Hacı’dan gayri her şey!

  • Giriş : 29.06.2006 / 00:00:00

28 Şubat’ı anlatan Hacı'da oynayan Tuncel Kurtiz ile Nazım Hikmet idolü, Yılmaz Güney dostluğu, İbn Rüşd ve İbn Arabi tutkusu üzerine.

Facebook Twitter
Yazı Boyutu:


O yetmiş yaşında meşhur olmuş birisi değil elbette. Japonya’dan İsviçre’ye ömrünün 20 yılını yurtdışında tiyatro ve sinema yaparak geçirdi. Ünlü yönetmenlerle çalıştı, Yılmaz Güney’in yakın dostu ve filmlerinin vazgeçilmez figürüydü. Pek çok önemli projeye imza atmasına rağmen onu Türkiye’de popüler kılan Hacı dizisi oldu. Kendisinin de hacıyı oynadığı dizinin özeti şöyle: Olaylar, onun tabiriyle “ilkel komünal sistemin öncülerinden ahiliğin yürürlükte olduğu” Kayseri’de geçiyor. Babasından devraldığı atölyeyi geliştirip büyüten, fabrikatör bir hacının hem geleneksel hem de modern yüzüyle karşılaşıyor izleyiciler. Çocuklar okuyacak, her biri başını alıp bir tarafa gidecek ama bir gün 28 Şubat gelip aile meclisinin baş köşesine oturacaktır. Radikal gruplar, Ankara’da hiç bitmeyen entrikalar, askeriyedeki hareketlilik arasında her şeyden bihaber kuşatılmış bir hacıdır o. Her seferinde çileli hayatın yüzünde oluşturduğu onlarca çizgiye bir yenisi eklenecek; bazen haykıracak sessizce, bazen tevekkülle boynunu bir tarafa devirecek, kollarını sımsıkı saracak bedenine, bazen kırmızı kaplı kitaplara sığınacak, gücü bittiğinde kadim arkadaşının omzuna yaslanacak, yaslandığı dal kesilecek… Elbette bu kadar hüzünlü değil her şey ama kahramanımız büyük dertlerin odağındadır.

Tuncel Kurtiz’in oyunculuğu bir dizinin çok üstünde yansıyor ekrana. Elinde Muhibbe Darga’nın kitabı Tepebaşı Londra otelinde konuşmaya başladığımızda ‘kitap’ mevzusu sık sık araya giriyor. Hacı kitabının satışının arttığını söylerken yüzü gülüyor, sanki dizinin en hayırlı sonucu buymuş gibi. Dünyayı dolaşmaktan ve tabii maddi sıkıntılardan dolayı çok okuduğu halde kurulu bir kütüphanesi olmamış. “Nice kitabımı değişik ülkelerde bırakmak zorunda kaldım. Japonya’dan dönerken kitapları diğer yolculara paylaştırarak kurtarabildim.” Onun hikâyesi elit Cumhuriyet ailesi kavramının içinde cereyan ediyor. Dede Selanik ve İzmir Evkaf Müdürü, baba 27 Mayıs vuku bulduğunda Menderes’e eşlik eden “şimdi ne yapacağız vali bey” dediği mülki amir Vaha Kurtiz.

Kurtiz’le konuşmamızda babasının üzerinde çok büyük izler bıraktığını anlıyoruz. Her ne kadar ilk zamanlar Atatürk hayranlığı konusunda anlaşmazlığa düşse de zamanla babasının safına dahil olur. Atatürk de Fatih de onun için önemli tarihî değerler bugün. Baba, Bosna kökenli anne tarafı gibi ibadetini belli etmeyen, sola meyyal, İslam felsefesi okumaları yapan, divan edebiyatına düşkün bir kişidir: “Kütüphanede 67 adet İslam felsefesi, Kur’an tefsirine ait kitap vardı. Her zaman onlarla meşgul olurdu. Her zaman yüksek sesle okur, okurken de bizim dinlememizi isterdi.” Baba Kurtiz okuduğu Amerikan Koleji’nin bir misyonerlik okulu olduğunu farkındadır ve arkadaşlarıyla birlikte Türk Harsını Koruma Cemiyeti’ni kurar. Kurtiz soyadı yeni Cumhuriyet bireyinin dünyasını yansıtır. Kurtiz soyismi, Ergenekon’dan esinlenmiş. Kurdun izinden gidenler demek. “Babam benim Tunceli’de bir maden mühendisi olmamı istemiş o yüzden Tuncel ismi koymuş.” diyor.

