'Hacc bir olimpiyattır'

  • Giriş : 08.01.2007 / 00:00:00

İlahiyatçı Dr. Ahmet Bekaroğlu, Haccın bilimsel bir olimpiyat olduğunu savunarak, ’Müslümanlar ölüm uykularından dirildikleri zaman, Hac; elbette dirilecektir...’ diyor

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


HAC; BİLİMSEL BİR OLİMPİYATTIR

Bir dostum hacca giderken bana, ‘Hocam, hacca gidiyorum hakkını helal et, cennete gideyim diye orada ölmeyi de çok arzu ediyorum’ deyince, aslında ağlanacak halimize güldüm. Kendisine de şunları söyledim: Kişi, yaratıcının kendisinden istediklerini yerine getirmedi ise, Kabe’nin içerisinde yaşamını noktalaması bile kendisini kurtaramaz. Görevlerini yeterince yapabilen kişi de; nerede ölürse ölsün Yüce Yaratıcı onu gördüğünden cennete gitmesi mümkündür. Yüce Yaratıcı; ‘Alemlerin Rabbı’dır’ (Fatiha,1) ve yeryüzünün her tarafında bizden kulluk görevlerimizi beklemektedir. (...)

Hz. Peygamberin liderliğinde yapılan 632 yılındaki Veda Haccı dışında yapılan tek Hac; Hicri 9. Yılda yapılan Hac’ tır. Hz. Peygamber, müminlerden oluşan hac kafilesini Mekke’ye gönderdiğinde başına Hac Lideri olarak Hz. Ebubekir’i tayin etmişti. Hz. Ebubekir, hac kafilesini alıp Medine’den Mekke’ye doğru yola çıktıktan sonra adeta ültimatom mahiyetinde bir bildiri olan; ‘Berae/Tevbe Suresi’ nazil olmuştu. Hz. Peygamber, Hz. Ali başkanlığında ikinci bir kafile görevlendirerek bu ilahi bildiriyi, kafilenin arkasından Mekke’ye ulaştırdı. Hac Emiri Hz. Ebubekirden de, ‘Bu Bildiriyi’ hacılara duyurmasını istemişti. Hz. Ebubekir’ de, Hz. Peygamber’in bu emrini emrettiği şekilde yerine getirmişti. Berae/Tevbe suresinin Hacda Müslümanlara meşru otorite ile duyurulması, Hacda ilan edilen İlk Bildiri’ dir. Hacda duyurulan İkinci Bildiri ise; Hz. Peygamber’ in liderliğinde 632 yılında yapılan Veda Haccında Hz. Peygamberin Arafat tepesinde yüz bini aşkın insana yaptığı, ‘Veda Hutbesi/Son Seslenişi dir. Hz. Peygamber, bu konuşmasında bazı münadileri aracı olarak kullanmış ve konuşması, topluluğun son halkasına bu aracılar sayesinde ulaşmıştır. Hz. Peygamberin bu uygulaması bize; zaman içerisinde teknik ve teknolojinin geliştirilmesi ve modern imkanlardan yararlanılması gerektiğini göstermektedir. Veda Haccından sonraki hac sezonlarında, Arafat tepesinde yeni bir bildiri yayımlanmadığı ve hacı yapanlar memleketlerine yeni bilimsel öğretilerle dönemedikleri için, diyorum ki; Hac, günümüzde ölü haldedir. Bunun sonucunda doğal olarak da Hac; hayata olumlu olarak yansımıyor. Ayrıca biz; hacdan hacıları –güneş çarpması veya izdiham sebebiyle öldürmeden- sağ olarak memleketlerine kavuşturduğumuzda kendimizi oldukça başarılı sayıyoruz. Hacıları sağ olarak memleketlerine getirmek görevimiz ancak; hacca gitmeden önce Berae/Tevbe Suresi ve Veda Hutbesini okumamız da; Haccı canlandırmak için gereklidir.

