane toplantı yaptı. Siz başbakan mısınız, yoksa Genelkurmay başkanı mı? Dünyanın hangi demokratik ülkesinde bir Genelkurmay başkanı basınla üst üste üç gün, üç saatlik beş saatlik toplantı düzenler? O toplantıların içine bakıyorsunuz TSK ile ilgili kısım devede kulak, onda biri bile etmez. Gerisi dış politika, terörle mücadele politikası, hükûmet politikaları... Sonra da TSK'yi siyasete alet etmeyin diye şikâyet ediyorsunuz. TSK politikanın içinden hiç çıkmadı ki alet etmeyelim. Bu alet etmemenin bir tek yolu sizin bunun içinden çıkmanızdır.

- İki başbakanlık meselesi üzerinde durabilir miyiz biraz?

Bu hep böyle olmuştur. Türkiye'nin bir sivil kesimi vardır, onun başbakanı bildiğiniz seçilmiş başbakandır, darbe dönemleri hariç. Bir de asker başbakan vardır. Hâlbuki TSK'nin statüsünü düzenleyen Anayasa'nın 117. maddesi ile Genelkurmay başkanının görev ve yetkileri hakkındaki kanunun ikinci maddesi kesinlikle bu yetkileri ve görevleri ihtiva etmez. Demek ki görevinin dışına çıkıyor Sayın Başbuğ.

- Sivil asker ilişileri hâlâ oturmadı o zaman?

Katiyen oturmadı. O oturmazsa, demokrasi de yerine oturmaz. Biz eğer devir teslim töreninde, bir komutanın kendi komuta ettiği birlik hakkında ve o görevler hakkında konuşmanın dışına çıkmadığını ne zaman görürsek o zaman Türkiye'de demokrasi rayına oturmuş sayılır. Ama maalesef iki tane başbakanımız var. Millî Güvenlik Kurulunda, bir tarafta Genelkurmay başkanı ve dört kuvvet komutanı, bir tarafta da başbakan ve bakanlar. Kuvvet komutanları asker bakanlar, bakanlar da sivil bakanlar. Cumhurbaşkanının solunda oturan asker başbakan, sağında oturan sivil başbakan. Tabii bu asker Cumhurbaşkanı olduğu için, model ona göre dizayn edilmiş, neticede askerî idare daha çok ağırlığını koyuyor. Şimdi bu ağırlıklar değişti fakat hâlâ bu hava var. Aynı zamanda Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği de Başbakanlık teşkilatına paralel. Hele 2003 yılında iptal edilmeden önce genel sekreterliğin 12 Eylül dönemi sona ermeden yetkileri o kadar arttırılmıştı ki adeta Başbakanlık yetkilerine sahipti. Türkiye'nin herhangi bir devlet teşkilatında istediği gibi icraat yapabiliyor, denetim yapabiliyordu. Tabii bunu 'millî güvenlik' adına yaptığını söylüyordu ama her tarafa müdahale etme yetkisi vardı.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious

*

*


*