Kurtiz, babasının kütüphanesiyle özellikle İslam felsefesi bölümüyle 15 yıldan beri ilgileniyor. İbn Rüşt, İbn Sina ve İbn Arabi’yi, sufi kaynakları okuyor. “Frank Kapra’nın fiziğin teosunu okuduğumuzda nice sufinin bugün varabildiğimiz noktanın çok ötesinde olduğunu görüyoruz.” Kurtiz’in hayatını babasının yakmaya kıyamadığı kitapları okumasıyla şekillendiği de bir gerçek. Nazım, Bedrettin ve Das Kapital hayat anlayışını şekillendirecektir. Bir tarafta İslam felsefesi ve sufizm ilgisi bir tarafta Alevi kültürü, heterodoksi, diyalektik hayatını şekillendirmiş ve halen de şekillendirmekte. Kurtiz siyasetle çok ilgilenmez, solsuz bir demokrasinin kadük kaldığını düşünür ama esas kendisini özetleyen cümle ‘ben muhalifim arkadaş’tır. İçinde iktidar ilişkilerinin geçtiği her türlü makam ve sahiplikten uzakta görür kendisini. Ne gençliğinde önerilen CHP Gençlik Kolları başkanlığında ne sinema sahibi olmakta ne de farz-ı muhal başbakanlık teklif edilse başbakanlıkta gözü vardır; çünkü o bir muhaliftir ve öyle kalacaktır.

Kurtiz, önce hukuka sonra İngiliz filolojisine devam eder, her ikisini de bitiremez yani bir üniversite mezunu değildir. Kendisini öyle gösterenleri tekzip etmekten geri durmaz. Okuldan yırtmayı marifet gördüğünden değil, bazı şeylerin doğru bilinmesinden yana olduğu içindir bu tekzibi. Üniversite yıllarında boş gezenin boş kalfası değildir elbette; felsefe derslerini takip eder, en çok da Takiyyüddin Mengüçoğlu’nu. “Bir de Hilmi Ziya Ülken’in İslam sosyolojisi derslerini izliyordum. Pek bir şey anlamıyordum ama inanılmaz bir adamdı.” Kötü bir öğrenci, iyi bir okurdur. Yazlarını sahaflar çarşısında kışlarını da okul kafeteryasında geçirir. Yakın dostu Can Yücel’le baba ve oğul ilişkisi benzerliğini hatırlattığımızda Hasan Ali Yücel’in büyük bir devlet adamı olmasından sitayişle söz ediyor: “Hasan Ali Yücel’i herkes komünist bilir, onun Allah diye bir kitabı vardır. İnanmış bir adamdır. Öf! Ne adamdır hem de. Böyle bir üçkâğıt gidiyor. Türkiye’de insanları ne hale getiriyorlar.”

Aslında geçmişle kültürel kopukluk, çağdaşlar arasındaki iletişimsizlik, insanları yaftalamak halen toplumsal bir sorundur. Kurtiz’in okuduğu kitapları öğrendiğimizde onun ‘azılı komünist’ kimliği askıda kalıyor. Kuvvetli bir hafızası ve derin bir tarih merakı var. Söyleşimizde adı sıkça geçtiği için Kurtiz’in rahatlıkla bir Selahaddin Eyyubi hayranı olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle öldüğünde defnini yapmak için borç alınması onu çok etkilemiş. Haçlı seferleri, Osmanlı tarihi, sosyoloji ilgi sahasına giriyor. Yakınlarda televizyonda izlediği bir İstanbul’un fethi filminin yüzeyselliğinden çok canı sıkılmış. “Milli eğitim bakanlığından rica etsek de Evliya Çelebi’yi okutsalar…”

Ona göre propaganda ile sanatı ayırmak gerekiyor. Sanatın farklı bir dili var ve bu başka bir şeye alet edilmemeli. Bu nedenle Hacı dizisinde böyle bir sorun yaşamadığı için gönül rahatlığıyla oynadığını söylüyor. İyi yazılmış bir rol olduğu sürece her karakteri oynayabileceğini söylüyor. “Ben Deniz Gezmiş’i asan albayı oynadım, ısrarla da onu oynamak istedim. Ben bir star değilim, oyuncuyum. Doğru ve iyi yazılmış bir rolü oynamak istedim. Kukla gibi kullanılmış birini oynamak istemem. Bir propaganda aracı olmak istemem. Ama doğru bir insanı etiyle, kanıyla, canıyla yakalamak isterim.” diyen Kurtiz’e göre dizinin de konusu olan 28 Şubat’ı tetikleyen Sincan’daki piyes çok komik ve ne anlattığı belli olmayan provokatif bir gösteriydi: “Bir zamanlar bana işçi sendikalarından işçi sınıfının her zaman galip geldiği kısa bir oyun oynayalım diye teklif geldi. Ben de ‘hayır emekçinin nasıl ezildiğini gösteren oyunlar oynamamız lazım, gerçekçi olalım’ dedim.”