Yüce Yaratıcının Hz. Adem’e inşa ettirdiği (Al-i İmran, 96) Kabe; tüm bilgilerin Hz. Adem’e burada öğretilmesi (Bakara, 31) sebebi ile, yeryüzündeki ilk üniversite yani ilk eğitim-öğretim kurumudur. Yüce Yaratıcı; Kabe’nin bu işlevini icra etmesi açısından, haccı ilan ederek Kabe’nin etrafında toplanılmasını ( Al-i İmran, 97; Hac, 26-29) emretmiştir. Çünkü,“İbrahim’in makamı vardır orada” (Al-i İmran, 97) ayetindeki ‘makam’ kavramını Kur’an-ı Kerim’i günümüze konuşturan otoritelerden Prof Dr. Bayraktar Bayraklı hocamız; “Eski adı ile, üniversitelerdeki öğretim üyelerinin ‘kürsüsü’, yeni adı ile de, üniversitelerdeki ‘ana bilim dalı’ anlamına geldiği” şeklinde açıklamaktadır. Kabe’nin etrafında tavaf; Mekke’ye hacca gelmeye niyet eden ve alanlarında otorite olan bilim adamlarımız için, bir yıl boyunca ürettiklerine son şekli vermek ve Kabe üniversitesinin etrafında komisyon müzakerelerini yapmaktır. Sade vatandaş olarak hacca gelenler için ise tavaf; Kabe evren kentinde gönül ve düşünce birlikteliği oluşturarak tek vücut olmaktır. Zaten müslümanların Kabe’nin yönünü bularak aynı yöne doğru namaz kılmalarındaki (Bakara, 143-144, 150) espri de; gönüllerini aynı örse vurdururcasına birleştirmektir. Haccın birincil olarak üç tane farzı vardır. Bunlar; İhram dediğimiz Hacca niyet etmek, Arefe günü Arafat tepesinde vakfe yapmak ve Kabe’yi tavaf etmektir. Ancak Hz. Peygamber’in bu üçü içerisinde , ‘Hac; Arafat’tır’ diye buyurarak Arafat’a vurgulama yapması, çok anlamlıdır. Öyle ise Hz. Peygamber’in, ‘Hac Arafattır’ buyruğundan hareketle Arafat’ta toplanmanın anlamı da; bilim adamlarımızın çalışmalarının; Hac Sezonu, Bilimsel Sempozyumu Sonuç Bildirgesi olarak ilan edilmesi demektir. Kabe evren kentinde “Açık ayetlerin olması ve oraya girmekle ancak güvene ulaşılabileceği” (Al-i İmran, 97); zihnimizde bunu çağrıştırmaktadır. İlahi celp sistemi ile Allah’tan davet aldığını ve “Lebbeyk” yani ‘Davete uydum ve geldim Allahım’ demek de; ancak bu ödevlerin anlaşılması ve yerine getirilmesi sayesinde inandırıcı olabilir. Hac da; ancak bu takdirde ölü halden diriltilir, müslümanlar ancak bu sayede kalkınabilir ve dünya arenasında yer alabilirler. Bunu yapabilmek için de; bilim adamlarımızı, siyasetçilerimizi, devlet adamlarımızı, düşünürlerimizi, sanatçılarımızı Kabe üniversitesinin yanında toplayarak Kabe evren kentini, bir yıl boyunca değişik bilim dallarındaki uzmanlarımızın alanlarında yaptıkları çalışmaları müzakere edecekleri bir sempozyum alanına dönüştürmek zorundayız. Biz bunun tam aksine; sıcaktan koruyan ve teri çeken havlumsu elbiseler giyerek Kabe’nin etrafında tavaf etmeyi, Arafat tepesinde sadece sözlü dua ile yalvarmayı, haccın kabulü için yeterli görüyoruz. Ayrıca, ille de Müzdelife bölgesinden fındık büyüklüğünü geçmeyecek büyüklükte taşlar toplayıp, hayali şeytanlar olan beton direklere atmayı da, Haccın nerede ise olmazsa olmazları arasına soktuk. -Ülkemizi tenzih ediyorum- ama; kendilerinden teknik ve teknolojik yeni bulgular beklediğimiz bilim adamlarımızı da, beton direklere taş attırmakla hac yaptırıp zihinlerini bulandırdığımız için, İslam dünyasının geldiği kaçınılmaz nokta; kendilerine en modern silahlarla saldıranlara karşı müslümanların taş atarak savunma yapmasıdır. Hz. İbrahim, Hz. Hacer ve Hz. İsmail’in şeytanı taşladıkları yerlere yapılan beton direklere taş atmanın anlamı; içimdeki kötülükleri taşlayarak öldürdüm ve atıyorum, memleketime geri getirmeyeceğim demektir. Bu bağlamda Hz. Mevlana; Haccı iki aşamada ele almaktadır. O der ki; kişi önce mimarı Allah olan Kalbinin etrafını tavaf ederek oradaki kötülükleri atmalıdır. Sonra da mimarı nihayetinde insan olan Hz. Adem’in olduğu Mekke’deki Kabe’yi tavaf etmelidir.