Peki 28 Şubat’ı doğru buluyor mu? “Yanılmıyorsam adalet bakanı bile ağır bir provokasyon olduğunu söyledi. Biz demokrasiyi isteriz, askeri diktayı istemeyiz. Eğer bir anayasa varsa bu ışık altında bağımsızlığımızı koruyacak şekilde yürümemiz lazım.” Diziyle ilgili ordudan gelen rahatsızlık hakkında ise şöyle konuşuyor: “Öyle bir haksızlık yaptığımızı zannetmiyorum. Gerçekçi baktığımızı sanıyorum. Bunların da dedikodu olduğuna inanıyorum.” Burada Tuncel Kurtiz film çekmek için davet aldığı ve iki filmde rol aldığı ( birisinden Berlin’de en iyi erkek oyuncu seçilir) İsrail’den bir örnek veriyor. “Kültür bakanı her yıl 20 rejisöre 1 milyon dolar verir ve ne isterseniz yapın der. Yeter ki seviyesi olsun. Yani propagandayla hiçbir yere gidilmez.”

Sanatı ideolojik tavırlara göre ayırmanın anlamsız ve fakirleştirici bir unsur olduğunu düşünüyor. Necip Fazıl’dan bir dörtlük okuyor. İsmet Özel ve Sezai Karakoç isimlerini zikrediyor sevdiği saydığı şairler cümlesinden. Röportaj aslında ‘bölük pörçük’ ilerliyor, yatay geçişlere meyyal kuvvetli bir hafızası var, her an bir dörtlük dökülüyor ağzından. Baki, Nedim, Fuzuli, Ece Ayhan, Necip Fazıl fark etmiyor; “komünist şair vardır bir de büyük şair.”

HACI DEĞİL OYUNCU!

“Bir eşcinseli oynasam herkes bana eşcinsel diye baksa da rahatsız olurum, hacı diye baksa da.. Ben Tuncel Kurtiz’im. Bütün eğitimimi, bütün hayatımı iyi bir oyuncu olmaya harcadım, hâlâ da çalışıyorum. Hâlâ sabah jimnastiğimi yapıyorsam, diyafram çalışmasını yapıyorsam iyi bir oyuncu olmak içindir.” Bu açıklamaları Hacı rolünün üzerine yapışmasından endişe ediyor musunuz diye sorduğumuzda yapıyor. Bir de Türk milletinin hafıza zayıflığına güveniyor, “Her şey unutuluyor zaten.” diyor.

Hacı’da kafasındaki hacıyı değil romandaki hacıyı oynuyor elbette. İyi yazılmış, oyunculuğu kışkırtan bir hacıdır bu. “Rol nereye giderse onu oynarım. Dediğim gibi orada da, burada da bir propaganda aracı olmak istemiyorum. Hangi adamsa onu doğru, etli, canlı oynamak istiyorum. Bir dizide ne kadar olabilirse tabii.” Hacı’nın çerçevesi her ne kadar Cüneyt Ülsever’in romanında belirlense de oyunculuk gözleme dayanan bir yetenek büyük ölçüde. “Karşılaştığımda gözlerimin yaşardığı hacı arkadaşlarım var.” diyor Kurtiz. Bu arkadaşları onun rolünde bir şekilde yer alıyorlar. El kol hareketi birisinden, samimiyeti birisinden, alaturkaya düşkünlüğü ötekinden, sertliği bir başkasından, hoşgörüsü de berikisinden. Dizideki hacı, Ömer Hayyam’dan dizeler söylüyor ama Tuncel Kurtiz’in bir isteği de var. “Hacı, bir taraftan Said Nursi’yi okuyor ama ben de istiyorum ki bir taraftan ne olur İbn Rüşd, İbn Arabi okusun. Oraya doğru gitsin diyorum. Öyle hacı arkadaşlarım da var.”

TARİKATLAR KAPANMASAYDI MÜZİKTE DAHA İLERİDE OLURDUK

Dizinin ilk bölümlerinde yansıyan Risale-i Nur’u okuma sahnesini kendisi oluşturmuş. “Kitapları görünce Risale-i Nur’u elime özellikle aldım. Önemli bir adam olduğu muhakkak. Nasıl takip edildiği ayrı bir konu.” Sonrasında uzun uzadıya Hz. Peygamber’den 300 yıl sonra doğan mezheplerin ve tarikatların çıkış hikâyesini anlatıyor. “Bu mezhepler kendi yollarına doğru devam eder ve kendi sonlarına doğru ilerler. Dinler benim çok hoşuma gider. Ben sanatların dipfirizi (buzdolabı) derim din için. Tam bir dondurucudur. Orada kalır o. Yemen havrasında binlerce sene öncesinin Kadiri ayinini bu sayede izleyebilirsin. İsa’dan 150 yıl sonra yapılmış bir Filistin kilisesinde Urfa gazellerini de dinleyebilirsin. Tarikatlar kapanmasaydı belki Türkiye müzikte çok daha ileride olurdu.”

Tuncel Kurtiz rol seçmediğini söylüyor. Önerilen ve hoşlandığı rolleri oynuyor sadece. Ama oynamak istediği tek bir rol daha var: “Hiç ayakları olmayan, sokakta dilenmeyen, hakkını isteyen bir adam vardı, elleriyle yürüyordu. Sadece herkes bir bakış atıp, yanından geçip gidiyordu. Onun hayatı neydi. Acaba o, o bakıp geçen adamlara nasıl bakıyordu? Onu oynamak istemiştim.”

TUNCEL KURTİZ’İN DÜNYASI

Ben çöpçü olarak çalışırsam da çöpçülüğü zevkle yaparım. İnsan gibi yaşayabileceğim evim olur; Kemal Tahir’i, Dostoyevski’yi, İbn Arabi’yi, Nâzım Hikmet’i okurum çöpçü olsam bile.

Sadettin Kaynak’ın Türkçe ezanına bayılırım. Arapça ezanı da severim. Makamlarını da bilirim. Keyiftir benim için. Evde koyarım plağımı Suriye ezanlarını, gazellerini dinlerim. İnanamazsınız. Halep ve Suriye ezanında, müziğinde, yemeğinde, Osmanlı’nın da temelidir aslında.

Din âlimi olmak herhalde çok zor şeydir. Biz amatör okuyucularız. Bir din âlimi dendiği zaman benim aklıma ne papa geliyor ne de başka bir şey. Çağın içinde olup dini yorumlayabilen bir bilim adamı gibi düşünüyorum onları.

71 yaşındayım. Doğuştan beri yaşadığım her şeyi yaşıyorum. Yok edemezsin ki dününü. Onlarla varsın, onlar bugünkü seni var etmiş durumda. Temel olan bir şey var insan namusudur, insan yüreğidir, inancıdır. Ben insan tükenmez demişim, insana inanmışım.

Bir arkadaşımın “çok şükür zengin olma tehlikesini atlattım” sözünü çok tutarım. Eğer bir gün piyangodan para çıkarsa Edremit’teki eski zeytinyağı fabrikasını kültür merkezine dönüştürürüm. Biraz daha para bulursam, El Hamra sinemasını restore ederim. Vehbi Koç gibi boğazda düğün salonu açmam. Başka işim mi yok yani.

Herkes hacı dayı diyor. Çünkü maalesef garip bir televizyon kültürü oluştu. Herkes orada olanları gerçek sanmaya başladı. Ancak mutlu bir azınlık olan, hakları olan paralı kanallara geçer orada istediğini izler. Ben de o mutlu azınlığa Hilton’un salonlarında falan iş yapmak istemiyorum açıkçası. Ama onlar anlayabiliyorlar yaptığımız işi. Çünkü yurtdışında bulundular. Türkiye kültürünü de tanıyorlar, çok iyi biliyorlar. Baksanıza müze işlerine el attılar. Rodin’i, Picasso’yu getiriyorlar!

Osmanlı gittiği yerde daima köprüler, kervansaraylar kurmuş, kendi Anadolu’sunu da ihmal etme pahasına Bosna’yı yapmış. Benim anne tarafım Bosnalıdır. Fırsat buldukça giderim. Bir televizyon programında biri onlar pek Müslüman değil dedi, asabım bozuldu. Ne demek onlar pek Müslüman değil. Sen o zaman Abdullah İbrahim’in bismillahirranmanirrahim diye caz yaptığını görsen ne yapacaksın.

İsrail’den bana bir film teklifi geldi. Bunu bile anlamadılar Tuncel Kurtiz İsraillilerle film çeviriyor dediler. Halbuki ben iki filmde de İsrail hükümeti aleyhine işler çeviren bir adamı oynadım. Arapça oynadım, Arapça öğrendim. 3 ay çalıştım. (Arapça bir replik söylüyor)

Ben kendim gibiyim, herkes de kendisi kadardır. Kurbağa gibi şişip de öküz olmaya gerek yok. Neysen osun. Ne kadar yapabilirsen o kadar yapabilirsin. Nasıl görüyorlarsa öylesindir. Tabii ki gizli yönlerin vardır.

Tarık Buğra’nın Küçük Ağa’sını okudum. Yılmaz’a (Güney) bu romanı film yapalım demiştim. Anadolu’ya çok dikkatle bakmak lazım.

Facebook Twitter Yahoo Google Linkedin Stumbleupon Delicious