Özet olarak şunu diyebiliriz: Haccın hayata olumlu yansıması; orada öğrenilenlerin yaşama geçirilmesi ile mümkündür. Yani Hac için Mekke öğrenim yeri, kişinin memleketi de, Hacda öğrendiklerini uygulama yeridir. Ya da şöyle de denebilir: Bir kişi, Hac görevinin kabul olup olmadığını; orada aldığı disiplini memleketinde de devam ettirip ettirmediğinden anlayabilir. Mekke’de yapıla Hacda, vücuttan tüy koparılmaması; ölene dek hayatın her döneminde insan gönlü kırılmayacağı ve canlıların öldürülmeyeceği, otların koparılmaması da; yeşilin tahrip edilmeyeceği anlamındadır. Bilinmeli ki; ilim adamı olmak, hafız olmak, ressam olmak, yazar olmak, usta olmak bir sıfattır/özelliktir. Ancak; Hacı diye bir sıfat/özellik yoktur, zira bu; bir görevdir. Yirminci yüzyılın en büyük düşünürü Muhammed İkbal’e Hac’dan gelen öğrencileri temr/hurma, tespih ve takke getirerek ikram etmişlerdi. Büyük düşünür İkbal’de kendilerine şunları söylemişti: “Evlatlarım sağ olun. Ancak bana; Hz. Peygamber’in ahlakını, Hz. Ebubekir’in cömertliğini, Hz. Ömer’in adaletini, Hz. Osman’ın alçak gönüllüğünü, Hz. Ali’nin cesaretini ve ilmini getirseydiniz çok daha güzel olurdu”.

Bir gün Hac; elbette dirilecektir. Ne zaman mı? Müslümanlar ölüm uykularından dirildikleri zaman, Hac dirilecek. Aslında Haccın diriltilmesi için; Hz. Peygamber’in, miladi 628 yılındaki Hudeybiye antlaşmasını yapıp da o yıl geri dönmesi ve Haccı ertelemesi üzerinde çok ve çok düşünmek zorundayız. Çünkü Kur’anda; “Yoluna gücü yetenin o evi ziyaret etmesi, insanların üzerinde Allah’ın bir hakkıdır” (Al-i İmran, 97) buyurulmuştur. Hz. Peygamber güçlü olmadığı için o yıl sadece Hudeybiye antlaşmasını yapmış ve Haccı erteleyerek geri dönmüştür. Biz bugün; burnumuzun dibi diyebileceğimiz kadar uzaklık olan Irak’ta, Filistinde ve dünyanın diğer bölgelerinde Yahudi ve Hıristiyanlar tarafından müslümanlar katledilirlerken, -fiili duayı bırakıp da sadece sözlü dua ile müslümanları hatırlayarak- Hac yapmamızı süratle değerlendirmemiz gerekmektedir.

Hacda yeni sonuçlara varmak, öğrenilenleri yöremizde uygulamak, başkalarına da öğretmek ve müslümanlar olarak gönül birlikteliğini sağlayıp kaynaşmak mı? Yoksa, gidip gelmek mi? Acaba bu yıl İslam Dünyası Arafat’ta, Hac Sezonu Bilimsel Sempozyumu Sonuç Bildirgesi mi yayımlayacak, yoksa Hac; Ölü Haline devam mı edecek? Bekleyelim ve görelim.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious